Maykop’ta Bir Gece Vakti

0
733

Güneşin henüz yakıcı olmaya başladığı kuşluk vaktinde, kahve ikramı için, yan masadan davetle başlayan, sonra yanımdakilerin, Adıge olmadığı ve burada ilk defa bulunuyor olmaları anlaşıldığında, kaçınılmaz olarak, birer küçük votka kadehi yuvarlayıp, karşılıklı dualarla devam eden Adıge sofrası, sonunda etraftan geçenlerin bazen zor, bazen de rica ile katılımları sonucu, yaklaşık otuz kişiye ulaşmış, on dört saatten beri sürüyordu.

Bütün bu zaman zarfında, masalar o gölgeden bu gölgeye taşınmış, sonunda gece serinliğinde lokantanın terasına karar verilmişti. Sabah, Çerkes peyniri ve omletle başlayan yemek faslı, fransuski, tatlı turşu ve şaşlık’la devam etmiş, masadan kalkıp uzunca bir süre sonra dönen birisinin getirdiği haşlanmış pavuryalarla cebelleşip, yine bir diğerinin arabayla evinden getirttiği Azeri havyarına ulaşmıştı.

Her yudumladığımda doldurulan küçük votka kadehi kaldıramayacağım kadar ağırlaşmaya başladığında, artık gizlice yere dökerek vaziyeti idare ediyordum. Masada dört dil konuşuluyor, benimle hiç alakası olmayan çoğu konuşma, benim mütevazı Çerkesçemden geçip, diğerlerine öyle ulaşıyordu.

İncelikli iltifatlara dayalı, bitmek tükenmek bilmeyen bu sofra düzeni, hemen herkesin, diğer herkese iltifat etmesini sağlayacak bir adap içinde yürüyor, sofra Thamade’sinin izniyle, canından bezmiş olanlar hemen bahçenin kenarındaki Belaya ırmağına kendilerini atıp, daha dirilmiş bir şekilde, ama uzunca bir süre sonra, sofradaki yerlerini alıyorlardı.

İlk üç saat için, dayanıklılık gösterip daha sonra ne zaman biteceği konusunda mızırdanmaya başlayan, biri Yunanlı iki misafir, zamanla düzene alışmış, karşılarında alkol yüküne rağmen epeyce edeple ayakta duran, ilk defa gördüğü ve muhtemelen bir daha hiç görmeyeceği Çerkes delikanlısına; yüzündeki parıltının, yüreğindeki ışığın bir yansıması olduğundan dem vuruyor, tanrının; ona ve çocuklarına bu güzel ülke ve asil yüreği gibi bir yaşam sunmasını dileyip, votkasını dikiyordu. Bunun altında kalmayacak olan Yunanlı; soylar, ölüp toprağa karışır, o topraktan yapılmış kerpiç bir duvara, birbirini yitirmiş nesillerin çocuklarından biri sırtını dayarsa, duvar onu ısıtırmış türü benim anlamakta bile zorlandığım şeyleri, gözleri nemlenmiş bir şekilde söylüyor ve tercüme etmemi bekliyordu. Kapmışlardı durumu. Gelen karşı cevaplar, daha kolay şeyler değildi. Prometeus ile demircinin oğlu Savsuruko’nun zihinsel akrabalığının, bir tesadüf olamayacağını, bizim geleneğimizi hiç bilmeyen birinin bu incelikte söz edemeyeceğini, bu gelen asil misafirin artık buralı sayılacağını, evinin bir odasını ona armağan ettiğini bildirip, tercüme etmemi istiyordu.

Akşam serinliği çıktığında, sofradan bir süre sonra geri döneceklerini bildiren on kişiyi aşkın az içkili grup, aşağı yukarı gazanız mübarek olsun türü bir söylemle kutsanıp, uğurlandılar. Nereye gittikleri hakkında bir fikrimiz yoktu. Garson kızlar sofrayı yeniden kuruyor, servisler değiştirilip, yeniden votkalar açılıyordu. Thamade görevi yardımcısına bir süre devredip nehre gittiğinde, ben misafirlerim adına müsaade istedimse de, yardımcı müsaade etmedi, sofranın daha yeni başlayacağını, bizleri bu arada protokollerle sıkmayacağını söyleyip, dertlerini dökmeye başladı. Zaten misafirlerin de sofrayı bırakıp gitme niyetleri kalmamıştı.

Başka bir kıza aşıktı, karısı bunu bilse onu piştovla vururdu, küçücük şehirde öğrenilmesinden ürküyordu, çok fena halde sarhoştu, sevgilisinin güzelliğini sözle anlatamazdı, görmemiz lazımdı, sofrada kalanların biraz esprili itirazlarına aldırmadan içeri telefon etmeye gitti. Birazdan bir jiguli otomobil gürültüler çıkararak sevgiliyi almaya gitti. ‘O benim metresim değil, sevgilim’ diyordu. Meseleyi anlamaya çalışan sorumlu olduğum misafirlerle yaptığımız istişareden ona yardımcı olacak bir sonuç çıkaramamıştık. Yunanlı, ayrılsın o zaman diyordu, ben ise Katolik oldukları için bunun olamayacağını, sarhoş muhabbeti içinde duyurmaya çalışıyordum. O, ayrılmam, ikisine de yeterim iddiasındaydı.

Gittikçe karmaşık hale gelmeye başlayan bu gecenin, nasıl biteceğine dair kaygılarımı yanımdakilere çaktırmamaya çalışırken, Şhaguaşe pikniğinden dönen iki araba dolusu, çoğunluğu kız, bir Rus grup yanaştı bahçeye. Thamade’nin nehirde serinleyip masaya dönmesine denk gelmişti o an, o ve masadan birkaç kişi, biraz gürültülü ama neşeli bir şekilde gurubu masaya davet etmiş, onlar da bizleri kırmayıp, onurlandırmışlardı, Yunanlıya öyle anlatmıştım, gerçek neydi tanrı bilir. Garson kızlar yaşlı Madonna’nın direktifleriyle, sil baştan servisleri değiştiriyor, yeni yemekler taşıyor şanpanskyler patlıyordu. Alkolle buğulanmış gözlerimiz bu yeni kızların güzelliklerini keşfedememişti ki henüz, bahçeye gürültülü jiguli yanaştı, derin bir sessizlik ve merakla bütün bir sofra o tarafa yöneldik.

SEVGİLİ gelmişti.

Thamade’den izin alan yardımcısı, SEVGİLİ ye doğru yöneldi ve elinden tutup eteklerini savurarak bir tur dönmesini sağladı. Alkışlar ve gürültülü tezahüratlar arasında şaşkına dönen O, yanakları kızararak utangaç bir tereddüt içinde, gelip yanımıza oturdu, ben karşıma oturmasını yeğlerdim.

Ve Thamade, konuşma konusunu SEVGİLİ üzerinden tekrar başlattı. Tanrı Adıgey’ de eksik kalmış tek bir güzelliği, çoook geç keşfettiği için, olağanüstü özenle yarattığı bu uzak doğulunun, Maykop’ta doğmasına müsaade etmişti, bu bile onun; insanlıktan henüz umudu kesmediğinin bir işaretiydi, SEVGİLİ nin bizleri onurlandırmasının şerefine kaldırmalıydık kadehimizi. Buyurun bakalım, laf yetiştir sen bunlara.

SEVGİLİ; Kore savaşında Rusya’ya sığınmış bir anne ile Kafkasyalı Rus babadan doğmuş bir melezdi. Bir beyaz Rus kadar güzel, bir geyşa kadar çekiciydi, yanı başımda oturan Çemguy eşkıyayı seviyordu ne yazık. Benim hala umudum vardı.

Sıradan herkes iltifatlar yağdırıp kadehlerini diktiler, karşı tarafta oturan güzel Ruslar bile, hangi Koreli olduğunu unutup o güzel Vietnamlı için tanrıya şükrettiler. O, gururlu bir utangaçlık içinde hepimize, kendisini oraya davet ederek onurlandırdığımız için müteşekkirdi, şampanyasını dikti.

SEVGİLİ sofraya bulaşana kadar, kadehlerin çoğunu yere döken ben, sessiz bir hüzünle tekrar içmeye başladım. Yunanlı artık kendisini, tercüme etmeyerek ihmal ettiğimi ima ediyordu, derdim bana yeterdi, Adıgey’de bu saatten sonra herkes kendi dilinde dua eder, diğer herkes de bunu anlar dedim, başının çaresine bak. Gerçekten de artık İngilizce, Türkçe konuşmalara, Rusça, Adıgece cevaplar verilip hep beraber gülüşür hale gelinmişti, daha ne olacaktı yani, tercümeye ne gerek. Kararlıydım, ben derdime yanacaktım biraz.

Derken, birkaç saat önce kutsanıp gaza’ya gönderilen genç grup, yanlarında altın dişli bir armonikacıyla birlikte, alkışlar ve gürültülü tezahüratlar eşliğinde bahçeye dalmış, biz oralı olmayanların anlamadığı bir sözlü tezahürat sonrası, şereflerine kadehler kaldırılmış ve Elbruz Hoca’nın bizlere öğrettiklerinden daha da hızlı bir Adıge düğünü başlatmışlardı. Silahsız bir düellodan dönüyorlardı, bir tanesinin kaşının patlak, bir diğerinin burnunun kırık olmasının nedeni buydu, rakipleri hastanelik etmişlerdi. Ne durumda o diye sordu birisi, tanrıya dua ediyor, canını bağışladığı için, her halde rakipten bahsediliyordu.

Kontrolü elimden kaçırmıştım, sofrada iken hiç olmasa yanımda oturan SEVGİLİ, düğün kurulunca kim bilir hangi köşeye çekilecekti. Rus kızlar, bizim haşin delikanlıların sert figürlerini, aynı estetikle cevaplıyor, altın dişli müzisyenin, müthiş ritminin hakkını veriyorlardı. Sonra beni itelediler meydana, kaçıp kurtulacaktım fakat…. heyhat, karşımda dansa hazır, SEVGİLİ duruyordu. Kaçamadım, oynayamazdım, başım dönüyor, ölüyordum…………………düştüm, kayboldum.

Bir masanın üstüne yatırılmış olarak uyandırıldığımda, başıma üşüşmüşler arasında ve en yakınımda O vardı. Avucu alnımdaydı, avucumda olsa emin olacaktım. (Nakıs vücudumu bu geyşaya teslim ediniz). Bu ne saadetti böyle, beni Çemguy eşkıyaya tercih edeceğini hissetmiştim, hatta, daha da neler.

Öyle değilmiş meğer, SEVGİLİ, sadece doktor imiş. Tarifsiz kederler içindeyim.

Bütün umudum Çemguy eşkıyanın piştovlu karısında.

Haziran 2007

Sayı: 2007 07
Yayınlanma Tarihi: 2007-07-01