Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

Tarladan sofraya zehir

Sağlıklı, yeterli ve temiz gıdaya erişmek tüm insanların hakkı. Ne var ki binbir zorlukla çalışıp didinsek de bugün nasıl besleneceğimizi ve ne tüketeceğimizi seçemiyoruz. Soframıza gelen gıdalarda kullanılan pestisitler maalesef hepimizin sağlığını tehdit ediyor.

Pestisit denince sanırım hepimiz konuya az çok aşinayızdır. Zararlarına dair biliminsanlarının uyarılarına mutlaka denk gelmişizdir. Türkiye’den gönderilen meyve ve sebzelerin yüksek pestisit kalıntısı nedeniyle sınırdan geri çevrildiği haberlerini de dönem dönem görüyoruz.

Pestisitler her ne kadar tarımsal ilaç/mahsul koruyucu olarak tanıtılsalar da daha doğru ifadeyle böcekler, yabani otlar, mantarlar ve çeşitli canlıları öldürmek için üretilen zehirlerdir. Toprakta, suda ve havada kirliliğe yol açarken biyoçeşitliliği de tehdit ederler. Pestisitlere uzun süreli maruziyetin bazı kanserler, nörolojik hastalıklar ve üreme sağlığı sorunlarıyla ilişkili olduğuna dair de güçlü bilimsel kanıtlar bulunmakta.

Geçen ay konuyla ilgili basında yer alan iki güncel çalışma dikkat çekiciydi.

Bunlardan biri, Greenpeace Türkiye’nin, en büyük beş perakende zinciri olan A101, BİM, CarrefourSA, Migros ve ŞOK’tan aldığı domates örneklerini uluslararası akredite bir laboratuvarda yaptırdığı analizdi. Çıkan sonuçlara göre; 20 üründen 3’ünde mevzuata aykırı pestisit kullanımı, 7’sinde ise 3’ten fazla pestisit vardı. Bir üründe 15 yıl önce yasaklanmış bir maddenin hâlâ kullanımda olduğu görüldü. Mevzuata aykırı pestisit içeren 2 ürün, ne ironiktir iyi tarım logolu ürünlerdi. 20 üründen 14’ü (yüzde 70’i) ise çocuk sağlığı açısından risk oluşturan en az 1 PFAS’li madde taşıyordu.

Kentlerde yaşayan, gıdasını pazardan veya marketten almak zorunda olan milyonlarca insan için bu durumdan kaçış yok. Gıda mühendisi Bülent Şık’ın da belirttiği gibi, Türkiye’de organik tarım uygulamalarının oranı sadece yüzde 1 seviyelerinde.

Eylül ayında Frontiers in Public Health dergisinde yayımlanan yeni bir araştırma ise, sorunun bir başka yönünü, pestisit kullanımının tarımsal üretimde çalışanlar açısından nasıl büyük bir problem olduğunu gösteriyordu.

Bu araştırma 139 ülkenin verilerini inceleyerek, her yıl yaklaşık 402 ila 433 milyon çiftçi ve tarım işçisinin istem dışı akut pestisit zehirlenmesi yaşadığını ortaya koymakta. Yani her yıl dünyada yaklaşık 934 milyonluk çiftçi nüfusunun yüzde 46’sı pestisit zehirlenmesi yaşıyor.

Nitekim daha geçen ağustos ayında, Afyon merkezde Alarko Holding’e ait Alsera seralarında çalışan 40 tarım işçisinin yoğun kimyasala maruz kalması üzerine hastaneye kaldırılması bu küresel sorunun ülkemizdeki güncel bir görünümüydü.

Araştırmaya göre, pestisit zehirlenmesi sonucu her yıl yaklaşık 11 bin tarım işçisi ölüyor. Ancak tek sorun kısa vadedeki zehirlenmeler değil. Tarım işçileri için solunumla maruz kalma, tarlalarda cilt teması veya kirli suyun yutulması da uzun vadede meslek hastalıklarına kapıları açıyor.

Yani üretim sürecinde tarım emekçilerini zehirleyen pestisitler, tüketim aşamasında sofralarda halk sağlığını tehdit ediyor. Öte yandan doğaya verilen zararlar da sorunun bir başka önemli boyutu. Buna rağmen küresel pestisit tüketimi 1990’dan bu yana iki katına çıkmış durumda. 

Kuşkusuz pestisite olan bağımlılık, 1980’lerden itibaren dünya genelinde yaygınlaşan neoliberal politikaların şekillendirdiği tarım ve gıda rejiminin bir parçası. Hemen hemen tüm ülkelerde benzer şekilde uygulamaya konan politikalarla tarımda devlet desteğinin ve düzenleyici rolünün geri çekildiğini, üretimin küresel şirketler ve tedarik zincirleri tarafından belirlendiğini görüyoruz.

Gıda artık yereldeki ihtiyaçlardan bağımsız, küresel ölçekteki ticaret ağlarına yönelik üretiliyor. Piyasanın çiftçiden beklediği şey belirli bir ürüne yoğunlaşarak, büyük miktarda, hızlı ve düzenli üretim yapması. Piyasadan gelen düşük fiyat baskısı da malum; ürününü satıp geçinebilmesi için en düşük maliyetle üretmeli. Üretilen sebze-meyveler benzer boyutta, lekesiz, lojistik süreçlere dayanıklı ve raf ömrü uzun olmalı. İşte çiftçilerin ne üreteceği ve nasıl üreteceği büyük oranda bu yapısal ve ekonomik etkenler etrafında biçimleniyor.

Bu noktada, hibrit tohumlar, kimyasal gübreler ve tarım kimyasalları/pestisitler yüksek verimlilik sağlamanın, mahsul kayıplarını önlemenin, örneğin yabani ot temizliğini elle yapmak yerine ilaçlama yoluyla işgücü ihtiyacını azaltmanın formülü olarak çiftçinin önüne çıkıyor. Kamusal danışmanlık hizmetlerinin zayıfladığı koşullarda üreticiler, teknik bilgi almak için çoğunlukla zirai ürün satıcılarına başvurabiliyor ve böylece kimyasal kullanımını teşvik eden bir bilgi ağı oluşuyor. Bazı özel kredi sistemleri de finansmana erişimi kimyasal girdilerin satın alınması ve kullanılması şartına bağlayarak bu bağımlılığı daha da pekiştirmiştir.

Ama gel gör ki kısa vadede geçimi sağlamak için başvurulan yapay tohum, gübre ve pestisitler zaman içerisinde çiftçileri ekonomik olarak tarım şirketlerine bağımlı bir konuma sokar. Monokültür yani aynı toprağa yıllarca üst üste tektip ürün ekilmesi ekosistemlerin dengesini bozar. Zararlılar zamanla kullanılan kimyasallara karşı direnç geliştirir. Bu da farklı veya daha fazla pestisit kullanımını teşvik ederek bir “pestisit sarmalı” yaratır. Sonuçta şirketler devasa kazançlar elde eder. Çiftçilerin, tarım işçilerinin payına ise çalıştığı tarlada kimyasallara maruz kalarak zehirlenmek düşer. Halk, sağlığını tehdit eden kimyasal içerikli gıdaları tüketmeye mecbur bırakılır.

Peki, başka türlü bir tarım mümkün değil mi? Pestisitler ve diğer kimyasal girdiler olmadan halkın ihtiyacını karşılayan, doğaya ve işçi haklarına saygılı şekilde gıda üretimi yapılamaz mı?

Agroekoloji burada özgürleştirici bir yaklaşım olarak karşımıza çıkıyor. Köklerini geleneksel köylü bilgeliğinden alan agroekoloji, 1970’lerden itibaren endüstriyel tarımın yıkımına karşı bilimsel bir disiplin olarak gelişti. Kimyasalları bırakmayı, biyoçeşitliliği korumayı, doğayla uyumu ve gıda üretiminde adil bir toplumsal örgütlenmeyi savunuyor. Dünya genelinde yapılan pek çok bilimsel araştırma, agroekolojinin tüm dünyayı ekolojik ilkeler içerisinde rahatça besleyebileceğini söylemekte.

Agroekolojik yöntemleri ve yerel tohumları savunan kapsamlı bir politika değişikliğine ihtiyacımız var. Ama bu politika değişikliği sadece çiftçilere “Kimyasal girdileri bırakın, ekolojik üretim yapın” demekle olmaz. Bu geçişin toplumsal ölçekte sağlanması için devletin sorumluluk alması, kamusal desteklerin, kamusal bilgi ve danışmanlık hizmetlerinin sunulması gerekir. Tarım ve gıda kooperatiflerinin yaygınlaşması; üretici ve tüketicilerin uzun tedarik zincirleri olmadan doğrudan ilişki kurabilecekleri gıda ağlarının tesis edilmesi; okullar, hastaneler ve belediyeler gibi kamu kurumlarının yerel üreticilerden ürün alması da ekolojik ilkelerle üretim yapan çiftçileri destekleyebilir.

Küba agroekolojik yöntemlere toplumsal ölçekte geçişin mümkün olduğunu gösteren önemli örneklerden biridir. Sovyetler Birliği 1991’de dağıldığında kimyasal girdilere erişimi azalan Küba, ülkede agroekolojik yöntemleri yaygınlaştırmaya başladı. Çiftçiden çiftçiye bilgi aktarımına dayanan Campesino a Campesino hareketi, araştırma merkezleri ve devlet kurumları bu süreçte birlikte rol aldı. Kompost, ürün rotasyonu, birlikte ekim ve çeşitliliğin artırılması gibi yöntemlerle dış girdilere bağımlılık azaltıldı.

Küba örneğinin yanı sıra dünyanın farklı yerlerinde pek çok çiftçi hareketi ve gıda topluluğu kapitalist endüstriyel tarım sistemine karşı mücadele ediyor. 1993 yılında kurulan La Via Campanesa, dünyanın dört bir yanından milyonlarca köylüyü, topraksız işçiyi, küçük ve orta ölçekli çiftçileri, kırsal kadınları ve yerli halkları bir araya getiren uluslararası bir köylü hareketi. Gıda egemenliği kavramıyla, gıdanın şirketlerin ve piyasanın ihtiyaçlarına göre değil, halkların ve üreticilerin ihtiyaçlarına göre şekillenmesini; insanların kendi gıda ve tarım politikalarını belirleme hakkını savunuyor.

Sonuç olarak en başa dönersek, pestisitler bugün küresel bir halk ve çevre sağlığı sorunu. Ama bu sorun bireysel ölçekte, örneğin tüketiciler olarak “organik ürün” arayıp satın almakla çözülemez. Sağlıklı ve yeterli gıdaya erişimin herkesin hakkı olduğunu savunmak gerek. Gıdayı sadece kapitalist piyasalarda alınıp satılan bir metaya indirgeyen ve üretim yöntemlerini daha fazla para kazanma hırsıyla şekillendiren işleyişi değiştirmek gerek. Ve gıda egemenliğini kazanmak için üreticiler ve tüketicilerin kolektif olarak söz sahibi olduğu mücadeleyi büyütmek gerek.

Çise Yıldız
Çise Yıldız
Anadolu Üniversitesi sosyoloji bölümünde okudu. Ankara Üniversitesi sosyoloji bölümünde göç, mültecilik ve toplumsal cinsiyet konulu çalışmasıyla yüksek lisans eğitimini tamamladı. Polen Ekoloji Kolektifi üyesidir, 2021 yılından beri kolektifle birlikte ekoloji alanında çalışmalarına devam etmektedir.

Yazarın Diğer Yazıları

Kongo’da ebolanın politik ekolojisi

Demokratik Kongo Cumhuriyeti (DKC) aylardır ölümcül bir ebola salgınıyla pençeleşiyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) acil durum ilan ettiği bu salgında şimdiye kadar tespit edilebilen...

Varto ve Karlıova JES istemiyor!

Muş’un Varto ve Bingöl’ün Karlıova ilçelerinde son aylarda güçlü bir halk direnişi yükseliyor. Amerikalı IGNIS H2 Enerji Üretim AŞ’nin yapmak istediği jeotermal enerji santralı...

Emek ve doğa birlikte direniyor

Türkiye’nin farklı şehirlerinde ekoloji hareketine ve emekçi sol örgütlere yönelik siyasi operasyonlar ardı ardına geliyor. Son birkaç ayda çok sayıda ekolojist, sendikacı, gazeteci ve...

Sosyal Medyalarımız

9,251BeğenenlerBeğen
2,745TakipçilerTakip Et
4,012TakipçilerTakip Et
677AboneAbone Ol

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img