Baba evi…

0
880
Bazen nerede durduğunuzu anlamak için, gerisin geri yola koyulup her şeyin başladığı yere kadar gitmek gerekir.
Pınarbaşı’nı geçip Çerkes köylerinin arasında yol almaya başladığım andan itibaren içime kocaman bir boşluk yerleşti… Bozkırın ortasında bir başına duran iğde ağaçlarında, rüzgâra kapılıp savrulan başak tarlalarında, dereler boyunca kıvrılan, kıvranan çayırlıklarda yarım kalmış, terk edilmiş bir şeylerin izini sürerek Beshkızakhable’ye kadar yol aldım. Her geçen gün daha da küçülen, harabeye dönen köyleri toz bulutu içinde ardımda bırakıp, iki yıl aradan sonra baba evinin kapısına bir kez daha dayandığım da, boşluk orada öylece duruyordu.
Ertesi sabah uyandığımda, akşamüstü yürüyüşe çıktığımda, sonraki günler boyunca da boşluk öylece yerinde duruyordu.  Geçmiş yıllardan da çok iyi biliyordum ki; içime o büyük yalnızlığı koyan bu kireçli topraklar, bu kör bozkıra ulaşan herkesin içinde de kocaman bir boşluk gibi asılı kalırdı.
Parçalanmışlığımız, savrulmuşluğumuz, yalnızlığımız bu topraklara sindiği için mi, yoksa o, biz Çerkeslerden önce de böyle miydi,  bilmiyorum. Ama bana sorarsanız, dünyanın en hüzünlü coğrafyası Uzunyayla’dır ve oraya ulaştığınızda derin bir yalnızlığın, pençesine de düşme ihtimaliniz çok yüksektir.
Köye ulaştığım andan itibaren fırsat buldukça babamın, kardeşlerimin büyük emeklerle yetiştirdiği söğüt ağaçlarının altında, kişisel muhasebe kayıtlarımı gözden geçirdim.
Uzunyayla’nın çorak, verimsiz topraklarından habersiz olanlar, söğüt ağacı yetiştirmenin nasıl bir emek gerektirdiğini anlayamayabilir. Uzunyayla’da ağaç yetiştirmek için, onu ekmek, sulamak yeterli değildir. Bazen bir ağacın boy vermesi için onlarca fidan dikmek ve bıkmadan usanmadan hepsine şefkatle ve özveriyle bakmak gerekir.  Uzunyayla’da sabır ve emek isteyen şey sadece söğüt ağaçları da değildir. Çoğunluğun en önemli geçim kaynağı başak tarlaları için de aynı şey geçerli…  Ayrıca, onca emekten sonra tüm ekini yel almazsa, selin alma ihtimali de çok yüksektir.
Kireçli toprakların göz alabildiğine uzadığı ve yazları tepesinde yakıcı bir güneşin asılı olduğu çırılçıplak bozkırdır Uzunyayla… Bir yanında Hınzır, diğer tarafında boydan boya uzanan Tahtalı Dağları uzanır. Orada yaşamak, her gün en sıradan şeyler için bile iklimle, coğrafya ile savaşmayı gerektirir. Bu öylesine yorucu bir savaştır ki, camilerden çıkan cemaate göz ucuyla baktığınızda bile cepheden dönen ordular gibi, ağır badireler atlatmış bir kalabalıkla karşılaştığınızı hemen hissedersiniz.
Babamın bahçesinde, söğüt ağaçlarının hemen yanında yükselen elektrik direğine leylekler yuva yapmıştı. Sanırım, Beshkızakhable’nin en tenha noktalarından birinin bizim bahçemiz olması leyleklerin tercihinde etkili olmuş…
Leylekler ile Uzunyayla insanının kaderi çok benzeştir. Onlar, göçmen kuşlardır, yavruları henüz kanat çırpmayı öğrenmişken, uzak Afrika ülkelerine doğru kışlamak için yola koyulacaklar. Sonra o yuvadaki yavrulardan biri gelecek yıl başarabilirse yine Beshkızakhable’deki yuvasına dönecek. Benim, bir akşamüstü, baba evine dönmem gibi…
Uzunyayla’ya yaptığım tüm yolculuklarda olduğu gibi bu kez de baba evinin kapısını aralayıp ayaklarım doğduğum topraklara bastığı anda zamanın durduğu, evrende artık hiçbir şeyin hareket etmeyeceği, her şeyin kendi döngüsü etrafında ağır ağır salınacağı bir yere ulaştığım duygusuna kapıldım.
Çünkü, o topraklarda geçmiş ve gelecek, dün ve yarın koyun koyuna yatar. Orada tam onca zaman boyunca hiçbir şeyin değişmediğini, düşündüğünüz anda, bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını hissedersiniz. Sonra gün batımına doğru, kuzeyden sert bir rüzgâr esmeye başladığında, yıldızlar başınızın üstüne çökmeden hemen önce, her şeyi unutur, kendinizi gecenin karanlığına bırakırsınız. O andan itibaren artık, efsaneler, masallar ve söylencelerden daha gerçek yeryüzünde hiçbir şey kalmaz. Derin karanlık bir anda kendi varlığınızın sınırlarını bile yok edecek kadar üstünüze çöküverir. Belki tüm bunlardan dolayı Uzunyayla’da efsaneler, masallar, söylenceler bazen hayatın kendisidir.

Sayı: 2011 07