Natuhayların İzinde…

0
10

Uzun bir süreden beri eski Adıge topraklarına bir bilimsel gezi yapmayı düşünüyorduk. Daha önceleri, “Don” (Téne) Irmağı geçitlerinden başlayıp Terek Irmağı boylarına değin yayılmış olan eski Adıge topraklarının öyküsünü araştırma yönlü bazı girişimlerimiz olmuştu. Eski Natuhay toprağı yolculuğuna bu yıl, bu amaç ve kapsamda çıktık.
Adıge Devlet Üniversitesi (ADÜ) Ulusal Fakültesi öğretim yılı Haziran ayı bitiminde sona eriyor. Bu tatil döneminde, 2008 yılı fakülte öğretim üyeleri toplantısı sonunda eski Natuhay yöresine bir bilimsel gezi yapmaya karar verdik. 30 Haziran’da başlayıp 9 Ağustos’ta sona erecek olan gezinin programı ADÜ rektörü Hunego Reşıd ve ADÜ Profesörler Kurulu başkanı K’uaş’e Deh’enef (К1уашъэ Дэхэнэф) tarafından hazırlandı. Gezi Kurulu’nu düzenleyen ve geziye başkanlık edecek olan kişi de belirlendi, bu kişi Adıge Filoloji ve Kültür Fakültesi dekanı Bırsır (Bırseyko) Batırbıy olacaktı.
Gezi Programı
Gezi, Taman Yarımadası’ndaki Temruk’tan -Karadeniz kıyısındaki-Gelencik’e değin Azak Denizi ve Karadeniz kıyı kentlerinde bulunan müzeleri ziyareti amaçlıyordu. Müzelerde sergilenen eserleri, tarihsel ve arkeolojik bilgileri görüp bir bilimsel değerlendirme yapmak istiyorduk. Bu işler için bize bir araç tahsis edilmişti, ayrıca geceleri kalacağımız yerler de ayırtılmıştı, bu bakımdan içimiz rahattı.
Hatramtuk eski Adıge diyarının en uç noktası, Adıge deyimlerinde ve halkın hafızasında yer almış ücra bir köşeydi. “Hatramtuk’ta mıydın, niye bu kadar geciktin?” dendiğinde, kişinin çok geç kaldığı, azarı hak ettiği söylenmek isteniyordu. Günümüze gelmiş deyimlerimizden biriydi bu.(1)
Grup olarak, gezide ilk önce Natuhay diyarının Hatramtuk yöresine gitmeyi uygun bulduk. Kafilemiz eski Adıge toprağının batısında bulunan Anapa, Novorossiysk (Ts’emez), Gelencik, Taman ve Temruk kentleri müzelerini ziyaret edecek, bu müzelerde görevli olan tarihçilerin anlatılarını dinleyecek, Kafkas Savaşı (1864) sonrasında Natuhay ovasında var olmayı başarmış tek Adıge köyü olan Hatramtuk köyü sokaklarında Natuhayların izini sürecekti.
Bu yörenin bir eski Adıge toprağı, bir Adıge yerleşim yeri olduğunu kanıtlayacak ne gibi şeyler kalmış olabilirdi geride? Natuhay toprağında yaşayan şimdiki insanlar tarihte gerçekleşmiş olan olayları biliyorlar mıydı? Yoksa bu ovalık alanda, iki deniz arasında bulunan Taman Yarımadası ile Kuban Irmağı’nın denize döküldüğü yörelerde yaşamış olan Adıgelere ait izler silinip gitmiş miydi? Bu sorularımıza bazı yanıtlar bulma umuduyla gezimizi başlattık.
Anapa müzeleri
İlk uğrak yeri olarak Anapa’yı seçtik.(2) Kuzeybatı Kafkasya (Çerkesya), Taş Çağı üzerinde çalışan bilim adamlarının bulgularına göre, 150-300 bin yıl öncelerinde bile bir yerleşim alanıydı. (Abzah yöresi/’Абдзэхэ уцуп1э’ ve daha başka yöreler bunun kanıtı) Adıge anayurdunun batı ucunda da insanların yaşadığı yerler bulunmuştu, 40 bin yıl öncesine ait olan bu yerleşimler İl Irmağı kıyısında bulundu. Yazılı/tarihsel belgelere göre de, iki üç bin yıl öncesinden beri, Natuhay toprağı kentlerin ve ticari pazarların kurulduğu hareketli bir yöreydi. Bugünkü Anapa’nın kurulduğu alan, buradaki buluntular, bunun bir kanıtıdır.
Anapa’da iki müze var: Birisi arkeolojik buluntuların yer aldığı müze, diğeri de doğa ve bu doğada yaşamış insanlara ilişkin tarihsel belgelerin sergilendiği bir başka müze. Arkeoloji Müzesi üç bölüme ayrılıyor. İlk bölüm, M.Ö. V. yüzyıl öncesinde bu yerde yaşamış olan Sind Krallığı’nın(3) başkenti Sind kentinde/limanında (Sind quhewıçup’ ;Синд къухьэуцуп1; Синдская гаван) arkeologlarca yürütülen kazılar sonucunda ortaya çıkarılan antik bir cadde (урам) ile onun uzantısında, kent merkezindeki sarayın 270 cm. genişliğindeki duvar kalıntısı bulundu. Bu kalıntıların bulunduğu yer şimdi bir açık müze yapılmış.
Eski kentin geniş taşlarla kaplı yolları, yüzyıllar süresince bu yollarda yürümüş olan insanların bıraktıkları, kumla ovulmuş gibi düzleşmiş olan ve parıldayan ayak izleri. (Ortaya çıkarılan bu buluntular geçmişi adeta yeniden canlandırıyorlar gibi.) Taş evlerin duvarları ve işlenme biçimleri, dağlardan su kanalları yoluyla getirilen temiz içme suyunun biriktirildiği ev içi taş örme su depoları, kirli ve kullanılmış/atık suların ya da yağmur sularının akıtıldığı yer altı boruları ağı, bitişik iki oda arasındaki küçük pencere önüne konan bir mumla her iki odanın birlikte aydınlatılması durumları görülebiliyor. (Böylesine lamba koyma yerleri, 20.yüzyıla değin bitişik/uzun Adıge evlerinin ön pencerelerinde geleneksel olarak bulunurdu.) Bütün bunlar, arkeologların üç metre derinliğe inen kazıları sonucu bulundu. Buluntuları antik kent kalıntıları olarak görüyor ve izleyebiliyoruz. Söz konusu eski cadde üzerinde, üzüm sıkılan –şarap yapılan- iki de ev bulunuyor. Şarap üretimi için kullanılan gereçler, kap kacaklar, şarapların konduğu taş yalaklar/tekneler (хьакъуашъохэр) ile şarabın dinlendirildiği fıçılara değin, her şey yerli yerinde. Olgun ve lezzetli kırmızı üzüm salkımları ile dolu sepeti elinde tutan ev sahibi eve dönüyor, hemen şimdi kapıdan ilk adımını atmak üzereymiş gibi bir hava esiyor odanın içinde. Bu Sind ailesi ne gibi bir nedenle insanı kendinden geçiren bu hoş kokulu güzel kırmızı üzümünü sıkmaya fırsat bulamamış olabilir ki? Bu antik dönem emekçi ailesine kıyamet günü azabını yaşatmış olan ve işini yarım kesip kaçmasına yol açan neden ne olabilir ki? Bir yönüyle, insan ister istemez gördüğü bu manzara karşısında irkiliyor, etkilenmeden edemiyor. Adıge halkının türediği en eski yerli toplulukların yaşamına ilişkin olarak, tarihin hâlâ kapalı duran duvarları, azıcık da olsa, aralanmış gibi oluyor. Bir yandan da iğne ucuyla kazılarak ortaya çıkarılan bu buluntular, çok hassas olduğumuz bir konudaki gizleri aydınlatmaya başlıyor.
İkinci bölümdeki buluntular/müze yapıtları çıplak arazi üzerine yayılmış duruyorlar. En ilginç görüntüler de mermerden yapılma mezar tabutlar/lahitlerdir. Lahitlere ilişkin bilgiler, bilinen şeylerden. Mermer lahitler belirli kişiler ya da kişiye sipariş üzerine yapılmıyordu. Tabut kim ölür, kim isterse ayrımsız isteyene satılıyordu, parasını ödedin mi mermer mezarı alıyordun. Fiyatı pazar belirliyordu. Bu da, bir antik Grek cenaze geleneğiydi.
Mezar yazıları (epigrafi)
Adıgeler adına en ilginç sayılabilecek şey, epigrafi (yazıtbilim), yani mezar taşları üzerinde yazılmış yazılar bulunması. İki bin yıldan daha uzun bir geçmişi olan bir taş levha/yazıt üzerinde Olimpiyat yarışmalarında birinci gelmiş olan sporcuların adları yazılı. Bilim insanlarının belirlediklerine göre, o dönemler Olimpiyat yarışmaları dört dalda yapılıyordu. Birinciliği alanların adları taşın/yazıtın her iki yüzüne yazılıyor ve başarılı sporcular saygın kişiler arasına alınıyorlardı. Bu “taş kitaplar/yazıtlar” (мыжъо тхылъхэр) bir zamanlar Gürcü tarihçi ve dil bilgini İvane Cavahişvili tarafından çözülüp açıklanmışlardı: Cavahişvili taş yazıtların eski Abhaz-Adıge dilinde yazılmış olabileceği sonucuna varmıştı. Bilim insanının görüşünü pekiştiren veriler arasında antik erkek adlarının düzenleniş biçimi önem taşıyor. Beş yüz kadar erkek adı içinden üç yüzden çok adın, Adıge soy adı (tlequats’e) ve erkek adı modeline göre düzenlenmiş olduğunu saptamıştı: ‘İsim+ko’. 
Sözgelişi: Hat+ko, Savsırı+ku, Şebatnı+ku, Değotl’ı+ku (Дэгъотл1ы +къу) .İlginç olan olgu, bugünkü Anapa Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmekte olan taş üzeri yazıtların kopyalarında bu özelliğin hemen saptanabiliyor olması. Başka bir dil özelliği de, erkek adlarının iki bitişik sözcük halinde bir arada bulunuyor olmalarıdır. Bu çift sözcüklü erkek adları birlikteliğinin düzenlenişinde Adıgecenin bir başka özelliğini de bulabiliyoruz: -ko morfemi/eki, iki sözcüklü olarak düzenlenmiş olan adın ilk sözcüğünün sonuna geliyor. Örneğin Adıgecede erkeğin adı söylendiğinde, baba adı da belirtilecek ise, -ko morfemi baba adına eklenir, ardından oğlun adı gelir: Mıhamode+ko Aslan (Mahmud+oğlu Aslan), Khuséne+ko Aydamır, Bayzetı+ko Şıvmaf, İhsanı+ko Rami, Rami+ko Pşımaf gibi. Soy adı (tlequats’e/лъэкъуац1э) ardından kişi adı geliyorsa yine aynı kural geçerli: Bırsey+ko Batırbıy,Hamırze+ko Hamid,Carme+ko Aslan. Bütün bunları, açık hava müzesinde sergilenen yazıtlarda görmek olanaklı.
Üçüncü bölüm ise, müze binası içinde sergilenenlerden oluşuyor. Burada çoğunlukla, 2.600 yıl önce Kuzeybatı Kafkasya’ya gelmiş olan antik Greklerden kalmış eşyalar sergileniyor: Aile, ekonomi ve din ile bağlantılı ev eşyaları, kap kacaklar, araç ve gereçler. Bütün bunlar, ayrı ayrı her bir köşeye yerleştirilmiş. Ancak bunlar arasında antik Grek yazılarında anlatılan yerli halkı (-Sindleri-) anımsatıcı hemen hiçbir izle karşılaşmıyoruz, onlara ilişkin hiçbir tarihsel bilgi de verilmiyor.
Bahçedeki taş ve mermer eşyaları tanıtan görevli, Kırım ve Kuzeybatı Kafkasya’da kurulan Grek Devleti Bosporus Krallığın’dan 200 yıl önce, bu yerde bir Sind Krallığı’nın bulunmuş olduğunu da sözlerine eklemişti. Ancak adını söylemek dışında Sindlere ilişkin hiçbir bilgi vermemişti.
Çeviri: Hapi Cevdet Yıldız
Bilgi notu: ‘ts’ıkh’, çıplak ayakla üzümün ezilerek suyunun çıkarıldığı taş/beton havuza Adıgece verilen ad.
VINEREKO Mir

Sayı : 2010 05

Yayınlanma Tarihi: 2010-05-01 00:00:00