Umuda at sürmek (2. bölüm)

0
180

Alkas’ın yanına atlı olarak yeni yetme bir delikanlıyı ver diler ve köy çıkışına kadar uğurladılar iki atlıyı. Köylüler dağılmasına rağmen yaşlı Tuğ, atlılar gözden kaybolana kadar uzun uzun baktı arkalarından . “Böyle bir yiğidi doğurmak çok az anaya nasip olmuştur” diye mırıldandı, yüzünde yine endişe vardı. Gözünden iki damla yaş süzüldü


Her zaman olduğu gibi sabah yaşlı Tuğ, misafirinin durumu kontrol etmek için odaya girdi, Alkas’ın halini hatırını, bir ihtiyacı olup olmadığını sordu. Alkas ev sahibinin yüzünde ve ses tonunda bir gariplik olduğunu hissetti. Her zaman gözlerinin içi gülen ihtiyarın endişeli bir hali vardı. Alkas “Thamade senin bir sıkıntın var, ben de senin bir oğlun değil miyim, lütfen söyle” dedi. Yaşlı Tuğ ‘nasıl olsa duyulacak, saklamanın bir anlamı yok’ diye düşündü. “Dün bütün köy halkı ŞEN-ŞEN’i izlerken Baj’ların ahırından bir inek çalınmış. Kardeşimin torunundan şüpheleniyorlar. Bizim çocuk daha 13 yaşında, böyle şeylere aklı ermez. Bizim aileden de böyle birisi asla çıkmaz” dedi. Alkas yattığı yerden biraz doğrularak sırtını duvara dayadı. “Thamade niye suçluyorlar sizin çocuğu” dedi. İhtiyar “Dün köyde hiç gören olmamış bizimkini, hala da ortalıkta yok, üstelik ahırın önünde birkaç ayak izi var, biraz önce gittim baktım. İzler bizimkilerin evlerine doğru gidiyor” dedi. Delikanlı “Beni o ayak izlerinin olduğu yere götürür müsün?” diye sordu. İhtiyar “Oğlum hastasın sen” dediyse de yavaş yavaş giyindi, ihtiyarla birlikte Bajlar’ın ahırının önüne gittiler. Alkas izleri dikkatlice inceledi. “Thamade, bu iş sizin çocuğun işi değil, buna kesinlikle eminim. Ben burada bekleyeceğim, sen köy halkını topla buraya getir bunu onlara ispat edeceğim” dedi. İhtiyar ‘bir bildiği vardır’ diye düşündü ve köyden oldukça kalabalık bir gurubu getirdi ayak izlerinin bulunduğu yere. Alkas gelen köy halkına hitaben,

“Ey değerli ev sahiplerim, geldiğiniz için Allah hepinizden razı olsun. Bu ahırdan ineği kesinlikle Tuğlar’ın çocuğu çalmadı. Bunu neden söylediğimi ben size ispatlayacağım, ikna olmazsanız yine karar sizindir” dedi.

Kalabalığın içinden hırsızlıkla suçlanan 13 yaşındaki çocukla yaşıt bir çocuğu çağırıp yere bastırdı. Sonra 60 yaşlarında bir büyüğünden aynı şekilde yere basarak bir iz bırakmasını rica etti. Yerde bir çocuğa ve bir yaşlıya ait iki tane ayak izi vardı. Önce çocuğa ait izin parmak uçlarında doğru kamasını dik tutarak izin derinliğini kalemle kama üzerinde çizerek işaretledi. Sonra topuk tarafındaki derinlik ölçünü alıp yine kalemiyle kamayı çizerek işaretledi. Çocuğun ayak izinden aldığı ölçüde parmak ucuna doğru aldığı derinliğin daha fazla olduğunu herkese gösterdi. Bir kama daha istedi topluluktan. Bu kama ile de aynı çocuğun ayak izinden aldığı gibi 60 yaşlarındaki adamın ayak izinden aynı şekilde derinlik ölçülerini aldı. İhtiyarın ayak izinden aldığı ölçüde ise topuk kısmındaki derinliğin daha fazla olduğunu yine herkese gösterdi. En sonunda hırsızın yerde bıraktığı izde de derinlik ölçümü yaptı. Hırsızın izinde derinlik topuk kısmında idi, yani 60 yaşlarındaki ihtiyarın ayak izindeki derinlikle bire bir uyuşuyordu. Olay yerinde bulunanlara dönerek;

“Ey uğurlu topluluk görüyorsunuz ki insanın yere bastığında bıraktığı ayak iziyle yaşı orantılıdır. Bilirsiniz insan çocukken bir an önce büyümek, serpilmek ister, hedefi hep ilerisidir. İşte bu yüzen çocuklar vücut ağırlıklarının basıncını yürürken parmak uçlarına verir. Bir de yaşlı bir insanı düşünün, yaşlı insan hep geçmişine dönmek istemez mi? Hep gençliğinin hayali ile yaşamaz mı? Bir imkanı olsa zamanı durdurup geriye dönmez mi? İşte bu yüzden yaşlılar da yürürken vücut ağırlıklarının basıncını geriye doğru yani topuk kısmına verir. Bu yüzden vücut basıncı ayak tabanında hangi tarafa verilmiş ise doğal olarak o tarafta derinlik daha fazla olur. Ölçüleri hepiniz gördünüz, hırsızın ayak izinde derinlik topuk kısmında, bu yüzden hırsız kesinlikle suçladığınız çocuk olamaz” dedi.

Toplanan kalabalık hayretler içinde Alkas’ın doğru söylediğine ikna oldu. Çocuğu hırsızlıkla suçlayanlar çok mahcup oldular, utana sıkıla yaşlı Tuğ’dan özür dilediler. Alkas yaşlı Tuğ ile eve geri gelirlerken ihtiyarın yüzündeki endişe dağılmış, gözlerinin içi gülmeye başlamıştı. “Oğlum Allah senden razı olsun, bizi büyük bir utançtan kurtardın, Allah seni ondursun” dedi.

Genç adamın yola çıkma vakti gelmişti artık. Ev sahibinden müsaade istedi. Tuğlar onun hasta haliyle yola çıkmasına asla müsaade etmezlerdi ama bu yaralı kartalın durumunu bildikleri için istemeye istemeye razı oldular. Tuğlar’ın hanesinde hüzün zamanıydı, çok alışmışlardı bu yiğit delikanlıya. Taysure çeyizinden Adıge motifleriyle işlenmiş yeşil bir başörtüsü çıkardı ve karısına hatıra olarak vermek üzere Alkas’a uzattı. Alkas “Güzel kardeşim, hediyen için çok teşekkür ederim, ancak bunun beyazı varsa benim için değiştirirsen çok sevinirim” dedi. Taysure bu isteği memnuniyetle yerine getirdi ve Alkas’a kar gibi bembeyaz bir başörtüsünü verdi. Ertesi sabah bütün yol hazırlıkları tamamlandı. Alkas Batır’ın annesinin elini öptü, Taysure’yi kucaklayıp onlarla helalleşti. Ana kız gözyaşları içinde uğurladılar misafirlerini. Misafirlerinin o gün gideceğini öğrenen köylüler ŞE-ŞEN’in yapıldığı meydanda toplandı. Alkas yaşlı Tuğ ile köy meydanına gelip herkesle vedalaştı. ()

Alkas’ın yanına atlı olarak yeni yetme bir delikanlıyı verdiler ve köy çıkışına kadar uğurladılar iki atlıyı. Köylüler dağılmasına rağmen yaşlı Tuğ atlılar gözden kaybolana kadar uzun uzun baktı arkalarından. “Böyle bir yiğidi doğurmak çok az anaya nasip olmuştur” diye mırıldandı, yüzünde yine endişe vardı. Gözünden iki damla yaş süzüldü ve “İnşallah sağ salim yetişirsin evladım” dedi. Alkas yol arkadaşı ile ara sıra konuşmak istese de konuşmaya mecali yoktu. Yolculuk boyunca hep susuyordu. Yarasının sargısını da değiştirmiyordu artık. Çünkü çürümeye başlamış bedenini, o iğrenç kurtçukları görmek istemiyordu. Yarasına hiç aldırmadan dağları aşıyor, dereleri, tepeleri, ormanları geçiyor, durmadan dinlenmeden hep yol alıyordu. Geceleri atları dinlendirmek için verdiği molalarda büyük bir ateş yakıyor, gözlerini ateşe dikip saatlerce düşünüyordu. Geçmişini sorguluyordu hep. Adıgeler Anavatanlarından geldikleri günden beri ne sıkıntılar çekmişlerdi bu yaban ellerde, tam yaralarını sarıp yeni yeni ev barklar kurmaya başlamışlardı ki yine savaşların içinde buldular kendilerini, bu savaşlar ne kadar çok şey götürmüştü özlerinden, daha hayatının baharındaki kaç delikanlı dönebilmişti evine. Zavallı annesi, babası hiç gün görmemişlerdi. Şimdi aynı kaderi Zahret’le kendisi yaşıyordu. Ya daha yüzünü bile görmediği oğlu, o da mı bu kaderi yaşayacaktı. Kaç nesil telef olacaktı daha bu uğursuz savaşlar yüzünden. İnsanlar neyi paylaşamıyordu, bunca acının bedeli ne olacaktı. Zavallı Zahret nereden yakalanmıştı Azrail’in hizmetçisi bu illete. Kim bilir ne haldedir şimdi. Bir türlü bu uğursuz hastalıktan kurtuluş olmadığını kabul ettiremiyordu kendine. Ona “Ben sözümde durdum Zahret, ölmeden sana geldim” diyebilecek miydi? Onu bağrına basıp son kez öpüp koklayabilecek miydi?

Nihayet karanlık bir gece yarısı Alkas’ın köyüne yaklaşmıştı iki atlı. Geçtikleri her yerde sayısız hatırası vardı genç adamın. Köy ölüm uykusuna yatmış gibi sessiz, köpekler bile havlamıyordu. Sadece iki atın ayak sesleri bozuyordu gecenin sessizliğini. Evine yaklaştığı her adımda Alkas’ın kalbi daha fazla atıyordu. Tarifi imkansız bir heyecan içindeydi. Avluya girer girmez atından indi hemen kapıya yöneldi. Bir an kapıyı açmaya cesaret edemedi, elleri titriyor, yüzünden soğuk terler boşalıyordu. Korkunun ecele faydası yoktu, kapıyı açtı ve içeri girdi. İçerisi karanlıktı, ocakta sönmeye yüz tutmuş büyük közler hemen göze çarpıyordu. Ocağın yan duvarının dibinde bir karaltı vardı. Yaklaştı Alkas. Zahret yer yatağında, sırtını duvara yaslamış, çocuğunu emziriyor gibiydi. Göğsü açıktı, kucağındaki çocuk uyuyordu. Zahret hiç hareket etmediği için onun da uyukladığını düşündü. Elindeki mavzeri duvara yasladı sonra cebinden bir kibrit çıkartıp yaktı. Zahret’in ışığa hiçbir reaksiyonu olmadı. Kibrit ateşi sönmeden lambalıktaki idareyi (eski bir lamba) bulup yaktı. Oda loş bir aydınlığa büründü. Zahret’in yüzünü görünce ürperdi. Ne hale gelmişti sevdiği kadın, siyah başörtüsünün altından taşan saçları tel tel olmuş, gözlerinin altı morarmış, dudakları yara bere içinde, benzi kireç gibi solmuş, derisi kemiklerine yapışmıştı zavallının. Önce karısının açıkta duran göğsünü kapattı sonra kucağından oğlunu hiç sarsmadan aldı, makatın (sedir) üzerine yatırıp üstüne bir şeyler örttü. Zahret’te hala hiçbir bir hareket yoktu. Alkas nabzını kontrol etti Zahret’in. Nabız çok yavaş atıyordu. İki eliyle sevdiği kadının yüzünü avuçlarlını içine aldı.

“Zahret ben geldim” dedi.

Zahret Alkas’ın söylediği sözleri duymadı. Ama yüzünü saran iki elin sıcaklığını tanıdı ve göz kapaklarını son bir gayretle kaldırdı.

“Sen misin Alkas?” diyebildi.

“Benim Zahret benim, bak sana geldim” dedi.

Zahret’in başındaki siyah başörtüsünü çıkardı, Taysure’nin verdiği beyaz başörtüsünü örttü karsının başına. Kadıncağız bir şeyler söylemek istiyordu ama ne dediği hiç anlaşılmıyordu. Sözcükler diline dolanıyor, garip sesler çıkartıyordu. Alkas eliyle sus, konuşma işareti yaptı aşkına. İnsan bazen her şeyi anlatamaz, zaten kelimeler de her şeyi anlatmaya yetmez. İki çift mavi-yeşil göz konuşuyordu artık. O bakışlarda neler neler anlatıyorlardı bir birlerine kim bilir. Sadece bir mavzer şahitti bu konuşmalara. Zahret’in gözlerinden süzülen yaşlar sevdiği adamın yüreğine akıyordu. Alkas karısının başını kucağına aldı, ellerini tuttu. Aydınlığın karanlıktan kurtulmaya başladığı anda bir sabah ezanı sesi duyulmaya başladı minareden. Zahret’in yüzünde manasız bir tebessüm belirdi, gözleri aydınladı, sevdiği adamın ellerini sıkmaya başladı, ezan sesi hiç bu kadar güzel gelmemişti ona. Son bir şey söylemeye gayret etti ama sesi çıkmıyor sadece dudakları oynuyordu. Sevdiği kadının vedalaştığını anlamıştı genç adam. Ezan sesinin bitimiyle başının yan tarafa düşmesi bir oldu Zahret’in. Alkas’ın mahşeriydi o an. Ne yaptıysa da tutamadı kollarının arasından sessizce kayıp giden kadının ruhunu. Gözlerinden süzülen yaşlar günlerdir kesmediği kirli sakalından aşağı yuvarlanıyordu. Zahret’in göz kapaklarını kapattı, eğilip alnından öptü ve “Sana yine söz veriyorum, uzun sürmeyecek bu ayrılık” dedi.

Aniden odaya nefes nefese bir kadın girdi ve odaya girmesiyle acı bir çığlık atması bir oldu Camlet’in.

Zahret bir gece rüyasında evlerinin yanındaki caminin minaresine çok güzel bir ardıç kuşunun konduğunu, kuşun minareye konmasıyla birlikte nurani büyük bir ışık huzmesinin her tarafı aydınlattığını görmüştü. O gece sevdiği adamın yola çıktığını anlamış ve o gelmeden ruhunu teslim etmemişti Azrail’e. Alkas, Zahret’in ölümünden sonra sadece iki ay yaşayabildi. O yine sevdiği kadına verdiği sözü tuttu. Geriye aşk yürüyüşünü tamamlayamamış talihsiz iki sevdalı yüreğin hayat hikayesi, bir yetim çocuk ve bütün bu acılara şahitlik etmiş Alman yapımı bir mavzer kaldı. Gerçi o mavzere de yıllar sonra bir 12 Eylül sonrası el koydu birileri. (31.03.2011) (Bitti)

(Bu hikayeyi 1990 yılında Tsey sülalesinin göç serüvenini araştırmak için Kozlu Köyüne gittiğimde, o zaman 91 yaşında olan rahmetli Haimiz’lerin gelini, kendisi de Tsey sülalesine mensup Bikan nine anlatmıştır.)

[email protected]

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz