Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

Çerkeslerin Osmanlı topraklarına sürgünü



Tugan Khabasovich Kumukov*


Kafkas Savaşı, Kuzey Kafkas halklarının tarihindeki en önemli meselelerden biri olmasına rağmen, uzun zaman boyunca tabu konu olmuştur. Savaş yaklaşık 150 yıl sürdü ve 1864’te çoğunluğu Adige olan yaklaşık yarım milyon dağlının Osmanlı İmparatorluğu’na sürgün edilmesiyle sona erdi.

Kafkas Savaşı’na ilişkin farklı görüşler bulunmaktadır. 1920’ler ve 1940’lar arasında, bu durum çarlık rejiminin fetih politikasının bir tezahürü olarak görülüyordu. Bu görüş, 19. yüzyılda Kuzey Kafkasya halklarının ulusal kurtuluş mücadelesinin incelenmesine büyük katkı sağlayan akademisyenler V.V. Bartold, I.Y. Krachkovsky, M.N. Pokrovsky, profesörler B.V. Skitsky, R.M. Magomedov, S.K. Bushuev, A.V. Fadeev ve diğer biliminsanlarına aitti.

Üniversitelerin, ortaokulların ve askeri okulların tarih ders kitaplarında, dağlıların eylemlerinin bir kurtuluş mücadelesi ve sömürgecilik karşıtı olarak değerlendirilmesi, 1950 yılına kadar devam etti. Tarih biliminde idari-diktatörlük düşünce yönteminin nihai zaferiyle bağlantılı olarak, bu kavram halk karşıtı ilan edildi ve yazarları, Marksizm-Leninizm fikirlerinin sahtekârları ve çarpıtıcıları olarak damgalandı. Birçok biliminsanı acı çekti.

M.K. Bagirov’un Nisan 1950’de Bolşevik Dergisi’nde yayımlanan “Müridist Hareketin ve Şamil’in Doğası Meselesi Üzerine” başlıklı makalesi, bu bilimdışı kavramın yerleşmesinde kilit rol oynamıştır. Makalede Şamil, Türkiye ve İngiltere sömürgecilerinin kuklası ilan edilmiştir. Bazı biliminsanları, araştırmacılara dayatılan “yeni kavramı” uygulamaya koymaya başladı. 1956’da Mahaçkale ve Moskova’da düzenlenen bilimsel konferanslarda Bagirov ve destekçilerinin bilimdışı görüşleri reddedildi. Bu konferansların materyalleri ve sonuçları, Kafkas Savaşı’nın ve Kuzey Kafkas halklarının ulusal kurtuluş mücadelesinin objektif bir şekilde ele alınması için önemli bir bilimsel teşvik rolü oynadı. Belge derlemeleri, monograflar ve çok sayıda makale yayımlandı.


Marx ve Engels, dağlıların savaşını “halkın bizzat katıldığı”bir bağımsızlık mücadelesi olarak nitelendirdi

Ancak son zamanlarda bazı yazarlar, 19. yüzyılın ilk yarısında Kuzey Kafkasya’daki çarlık politikasının sömürgeci niteliğini reddetmeye başladılar (M.M. Bliev: Kafkas Savaşı: Sosyal Kökenler, SSCB Tarihi, 1983. No. 3; V.B. Vinogradov-S.A. Aylarova: Dağlıların Ulusal Kurtuluş, Feodalizm Karşıtı Hareketini Değerlendirmede Bazı Terimlerin Metodolojik Geçerliliği Sorunu Üzerine-19. Yüzyılın 20-50’li Yıllarında Dağıstan ve Çeçenya Dağlılarının Ulusal Kurtuluş Hareketi: Rapor ve Bildirilerin Özetleri. Mahaçkale, 1989. s. 52-55). Bu arada Marx ve Engels, dağlıların savaşını “halkın bizzat katıldığı” bir bağımsızlık mücadelesi olarak nitelendirdi (K. Marx, F. Engels Eserleri. 2. baskı. Cilt 17. S. 94; Cilt 30, S. 335; Cilt 17. S. 200).

Dekabristler N.N. Raevsky, A. Rosen, Bestuzhev-Marlinsky, yazarlar A.S. Griboyedov, A.S. Puşkin, N.A. Dobrolyubov ve diğerleri, çarlık rejiminin Kafkasya’daki politikalarını kınadılar. Puşkin şöyle yazmıştır: “Onları (dağlıları) özgür otlaklarından sürdük; köyleri yıkıldı, bütün kabileler yok edildi” (Puşkin A.S. 3 ciltlik eserler. Cilt 1. S. 376).

Raevsky, emekli olduktan sonra Rus Savaş Bakanı’na şöyle seslendi: “Kafkasya’daki eylemlerimiz, İspanyolların Amerika’yı ilk fethinde yaşanan tüm felaketleri hatırlatıyor…” (ACAC. Cilt IX. Belge No. 505).

18. yüzyılın ikinci yarısında Rus hükümeti, Kuzey Kafkasya’nın işgali için kapsamlı planlar geliştirdi. Çarlık rejiminin başlıca stratejik ve siyasi hedefi, Orta Kafkasya’nın fethiydi. 1760’larda, bölgede kesintisiz bir askeri tahkimat hattı ortaya çıktı. 1736’da kurulan Kızılyar’dan 1763’te kurulan Mozdok’a kadar uzanan bu hat, “Kafkas Hattı”nın inşasının başlangıcını işaret ediyordu. Kordon hatları ve askeri kaleler inşa edildi, bu da Kabarda topraklarının azalmasına yol açtı. Öte yandan, Rusya’nın orta bölgelerinden Kuzey Kafkasya’ya devlet ve serf köylülerinin yerleştirilmesi süreci yaşandı.

Çarlık bu yöntemleri Kafkasya’daki fetih politikasının kaldıraçları olarak kullandı. Mozdok’tan Azov’a kesintisiz bir kordon hattı oluşturmak için Prokhladnaya, Yekaterinograd, Georgievskaya, Soldatskaya, Konstantinogorsk, Kislovodsk ve diğer kaleler inşa edildi. Bu tahkimat zincirinin, acil amacının yanı sıra, Kabarda’yı Çeçenya’dan izole ederek iletişimlerini engellemesi amaçlanmıştı.

Çarlık hükümeti “böl ve yönet” politikasını izledi. 1769’da Johann Friedrich von Medem Kafkasya’ya atandığında, kendisine “dağlıların birleşmesinden sakınması” ve “aralarında iç karışıklık ateşini körüklemesi” talimatı verilmişti. 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması’na göre Kabarda, Rusya’nın bir parçası olarak tanındı.

Çarlık bu durumdan faydalanarak Kabarda topraklarına Rus idari yargı yönetim sistemini getirdi ve bu da askeri işgal rejimine yol açtı. Bu dönemden itibaren, Kabarda’nın fiili bağımsızlığının tasfiyesi, geleneksel ekonomik, sosyopolitik yapının ve yüzyıllardır süregelen yaşam biçiminin yıkılmasıyla birlikte belirleyici bir aşamaya ulaştı.

Böyle bir durumda bile çarlık hükümeti, I. Paul’ün 28 Mayıs 1800 tarihli kararnamesinde de görülebileceği üzere, Kabardalıların “vatandaşlıktan ziyade vasal bir durumda olduklarını” kabul etmek zorunda kalmıştır.

Sömürge rejiminin kurulması, Kabarda toplumunun tüm kesimlerinin katıldığı bir ulusal kurtuluş hareketine yol açtı. 1779, 1794, 1804, 1809 ve 1810 yıllarında ortaya çıkan büyük ayaklanmalar, General Jacobi, Tsitsianov, Glazenap, Bulgakov ve diğerlerinin önderliğindeki çarlık birlikleri tarafından acımasızca bastırıldı. Kafkasya’daki birliklerin komutanı Tsitsianov, Nisan 1804’te Kabardalılara hitaben yazdığı mektupta, “Topraklarınızdan geçen nehirlerde akacak su bulanık su değil, ailelerinizin kanıyla boyanmış kırmızı su olacaktır” demiştir. Bu tehditlere rağmen, direniş hareketi Kabarda nüfusunun giderek daha geniş kesimleri arasında ivme kazanmıştır.

1809’da Kafkasya Hattı’ndaki birliklerin komutanı General Bulgakov, Kabarda’yı işgal etti. Bu harekât sonucunda 200 köy yıkıldı. Bulgakov’un “Kabarda daha önce hiç bu kadar büyük bir kayıp yaşamamıştı” diye yazması boşuna değildi.

19. yüzyılın ilk çeyreğinde Kuzey Kafkasya’daki askeri yönetim, nüfusu yok etmek için başka yöntemler de kullandı. Kabarda’da kasten kolera salgını başlatıldı ve ardından salgın bahanesiyle neredeyse tüm bölge karantina karakollarıyla çevrildi.

Kuzey Kafkasya’nın çarlık egemenliği altına alınması sürecinde, 1816’dan itibaren General Yermolov’un adıyla anılan bir dönem başlamıştır. Rusya’nın planı her şeyden önce Kuzey Kafkasya’nın dağlık bölgelerinde yaşayanların zorla boyun eğdirilmesini içeriyordu ve Yermolov’un kendisi de bunun “aşamalı ama ısrarlı bir şekilde gerçekleştirilmesi gerektiğini” defalarca belirtmişti. Bu politikanın stratejisi ve taktikleri hakkında konuşan Korgeneral A. Velyaminov, 20 Mayıs 1833’te Kafkas Kolordusu Komutanı Baron Rosen’e, “dağların kesin olarak ele geçirilmesi ve sakinlerinin boyun eğdirilmesi için öncelikli eylemlerin önemli coğrafi bölgelerdeki askeri mekânları işgal etmek, ovaları dağlılardan almak, köylere Kazakları yerleştirmek ve tarlaları yok etmekten” ibaret olduğunu yazdı.

1822’de Yermolov ve askeri birliği Kabarda’ya girdi. Ordunun sol kanadını Kabarda topraklarının derinliklerine, dağ eteklerine kadar ilerletti. Malka, Baksan, Çegem, Nalçik, Urvan, Çerek ve Uruk nehirleri boyunca yeni tahkimatlar inşa etti. Dağ geçitlerinden ovaya çıkışları kapattı. Böylece Kabardalılar düz ekilebilir arazilerinden ve bozkır meralarından mahrum kaldılar.

1822’de inşa edilen Nalçik Kalesi, Kabarda’nın merkezi ilan edildi. Bu girişimler, ulusal mücadeleyi daha da yoğunlaştırdı. 1822 ve 1825 yıllarında Kabarda’da çıkan ayaklanmalar acımasızca bastırıldı. Yermolov, 20 Temmuz 1822’de Genelkurmay Başkanı’na sunduğu raporda, inşa ettiği Kabarda hattının “tüm Kabarda topraklarını kuşatması gerektiğini” belirtti. Bu olayların sonucu olarak Kabarda’da çarlık iktidarı güçlendi. Kabarda’nın 18. yüzyılın ortalarında yaklaşık 300 bin kişi olan nüfusu, 19. yüzyılın son çeyreğinde sadece 35 bine düşmüş, yani dokuz kat azalmıştı. Oysa 18. yüzyılda Kabarda’nın sınırları batıda Bolşoy Zelençuk (Kuban’ın bir kolu) ve Kuma nehirlerine, doğuda ise Sunja Nehri’ne kadar uzanıyordu.

Sömürgeci baskı altında kalan Kabardalılar, Kabardey topraklarının geleneksel merkezi olan Pyatigorsk bölgesinden sürüldüler. Sıkı bir askeri karantina rejimi kuruldu. Kabarda’ya ticaret amacıyla seyahatlere yalnızca özel geçiş belgeleri ile izin veriliyordu.

Trans-Kuban, Dağıstan ve Çeçenya, 1829’dan itibaren dağlıların kurtuluş mücadelesinin merkezleri haline gelmişti. Ulusal kurtuluş mücadelesi devam etti ve Kabarda yavaş yavaş bu sürece dahil oldu. Kabarda soylularından Magomet Mirza Anzorov, Şamil’in kıdemli naibi oldu. 1846’da Şamil’in birlikleri sınırı geçti. Belgeler Kabarda’nın isyana hazır olduğunu gösteriyor. Ancak işgalci güçler Şamil’i geri püskürttü. Şamil’in destekçilerini adalete teslim etmek için özel bir mahkeme kuruldu.

Kuzeybatı Kafkasya’da ulusal kurtuluş mücadelesine Hacı Berzeg, Seferbey Zan ve Magomet Amin (Şamil’in naibi) önderlik etti.

Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki Kafkasya mücadelesi, durumu daha da kötüleştirdi. A.P. Berger, Osmanlı hükümeti ve Avrupa güçlerinin dağlıları desteklerken, “onların refahını düşünmediklerini, aksine onları Rusya’ya karşı bir araç olarak kullandıklarını” yazmıştır.

Bu arada diğer Adige etnik grupları (Nathoy, Şapsığ ve Abzeh), Abhazlar ve Ubıhlarla birlikte stratejik öneme sahip kıyı bölgelerinde yaşıyordu. Engels’e göre, “Kafkasya’nın kapıları onların elindeydi”. Adige halkının toplam sayısı yaklaşık 1 milyona ulaşmıştı.

Çarlık hükümeti, 1829 tarihli Edirne Antlaşması’na atıfta bulunarak bu toprakları işgal etmeye ve kendi rejimini kurmaya karar verdi. 1837 ile 1839 yılları arasında Sohum ve Anapa civarında, Karadeniz kıyı şeridini oluşturan 17 kale inşa edildi. Çarlık rejiminin askeri ve sömürgeci genişlemesi giderek acımasız bir nitelik kazandı.

Bu zor koşullar altında, çarlık hükümetinin askeri-sömürgeci politikası nedeniyle sürgün gerçekleşti. Dağlık bölgelerden Osmanlı topraklarına sürgünün kendine özgü özellikleri ve aşamaları vardır.

İlk aşamada küçük gruplar halinde gerçekleştirildi.

Ağustos 1859’da Şamil yakalandı. O zamandan itibaren, Terek bölgesinde çarlık idari ve askeri otoritesi sağlam bir şekilde kuruldu ve yerel elitin protestolarına yol açan bir dizi reform hemen uygulamaya kondu. Bunu dikkate alan çarlık yönetimi, dağlıların sürgününü başlattı.

1861 yılında 442 Kabardalı aile göç etmeye hazırlanıyordu. Bu durumdan endişelenen Kabarda Bölgesi komutanı, ünlü Gürcü şair V.V. Orbeliani, Terek Bölgesi komutanı General Yevdokimov’a başvurarak ne yapılması gerektiğini sordu, zira “tüm Kabarda” onları takip edebilirdi. Kont Yevdokimov şunları yazdı: “442 ailenin ayrılmasından dolayı üzülmeyin, hatta iki katı kadar aile ayrılmış olsa bile bölgeye hiçbir zarar gelmez… Tüm nüfusun ayrılması tehdidine gelince, bu gerçekleşse bile büyük fayda sağlar: Bize düşman olan insanlardan kurtulmuş oluruz” (Çin Halk Cumhuriyeti Merkez Devlet Arşivleri. f. 2, op. 1, d. 4.65, s. 21-22).

V.V. Orbeliani, patronunun düpedüz şovenist görüşlerini dikkate almak zorunda kaldı. Sonuç olarak, 1860-1861 yıllarında Büyük Kabarda’dan 10 binden fazla kişi Türkiye’ye sürgün edildi.

Nalçik Nehri’nin vadisinde yer alan Belaya Reçka bölgesinde bulunan köylerin Kabardey sahipleri olan Okovovlar, Tlostanokovlar ve diğerleri, çarlık rejimine dayanamayarak Trans-Kuban’a, ardından da Türkiye’ye göç ettiler.

Terek Bölgesi’nin yöneticisi Loris-Melikov, generalleri aracılığıyla 1865 yılında 22 binden fazla Çeçenin Türkiye’ye sürgün edilmesini organize etti. Bu provokasyonu, Vladikavkaz’dan Kumuk Platosu’na kadar dağ eteği şeridi boyunca uzanan Kazak hattı ile Çeçenya ve Dağıstan’ı birbirinden ayırmak amacıyla gerçekleştirdi.

Bu vesileyle Büyük Dük, Loris-Melikov’a şöyle yazdı: “…Size başarılar diliyorum, ne kadar ilerlerseniz o kadar iyi.” Çeçenlerle birlikte yaklaşık 3 bin Kabardey ve 45 Oset aile de sürgün edildi.

1860 yılında, dağlara yapılan “seferleri” durdurmaya ve bu topraklara sistematik olarak Kazakları yerleştirmeye dair yeni bir politika geliştirildi. Bu politika, Adige halkının zorla Türkiye’ye sürülmesini de içeriyordu.

Kuban Bölgesi birliklerinin komutanı General Yevdokimov, yaklaşık 10 bin ailenin veya 100 bin-150 bin kişinin Osmanlı İmparatorluğu’na sürgün edilmesini öngören bir proje geliştirdi. Bunun, mümkün olan en düşük maliyetle “Kafkasların nihai fethini” hızlandırmak için gerekli olduğunu yazdı. Bu anlayış zamanla daha saldırgan bir hal aldı. Adige halkının sınır dışı edilmesini hızlandırmak için 10 Mayıs 1862’de özel bir komisyon kuruldu.

Sürgünlere aile başına 10 ruble nakit yardım sağladı ve Adige halkının taşınması konusunda Rus Denizcilik ve Ticaret Derneği, nakliye gemisi sahipleriyle görüşmeler yaptı.

Adigeleri göndermek için Anapa, Konstantinovskoye ve Taman’da olmak üzere üç komisyon kuruldu. Aynı zamanda Yevdokimov, Adigelerin dağlardan ayrılmalarını hızlandırmak için birliklere dağlara doğru ilerleme emri verdi. Zamanla işler ültimatom verme noktasına gelmeye başladı. İşte belgelerden biri: 16 Ağustos 1863’te Yevdokimov, Adagum müfrezesinin komutanına şu emri verdi: “…Natuhayları derhal ovalarda belirtilen alana yerleştirin, eğer reddederlerse, iki haftalık bir süre vererek Türkiye’ye gitmelerini söyleyin.” Bu tür çağrılar, Adige halkını Türkiye’ye göç etmeye zorlamayı amaçlayan askeri birliklerin eylemleriyle desteklendi.

Dağları terk edip Kuban bataklıklarına yerleşmek, çarın iradesiyle uzlaşmak anlamına geliyordu ve bu da “silahsızlanma” ile birlikte gerçekleşmeliydi. Adige halkının silahlarını gönüllü olarak teslim etme eğiliminde olmadığını çok iyi bilen Yevdokimov, onları hızla yabancı bir ülkeye gitmeye zorlamak için bu şartı öne sürmüştü.

Ancak Adigeler kendi topraklarını terk etmek istemediler. Bağımsızlık mücadeleleri benzersiz ve karmaşık bir nitelik kazandı. Dışarıdan yardım umuduyla, büyük gruplar halinde Yevdokimov’un tahliye emrini ilkbahardan yaza, yazdan sonbahara, sonbahardan kışa, kıştan ilkbahara kadar defalarca ertelediler. Liderler onlara Türkiye’den yakında yardım geleceğine dair güvence verdiler.

Kafkas sorunuyla ilgilenen Avrupalı güçler ve Osmanlı İmparatorluğu, Rus imparatorunun Çerkesya’yı fethetme girişimlerine karşı direnen Adigeleri her türlü yolla engellemeye çalıştılar. Bu sırada kuşatma çemberi daralıyor ve askeri Kazak kolonizasyon bölgeleri genişliyordu.

1861’den 1865’e kadar 81 stanitsa (Kazak köyü) kuruldu. Çarın askeri birlikleri ormanlarda kesimler yaptı, yollar inşa etti, Adigeleri kuşattı, köylerini yıktı ve sakinlerini topraklarından ayrılmaya zorladı.

Yevdokimov, çarın valisinin talimatlarını yerine getirdi. 1863’te vali, imparatora şunları bildirdi: “Kesin olarak söylenebilir ki, kış boyunca, dağ sırasının kuzey yamacında yaşayan, bize itaatsiz olan tüm nüfus oradan kovulacak ve bölgenin tamamı temizlenecektir.”

Vali çok da yanılmamıştı. Alınan olağanüstü önlemler sonucunda, Mayıs 1864’e gelindiğinde bölge neredeyse tamamen ıssızlaşmıştı.

Zengin arşiv kaynaklarıyla çalışmak, tahliye süreci hakkında fikir edinmeyi ve halkın trajedisinin canlı bir resmini görmeyi mümkün kılar. Arşiv materyallerinden de görülebileceği üzere, Adige halkı, büyük ve küçük gruplar halinde, acı ve keder duygusuyla, mütevazı eşyalar ve çok sınırlı erzakla anavatanlarını terk ederek Karadeniz kıyılarına göç etmek zorunda kaldılar. Nüfusun denize doğru hareketine “çarın birliklerinin saldırı eylemleri” eşlik etti.

Sevk noktalarında görevlendirilenlerin “listeleri” derlendi. Bu belgelerin hazırlanmasının üzerinden 130 yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen, hâlâ kan kokuyorlar. Her bir ifade, halkların sayısız acısının bir parçasıdır.

21 Mayıs 1864’te, yani Kafkas Savaşı’nın sona erdiği gün, çarlık generalleri Mzımta Nehri’nin yukarı kollarında Adigeler üzerindeki zaferlerini alkışlarken, yaklaşık 20 bin Natuhay gözlerinde yaşlarla Anapa Limanı’ndan ayrıldı. Yarısı denizde hayatını kaybetti.

27 Temmuz 1864’te Kafkasya Genel Valisi Büyük Dük Mihail, 150 yıl önce başlayan kanlı Kafkasya mücadelesinin sona erdiğini ilan eden II. Aleksandr’ın fermanını duyuran bir emir yayımladı. “Batı Kafkasya’nın Fethi İçin” özel bir madalya hazırlandı.

Zorunlu göçle ilgili inanılmaz zorluklar, Adigeler hâlâ kendi topraklarındayken başlamıştı. Kalabalıklar her geçen gün büyüdü ve bir salgın baş gösterdi.

Zalim sömürgeci Yevdokimov, sürgün hızını artırmak için, “çok çocuklu en yoksul Natuhaylara” kişi başı 10 ruble verilmesini emretti ve “yeter ki, Türkiye’ye yerleştirilmeleri süreci durdurulmasın” diye yazdı. Tahliye, hazineye yaklaşık 300.000 rubleye mal oldu.

Rus ve Türk gemi sahipleri, Adige halkının yaşadığı talihsizlikler sayesinde refahlarını inşa ettiler. 50-60 kişi kapasiteli bir gemi bazen 200-300 kişi taşıyordu. Bu gemiler denizde kaza yapıp masum insanların ölümüne neden oluyordu.

1863 sonbaharında ve 1864’te 418 binden fazla kişi sürgün edildi. Soykırımın gerçekleştirilmesinde çarlık hükümeti, yerel elit kesimin ve din adamlarının bazı temsilcileri aktif olarak yardım almıştır. Çarlık subayları arasında, dağlıların kovulmasına önderlik eden Tümgeneral Babiç’i anmakta fayda var. 25 Mayıs 1864’te Kuban Bölgesi birliklerinin kurmay başkanı, tahliye sürecini hızlandırmak için aldığı “tüm önlemler” için kendisine (Babiç) minnettarlığını ifade etti. Bunlar, Adige halklarının geçmişindeki karmaşık ve trajik olaylara tanıklık eden tarihi gerçeklerdir.

Şunu da belirtmek gerekir ki, bu zor durumda uluslararası ilişkilerin tohumları da ekilmişti. Kaçak Kazakların ve Polonyalı radikallerin Adige safında savaştığını gösteren bir dizi arşiv belgesi korunmuştur.

Kazak Kolosov, sürekli olarak çarın birliklerine karşı operasyonlar yürüten bir birliğe önderlik etmiştir. Kazak Zemtsev, Çerkes bir kadınla evlenmiş, İslamiyet’i kabul etmiş ve Adige dilini öğrenmiştir.

Çarlık politikalarına rağmen, ticari, ekonomik, kültürel ve diğer bağlar da gelişmiştir. Dolayısıyla, nesnel tarihsel bağlantıları göz ardı etmek, Kafkas halklarını Rus nüfusuyla karşılaştırmak ve çarlık hükümetini Rus halkıyla özdeşleştirmek mümkün değildir. Herzen’in ezilen halklara hitaben söylediği şu sözleri hatırlamak yerindedir: “Neyse ki, Kış Sarayı, Rusya’nın tamamı değildir. Sarayın ve rütbe tablosunun dışında başka bir Rusya vardır. Başka bir Rusya sizi, kardeşlerini selamlıyor ve size ellerini uzatıyor.”

Puşkin ve Odoyevski Gazi Girey’e, Rus yazarlar Polevoy ve Burnaşev Han-Girey’e, Şegren ve Şahovski ise Nogmov’a el uzattılar.

Tarihi olayların ele alınışı, çeşitli siyasi ve sosyal hareketleri de içerecek şekilde kapsamlı bir yaklaşımla yapılmalıdır. Kuzey Kafkasya’daki Razin ve Pugachev’in torunları, Kazakların torunları ile Prohladnensky ve Maisky bölgelerinde yaşayan yabancılar, bölgenin ulusal ekonomisinin gelişmesine büyük katkıda bulundular.

Prohladnensky ve Maisky bölgelerinin mevcut sakinlerinin ataları ile sıradan Adige köylüleri arasındaki barışçıl ve dostane bağlara tanıklık eden yüzlerce, hatta binlerce örnek gösterilebilir.

Hiç şüphe yok ki, çarlık hükümeti soykırım ve toprakları fethetme politikası izlemiştir. Bu gerçek, yarım milyon dağlının sürgün edilmesiyle açıkça ortaya konmuştur.

1858-1865 yılları arasında Karadeniz’in doğu limanlarından yaklaşık 500 bin kişi gönderildi; bunların arasında 169 bin Şapsığ, 67 bin Natuhay, 43 bin Abzeh, 74.567 Ubıh bulunuyordu. 19. yüzyılda yaklaşık 60 bin Kabardey sürgün edildi. Bu rakamlar eksik verilmiştir. Karayollarıyla kaç kişinin sürgün edildiği hesaplanmamıştır.

Çeşitli kaynaklara göre, sürgünlerin yüzde 50’den fazlası açlık, soğuk ve hastalıktan yolda hayatını kaybetti. Yalnızca Samsun’da 60 bin Adige gömüldü.

A. Berger şöyle yazmıştır: “Açık havada, nemli zeminde, paçavralar içinde yatan, iki küçük çocuğu olan genç bir Çerkes kadının görüntüsü karşısında kimin yüreği ürpermez ki? Çocuklardan biri ölüm sancıları içinde yaşam mücadelesi verirken, diğeri annelerinin kaskatı kesilmiş göğsünde açlıktan kurtulmaya çalışıyordu.”

Aynı zamanda çarlık rejiminin savunucusu olan A. Berger, II. Aleksandr’ı Çerkeslerin ölümünden sorumlu tutmaktan kaçınmaya çalışarak, onun Adige halkının kendi aralarında barışçıl bir sivil yaşam geliştirmeleri için bir yol açmak istediğini de iddia etmiştir.

Çarlık politikasının propagandacılarından I. Drozdov şöyle yazmıştır: “Böylesine büyük bir felaket ve bu ölçekte bir olay insanlık tarihinde nadiren yaşanmıştır.”

Karadeniz’in dibinde on binlerce Adige yatıyor. Hayatta kalanlar yabancı bir ülkede büyük zorluklar yaşadılar. Ortadoğu’ya ve dünyanın dört bir yanına yerleşmek zorunda kaldılar.

Çerkeslerin içinde bulundukları zor durum, onları anavatanlarına geri dönmeleri gerektiğini düşündürmüştü. 1872’de 8.500 Çerkes ailesi anavatanlarına dönmek için dilekçe verdi. Ancak İmparator II. Aleksandr onlara bir karar dayattı: “Dönüşten söz edilemez.”

Bu, çarlık rejiminin işlediği, tarihte benzeri olmayan korkunç bir soykırımdı. Ancak, Kafkas Savaşı sırasında çarlık hükümeti tarafından gerçekleştirilen ve Kabarda’da yaklaşık 300 köyün yıkılması ve yüz binlerce Adigenin evlerinden zorla sürülmesiyle sonuçlanan Adige halkına yönelik soykırım hakkında çok az şey yazılıyor veya yalnızca aşağılayıcı ifadelerle anılıyor. Bazı yoldaşlar ise bunun çok uzun zaman önce olduğunu ve yaranın iyileştiğini söylüyorlar.

Hayır! Bu derin yara 130 yıl sonra bile hâlâ kanıyor. Bir milyon Adige anavatanlarına dönene kadar bu yara iyileşmeyecek.

Tahmini verilere göre, şu anda ülkemiz dışında üç milyondan fazla Çerkes yaşıyor; bunların 2,5 milyonu Türkiye’de, yaklaşık 80.000’i Suriye’de, 50.000’i Ürdün’de, 5.000’i Mısır’da, 6.000’i ABD’de, 7.000’i Libya’da, 2.000’i Yugoslavya’da, yaklaşık 3.000’i İsrail’de ve 20.000’i Almanya’da bulunuyor. Ayrıca Avustralya, Japonya, Madagaskar, Sudan, Kanada, Fransa dahil toplamda 40 ülkede de Çerkes vatandaşlarımız yaşıyor.


Rusya Federal Meclisi’nin Adige halkına yönelik soykırımı kınayan bir karar alması ve engelsiz bir şekilde anavatanlarına dönmeleri için gerekli koşulları yaratan bir karar çıkarması gerektiğine inanıyoruz

Çarlık politikası yüzünden kaybettikleri muazzam, yeri doldurulamaz maddi, bölgesel, kültürel ve insani değerlerin telafisi kim tarafından ve hangi biçimde yapılmalı? Adige halkı rehabilite edilmelidir.

Rusya Federal Meclisi’nin Adige halkına yönelik soykırımı kınayan bir karar alması ve engelsiz bir şekilde anavatanlarına dönmeleri için gerekli koşulları yaratan bir karar çıkarması gerektiğine inanıyoruz. Çifte vatandaşlık veya oturma izni verilmeli ve ilgili uluslararası kuruluşlar aracılığıyla yurtdışındaki Çerkeslere sürgün statüsü verilmelidir. (vostlit.info)

*Tarih profesörü (1927-2007)

Not: Metin, 1994 yılında yazılan “Adigelerin Türkiye’ye Sürgünü – Kafkas Savaşı’nın Bir Sonucu” adlı yayından derlenmiştir.

Çeviri: Serap Canbek

Önceki İçerik
Serap Canbek
Serap Canbek
İstanbul’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümündeki tahsilinin ardından sigorta sektöründe çalıştı. 2011 yılından beri Jıneps gazetesinde yayın kurulu üyesidir.

Yazarın Diğer Yazıları

Rus tarihçilerin eserlerinde Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu’na toplu sürgünü

Anzor Viktorovich Kuşhabiev* Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu’na kitlesel sürgünü sorununa ilişkin yorumlar, sürecin başlangıcından itibaren Rus yazarların eserlerinde ideolojikleştirme ve siyasallaştırmaya tabi tutulmuştur. Bu konudaki eserlerin...

Adige kadınlarının kamu hayatına katılım biçimlerinden biri olarak kadın kongreleri (1920-1930)

Saida Ruslanovna Nagoeva* Adige kadınlarının ilk kongresi, 8 Kasım 1922’de Ponezhukay Bölgesi’ndeki Gabukay Köyü’nde düzenlendi . Delegeler arasında 28 Adige kadın vardı. Devrimci gazi S.V....

8.-15. yüzyıllarda Kuzeybatı Kafkasya nüfusunun dini imajı: Hıristiyanlık ve putperest kültler arasındaki ilişki

Samir Hotko Dinlerarası etkileşim, Kuzey Kafkasya halklarının tarihi ve kültüründe önemli bir yer tutmaktadır. Bu etkileşim, etnik özbilincin, kültürel değişimlerin ve jeopolitik dönüşümlerin özelliklerini önemli...

Sosyal Medyalarımız

9,251BeğenenlerBeğen
2,745TakipçilerTakip Et
4,012TakipçilerTakip Et
677AboneAbone Ol

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img