Ayşe Hür ile Röportaj

0
26

“Türk milliyetçiliği de bütün milliyetçilikler gibi ötekinin reddi üzerine inşa edilmişti”
Röportaj: Elif Ergün

Kimlik meselesini konuşmaya bu sayıda da devam ediyoruz, bu kez tarih bilimi kimliği anlamada bize kılavuzluk ediyor. Türk siyasal tarihini anlamada – kabaca bir tarih belirtirsek Osmanlının son dönemleri ve Cumhuriyet’in ilk yılları- gerek siyasal alanda gerekse gündelik yaşamda Çerkesler hep var oldular, yahut var kılındılar. Bu döneme bakış, otomatik olarak iki figürü Ethem ve Anzavur’u öne çıkarıyor, ama bu aynı zamanda bugün gelinen noktada nasıl bir Türklük inşası kurgulandığını da anlamamızı sağlıyor. Düzce taraflarında olanlar bilirler, Ethem bey adı geçtiğinde bir başka üçüncü figür de tabiri caizse sarmala eklemlenir: Sefer Berzeg. Şimdilik bu üçüncü sarmal, sözlü tarih çalışanların insafına kalmış durumda. Tüm bu anlatıları yukarıda bahsi geçen dönem üzerine çalışmalar yürüten Ayşe Hür ile konuştuk.

-Çerkeslerin Kafkasya’dan sürgünle gelişleri “1864 Büyük Sürgün”le oldu, ancak elbette daha öncesinde de özellikle saray çevresiyle ilişkileri olduğunu biliyoruz. Çarlık Rusya ile yüzyıllar süren savaşların ardından, İngilizler ve Osmanlı’nın da uzlaşımıyla, o günkü Osmanlı topraklarına geldiler. Yerleştirilmeleri ise bilinçli bir “iskân politikası” ile gerçekleşti. O yıllarda nasıl bir hava vardı? Ve bu “iskân politikası”nın amacı neydi?

-1853-1856 Kırım Savaşı sırasında Tatarların, Osmanlı Devleti ile işbirliği yapması üzerine Tatarlar; 1859’da Şeyh Şamil’in yenilmesi üzerine Çerkeslerin göçü kaçınılmaz hale gelmişti. Bunlara Çeçenler, Kabardinler, Dağıstanlılar gibi gruplar da eklendi. Rus tarihçiler bu göçlerin Türk ve İngiliz ajanların kışkırtmalarıyla olduğunu ileri sürüyorlar. İşin bu yanı da var elbette ama esas olarak Rus Çarlığının Karadeniz kıyılarını Slavlaştırma politikasının sorumlu olduğunu düşünüyorum. Çünkü Çar’ın naibi Prens Baryatinski “Karadenizin kıyılarını bir Rus denizi ve toprağı haline getirmek için dağlıları kıyıdan temizlemek zorundaydık”
demişti. Dolayısıyla Osmanlı Devleti sorunu bir anlamda kucağında bulmuştu. Politik ve askeri nedenlerle mülteci akınından memnun görünse de devletin en azından mali olanakları bu göçü kaldıracak durumda değildi. Kaç kişinin göç ettiği bilinmiyor, çünkü göçler acele ile ve formal kurallara uyulmadan yapılmıştı. Osmanlı Devleti de gelenlerin kaydını tutmadı. Ama modern Batılı araştırmacılar, 1855 ile 1866 arasında Osmanlı Devleti’ne en az 700 bin en fazla 900 bin Müslüman’ın göçtüğünü hesaplıyorlar. Kemal Karpat’a göre bu sayı 1.200 ila 2 milyon arasındaydı. Bunların üçte biri Kırım Hanlığı’ndan, üçte ikisi Kafkasya’dandı.

Tatarcanın Türkçeye benzemesi ve toplumsal açıdan daha gelişkin olmaları onların yerleştirilme ve yerli toplumlarca kabul edilme sorunlarını azaltmıştı ama Çerkeslerin ne dili, ne gelenekleri Türklere benzemediği için entegrasyon zor oldu. Çerkesler, ağırlıklı olarak mevcut sosyal tabakalaşmanın ortasına (eşrafla köylüler arasındaki yere) konumlandılar. Osmanlı hükümetleri Çerkeslere insani açıdan yardımcı olmaya çalıştılar ama esas kaygıları politikti. Çerkeslerin (Adigelerin) çoğu Bulgaristan, Sırbistan, Makedonya ve Kuzey Yunanistan’a yerleştirildiler. Amaç hem Rusya’ya karşı tampon olmaları hem de yerel liberal hareketlere karşı silahlı güç olarak kullanılmalarıydı. Nitekim Çerkes çeteleri 1867 ve 1868’de Bulgar çetelerine karşı savaştı. Bu göçmenler açısından da uygun bir amaçtı çünkü onlar da Rusya tarafından desteklenen bu ayrılıkçı hareketlere karşı savaşarak adeta Rusya’ya karşı savaşlarını devam ettirmiş oluyorlardı.

Ancak yerli nüfusların çok oluşları ve bu halkların Rusya ve büyük Avrupa devletleri tarafından desteklenmeleri, Çerkeslerin işini zorlaştırdı. Özellikle 93 Harbi sırasında Çerkesler çok ezildi. Merkez, Çerkesleri Balkanlardan çekmek zorunda kaldı. 1877’de Kars’ın Rusların eline geçmesi üzerine buradaki Çerkesler de şehri terketmek zorunda kaldı. 1878’de Çukurova bölgesinde 48 köy, Kafkasya ve Bulgaristan’dan getirilen Çerkeslerce iskan edilmişti. Daha sonra Çerkeslerin bir bölümü (Şapsığlar, Kabardeyler, Abhazlar, Bjeduğlar) Suriye, Filistin ve Ürdün’e kaydırıldı. Bu yeni göçler, genel olarak Çerkeslerin ekonomik, sosyal durumunu kötüleştirdi.

Çerkesler, görece homojen gruplar olarak yerleştirildikleri Batı Anadolu ve Orta Anadolu’da fazla sorun yaşamadılar ama Sivas’ta ve Adana’da Avşarlar gibi Türkmen aşiretlerinin yaz-kış göçleri sırasında maddi zararlara uğradılar. Batı Karadeniz bölgesinde Gürcülerle, Çerkesler ve Abazalar arasında çatışmalar yaşandı. Karadeniz bölgesinde Gürcü ve Çerkes kılığına giren Müslümanların eşkiyalık faaliyetleri ile Ermenilerin siyasi amaçlı çetecilik faaliyetlerinin faturası da ağırdı.

Ancak Çerkeslerin bölge halklarının başına bela olması da söz konusuydu. Çerkesler, egemen etnik grup olan Türklerle iyi geçiniyordu ama diğer gruplarla ilişkileri ya Türklerin çizdiği şekilde ilerliyordu ya da güçler dengesine göre şekilleniyordu. Örneğin 1880’lerde, Rumların yoğun bulunduğu Ordu-Samsun hattında Gürcülerle birlikte Rumlara karşı konuşlandırıldılar. Buralarda hatta Erzurum, Sivas gibi bölgelerde Gürcü kıyafetiyle eylem yapan Abazalar vardı. Maraş bölgesindeki kadîm Ermeni yerleşimi Zeytun, merkezi devletin yönlendirdiği Çerkes gruplarca sarmalanmaya çalışıldı. Yine önemli bir Ermeni nüfusu barındıran Doğu Anadolu’da, Kürtlerle birlikte Ermenileri taciz ettiler. Ürdün ve Lübnan’da, merkeze boyun eğmeyen Dürzîler ve Bedeviler gibi grupları ezmek için Çerkesler kullanıldı. Bu görevleri öyle iyi yerine getirdiler ki, ileriki yıllarda Ürdün’de yönetici sınıflara dahil olmayı başardılar.

Bunlar olurken, bir yandan Çerkesler yerli halk tarafından asimile edilmeye karşı koymaya çalışıyordu, hem de kendi alt gruplarını (örneğin Adigeler Ubıhları) asimile ediyordu. Çerkeslerin izole yaşantıları sosyal ve kültürel açıdan muhafazakar olmalarına neden oldu. Aslında pek çok Çerkes, sivil ve askeri bürokraside önemli görevler aldı ama entelektüel gelişim bununla uyumlu olmadı. Çünkü içinde hareket ettikleri siyasal ortam II. Abdülhamit’in baskıcı yönetimi idi. Çerkes elitlerinin alfabe geliştirme, edebiyat eserleri veya gazete yayımlama girişimleri Abdülhamit’in sansür yönetimine takılıyordu.

Durum Meşrutiyet’in ikinci kez ilan edildiği1908’den itibaren değişmeye başladı. Çünkü İttihatçıların Balkanlardan Altaylara uzanan Turan ülküsü, Rusya’ya karşı Kafkas halklarına, bu bağlamda Çerkes mültecilere önemli roller yüklemeye müsaitti.

Böylece, 1908’de İstanbul’da Çerkes Teavün Cemiyeti kuruldu. Cemiyetin kurucuları arasında Merted Abdullah Paşa, Berzeg Zeki Paşa, Gazi Muhammed Fazıl Paşa, Pooh Nazmi Paşa, Şhaplı Osman Paşa, Loh Ahmet Hamdi Paşa gibi önemli komutanlar, Ahmet Cavit Therkhet Paşa, Met Çunatuko Ahmet İzzet Paşa, İsmail Berkok, Ahmet Mithat Efendi gibi kalem erbapları vardı. Cemiyetin amacı, anavatana dönünceye kadar Çerkeslerin kültürel kimliğini korumak ve Kafkasya’nın bağımsızlığını sağlamaktı. Amaçlardan da anlaşılıyor, bu yıllarda anavatana dönmek hala Çerkesler için çok güçlü bir hedefti.

Buna rağmen Çerkesler, Osmanlı Devleti’nin pis işlerinde görev almaya da devam ettiler. İTC’nin (İttihad ve Terakki Cemiyeti) yeraltı örgütü Teşkilat-ı Mahsusa’nın ünlü tetikçisi Yakup Cemil Çerkesti. 1915’te Çerkes çeteleri ve Çerkes askeri elitleri önemli görevler üstlendiler. Kuşçubaşı Eşref, Teşkilat-ı Mahsusa’nın liderlerindendi. Ermeni Milletvekili Avukat Krikor Zohrap’ın başını taşla ezerek öldüren Binbaşı Çerkes Ahmet’ti. Milli Mücadele yıllarının ünlü ‘Çerkes’ Ethem Bey’i, ağabeyi Reşit Bey, Ömer Naci Bey, Ermeni Kırımı’da görev almışlardı. Doğu Anadolu’da Çerkes çetelerinin çok kötü işler yaptığı biliniyor.

İsmet İnönü’nün 28 Nisan-6 Mayıs 1968 tarihleri arasında Ulus gazetesinde yayımlanan “Hatıralar”ında bir anekdot vardır. İsmet Bey, bir gün Ethem Bey’in ağabeyi Reşit Bey’e şöyle der: “Siz gittiğiniz yerde vuruyorsunuz, kırıyorsunuz, yağma ediyorsunuz, sonra da bu halkın içinden bu halkın çocuklarını alıyorsunuz ve bunlar sizin sadık adamlarınız oluyor. Nasıl yapabiliyorsunuz bunu?” Reşit Bey gülerek şu cevabı verir: “Usulü vardır onun. Gidersin, işin gereğini yaparsın, düşmanı olanlara düşmanlarını vurdurtursun. Suça bulaşmış olurlar. Artık bunlar köylerine gidip de vatandaşları ile doğal ilişkiye giremez duruma gelirler. Bütün yaşamları boyunca kurtuluşları, size bağlılıktadır.” Reşit Bey ardından İsmet Bey’e “Bunları yapabilir misiniz?” diyecek, İsmet Bey de “Sizin yaptıklarınızın hiçbirini yapamayız,” cevabını verecektir. Bu anekdot, Türk milliyetçileri ile Çerkes elitleri arasındaki ilişkinin niteliğine dair önemli ipuçları veriyor.

Eski rejimin de aynı gerekçelerle Çerkesleri istihdam ettiğinin kanıtı, Anzavur Ahmed’in hayat hikayesinde saklı. 4-11 Eylül 1919 tarihli Sivas Kongresi’nden sonra, İstanbul Hükümeti, Kuva-yı Milliye hareketini bastırmak için 7 bin kişilik bir Hilafet Ordusu (resmî adıyla Kuva-yı İnzibatiye) kurmuştu. Ordunun başına getirilen Bigalı Ahmed Anzavur, bir Adige ailesindendi. Kız kardeşinin II. Abdülhamid’in sarayında cariye olmasından dolayı Jandarma zabitliğine getirilmişti. Bu dönemde bazı yolsuzluk olaylarına karıştığı için gözden düşerek görevinden ayrılmak zorunda kalan Anzavur, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Biga’da at yetiştirmiş ve at yarışlarına katılarak geçimini sağlamıştı. Savaş sonunda İzmit ve Karesi Mutasarrıflığı görevlerinde bulunan Anzavur, 1919 başlarında İstanbul Hükümeti tarafından affedilerek Bursa, Çanakkale ve Balıkesir Umum Jandarma Mıntıka Kumandanı Hamdi Bey’in yardımcılığına getirildi. 18 Nisan 1919’da da Halife Ordusu’nun başına getirildi.

Bu durum, bir çeşit rehine psikolojisinin ürünü mü yoksa, Çerkeslerin İttihatçıların Türkçülük fikriyatına duydukları sempatinin bir ürünü mü diye sorarsanız her ikisi de olabilir derim. Bunlara Harem’deki Çerkes kızlarının bir çeşit akrabalık hissi uyandırmış olmasını, merkezin ‘hamiyetperverlik’ söylemi ile Çerkesleri manevi kıskaca almış olmasını da eklersek, tabloyu tamamlamış oluruz sanıyorum.

Ama asıl neden galiba 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren bölgeye hakim olan milliyetçi gerilim, çatışma, savaş atmosferi. Böylesi bir ortamda, merkezin, etnik gruplar arasındaki gerilimleri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmesi kolay olmuştur. Hele de bu gruplar otokton halklardan değilse yani kendi siyasi projelerini gerçekleştirecekleri bir coğrafyadan yoksunlarsa.

-Çerkesler iskân edildikten sonra, bir şekilde gerek siyasal gerekse askeri alanda sürekli bir kamplaşma içinde kaldılar dersek sanırım yanlış olmaz. Gerçi dönemin genel havası da biraz bunu bize hissettiriyor. En genel kamplaşma ise Anzavur Ahmed ile Çerkes Ethem arasındaki olsa gerek. Bu bir yandan da Anadolu’daki saflaşmanın göstergesi gibi. Bu saflaşmayı nasıl okumalı?

-Anzavur Ahmed’in, Kuva-yı Milliyecilerin dine ve Halife’ye karşı olduğu propagandası ile Marmara ve Kuzey Ege bölgesinden (ağırlıklı olarak Çerkeslerden) topladığı birlikler ile Ankara’ya korkulu anlar yaşattığını biliyoruz. Ethem Bey’in ise adının başına ‘Çerkes’ eklenmesini, kendisine yapılmış en büyük haksızlıklardan biri olarak gördüğünü de biliyoruz. Hakikaten de, Ethem Bey’in Çerkeslerin etnik duyarlılıklarından yararlandığını, birliklerini oluştururken Çerkesliğini öne çıkardığını, Çerkeslere yönelik siyasi bir projesinin olduğuna dair bir bilgi yok. Dahası Ethem Bey’in Anzavur güçlerine karşı aşırı şiddet uyguladığı da biliniyor. Ama çatışma, Çerkesler arasında değildi. Çatışma, eski düzende kendini daha güvenli hissedenlerle, değişimin kaçınılmazlığını görenler arasında geçmişti. Japon tarihçi Yamauchi Masayuki’nin ve Emrah Cilasun’un kullandığı bir kavram çiftiyle konuşursak, konformistler (asker-sivil yüksek bürokrasi, eşraf, burjuvazi vs) ile non-konformistler (küçük rütbeli görevliler, köylüler, eşkiya takımı, sosyalistler vs) arasındaki çatışma olarak niteleyebiliriz. Ancak sonuçta her iki şahsiyet de kaybederek çıktılar süreçten.

Ethem Bey ve benzeri ‘astığı astık, kestiği kestik’ türden çetecilerin, Millî Mücadele’nin mali gücünü sağlayan servet sahibi yerel eşraf ve tüccarlardan zorla haraç alması gibi eylemleri, henüz yeni palazlanan ‘millî burjuvazi’yi korkutmuş olmalı. Ayrıca tam o dönemde, Fransız ve İtalyanların ısrarı ile 21 Şubat 1921 tarihinde Londra’da toplanması planlanan konferansta, Sevr Barış Anlaşması’nın Türkiye lehine değiştirilmesini uman Ankara’nın, Batılı güçlerin güvenini sağlamak için, Yeşil Ordu başta olmak üzere tüm komünist hareketlerle arasına mesafe koymak istemesi de Ethem Bey’in sonunu getirmişe benziyor. Ethem Bey, düşmana teslim olmasaydı bile muhtemelen tasfiye edilecekti. Ethem Bey’in, Mustafa Kemal’le karşılaştırıldığında, askerî anlamda ‘başarılı’ sayılsa bile, siyasi anlamda gayet ‘başarısız’ bir figür olduğunu kabul etmek gerekir.

Milli Mücadele sonrasında Çerkeslerin tasfiyesi sürdü. Lozan Barış Görüşmeleri’ne kimin gideceği tartışmalarında bilindiği gibi Çerkes Rauf Orbay kaybetti. 1923’te Lozan Barış Konferansı’nda gelecekleri tartışılan azınlıklar arasında Çerkesler de vardı. İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Çerkeslere de azınlık statüsünün tanınmasını istiyor, İsmet Paşa aynen Kürtler için söylediği gibi “Çerkesler bizim öz kardeşimiz” diyordu ama 150’likler Listesi ve Gönen-Manyas sürgünleriyle Çerkes kökenlilerin tasfiyesi devam etti.

Ama söylemeye çalıştığım gibi, bu kişilerin yönetici kadrolara dahil edilişleri zaten “kimliklerin kabulü” faslından değildi. Tamamen konjonktürel ve araçsaldı. Başından beri İttihatçı-Kemalist çizgi Türk milliyetçiliğinin ajandasını takip ediyordu. Hedefe ulaştıktan sonra pragmatik ittifaklara son verdiler.

-Geçmişe dair okumalarımızı, çeşitli tarih okumalarını dikkate alarak yeniden gözden geçirdiğimizde, aynı tarihsel olayı çok daha farklı şekilde değerlendirebiliyoruz. Sosyalbilimlerin geneli için bu söylenebilir kanımca, sorum şu: Yakın tarihte yaşanılan savaşları Balkan Savaşları’ndan başlatarak, Kurtuluş Savaşı’na kadar geldiğimizde nüfus ya da etnisite mühendisliğinden söz edebilir miyiz? Aslında bu soruyu Ermeni tehciri, Çerkeslerin iskân edilmesi ve de Rumların Anadolu’dan çıkartılmasını-elbette bu örnekler çoğaltılabilir- düşünerek soruyorum.

-İttihatçıların, 1912-1913 Balkan hezimetinden sonra, hem devletin gayri Türk tebaasına karşı güvensizliğinin zirveye çıktığını, hem de savaş sonrası Anadolu’ya akan Müslüman göçmenlere yurt sağlama telaşı içine girdiklerini biliyoruz. Bu yıllar İTC’nin Türkçülük ideolojisine kesin olarak yöneldiği yıllardır aynı zamanda. Bu hissiyatın ve yönelimin ilk meyvesi 1913’ten itibaren Trakya ve Ege bölgesindeki Rumların kaçırtılmasıydı. İTC’den Galip Hoca lakaplı Celal Bayar’ın, Teşkilat-ı Mahsusa’nın liderlerinden Kuşçubaşı Eşref, ordudan Pertev Demirhan Paşa, Cafer Tayyar Eğilmez paşaların yönetimindeki çeteler Rum köylerine baskınlar yapıyorlar, eli silah tutan Rum gençleri, Amele Taburları’na sevk ediliyor, bunlar yol, orman ve yapı işlerinde çalıştırılıyorlardı. Kaçışı hızlandırmak için, ‘Gavur’ İzmir’in camilerinde hocalar gayrimüslimlerden mal alınmasını boykot için vaaz vermeye başlamışlardı. Geceleri Rum dükkânları renkli boyalarla işaretleniyor, yerli-yabancı tüm kurumlara Rum çalışanları işten çıkarma emri veriliyordu. Boykot bir koldan Manisa, Balıkesir’e, bir koldan Konya, Burdur, hatta Antalya’ya kadar yayılmıştı. Bu operasyon sırasında 100 ila 200 bin arası Rum’un Yunanistan’a, Adalar’a, İç Anadolu’ya kaçırtıldığı sanılıyor.

İstanbul’daki ABD Büyükelçisi Morgenthau’nun gayet isabetli şekilde belirttiği gibi “1914 Mayıs-Haziran aylarında, büyük devletlerin gözü önünde 100–150 bin kişinin, herhangi bir zorlukla karşılaşmadan sürgün edilmiş olması, 1915’te Ermenilerin tehcir edilmesinde ciddi bir cesaretlendirici faktör olmuştu. 1915’te Ermenilerin tehciri, 1916’dan itibaren Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin ufak çaplı tehcirlerini bir arada düşününce bir nüfus mühendisliği ile karşı karşıya olduğumuz açık. Ancak bu nüfus mühendisliğinin Çerkeslere olumlu ya da olumsuz etkisinin olduğunu sanmıyorum. Çünkü Çerkeslerin iskan işleri 1880’lerin sonlarında neredeyse tamamlanmıştı, dolayısıyla Ermenilerden veya Rumlardan boşalan yerlere yerleştirilmeleri söz konusu değildi. Elbette geride kalan malların, değerli eşyaların talanında Çerkes çeteciler, kumandanlar yer almıştı. Ama bu nüfus mühendisliği, esas olarak ülkeyi sadakatlerinden şüphelenilen, zenginlikleri kıskançlık yaratan gayri-Türk, gayri-müslim unsurlardan temizlemek ve yerlerine Balkanlardan gelen Türk ve Müslüman nüfusu yerleştirmekti.

-Aslında ilk soru ile bağlantılı daha genel bir soru sormak isterim, geç ulus-devletleşme sürecini yaşayan toplumlarda üniter yapının korunmasına dair yapılan müdahaleler çok daha sert oluyor. İktidar, kendini korumak adına muhalif olabilcek her türlü gücü ya eviriyor, eviremezse de üstünden geçiyor. Yakın tarihten bir kaç örnek üzerinde konuşsak neler söylersiniz?

-Sizin de dediğiniz gibi uluslaşma sürecine geç girmiş, ulusal devlet kurma tarihlerini bir süreklilik olarak değil önemli kırılmalar biçiminde yaşamış, uzun süren yenilgilerle eski güçlü konumlarını kaybetmiş tüm uluslarda görülen bazı ortak özellikler var. Bunlar, kendi geçmiş büyüklüğünün altında ezilme ve şu andaki durumunu aslında hiç de hak etmediği ve daha ‘yüksek’ yerlerde olması gerektiğine dair derin bir inanç ve bunun getirdiği aşağılık kompleksi ve bunun ürünü aşırı alınganlıklar; şu anda devletler arası ilişkilerde geçmişteki önemi ve ağırlığının kalmadığını bir türlü kabul edememe ve hala herkesin esas olarak kendisi ile uğraştığı yolunda paranoyaya varan saplantılar; bu nedenle de çevresinin ve kendisinin yok olmasını ve parçalanmasını istemekten başka plan ve hedefleri olmayan güçlerce çevrilmiş olduğuna, hatta evinin içindeki bazı unsurların da dış düşmanlarla işbirliğine hazır olduğuna dair derin bir inanç ve bütün bunları geçmiş gücünün yokluğunun bilinciyle ‘sineye çekme’ zorunda olduğunu düşünmenin yarattığı rahatsızlık duygusu olarak özetlenebilir.

Türk milliyetçiliği de bütün milliyetçilikler gibi ötekinin reddi üzerine inşa edilmişti. Ama bu ‘öteki’, bazı durumlarda Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına neden olan ‘dış düşmanlar’, İmparatorluğun başına bela eden ‘iç düşmanlar’, yani azınlıklardı. İç düşmanlar için kullanılan terminoloji ‘dahili tümörler’, ‘habis ur’ gibi tıbbi terminoloji olunca, tedavi yöntemi de ‘kesmek’, ‘sökmek’, ‘ameliye yapmak’ oldu.

Ama ilk tasfiye, bu gruplardan hiçbirine girmeyen, hatta Milli Mücadele yıllarında Sovyet Rusya’nın katkısı düşünülünce, aslında dostça bir işlev gören solculara yönelik oldu. 1921’de TKPli Mustafa Suphi ve arkadaşları, arkasından Yeşil Orducular, arkasından Arif Oruç, Zekeriya-Sabiha Sertel, Nazım Hikmet gibi sol eğilimli entelektüeller tasfiye edildiler. Cumhuriyet tarihi boyunca da sol hareketlere karşı baskı, takip, cezalandırma işlemi sürdü.

Ardından dindar kesimler susturuldu. Milli Mücadele yıllarında halkı dini söylemlerle, din adamlarının vaazlarıyla mobilize eden, ilk Meclis’e 80 kadar ‘sarıklı’ mebusu davet eden Kemalistler, 1923 sonrasında tekke ve zaviyeleri, medreseleri kapatarak dindar kesimlerin kan damarlarını kestiler, meclisten dindar mebusları tasfiye ettiler. Diyanet, İşleri Başkanlığı ile, Sünniliğin devletçe onaylanmış bir versiyonunu dindarlara empoze ettiler. Aleviler ise adeta yok sayıldılar.

Cumhuriyetin başından itibaren, tehcirlerden, katliamlardan geriye kalan küçücük gayrimüslim cemaatini nasıl ülkeden kaçırırız hesabı yapıldı. Mal edinmeleri, şehirden şehire hareketleri kısıtlandı. Basın sürekli ötekileştirici yayınlar yaptı. Din devleti olduğu iddia edilen Osmanlı Devleti’nin meclislerinde gayrimüslim mebuslar varken, laik olduğunu ileri süren Cumhuriyet meclislerinde süs kabilinden gayrimüslimlere yer verildi ancak bu kişilerin biyografilerine bakıldığında, etnik ve kültürel kimliklerinden tamamen sıyrılarak egemen ideolojiye tabi olmaya hazır olan kişiler olduklarını görüyoruz. 1934’de Trakya Yahudileri’ne yönelik saldırılar, 1942 Varlık Vergisi trajedisi, 1955’te 6-7 Eylül yağması, 1964’te Yunan uyruklarının ülkeden çıkartılması ise, bu düşmanlığın zirveye çıktığı anlardı.

Cumhuriyet’in tasfiyede en zorlandığı hatta bugünden bakınca başarısız olduğu kesim ise Kürtler. 1923-1938 yılları arasında patlak veren 18 iç isyanın 17’si Doğu Anadolu’daydı ve bunun l6’sına Kürtler katılmışlardı. Gerçi bu isyanların dinsel mi, etnik mi temellere dayandığı, yoksa merkezileşmeye karşı tepki niteliğinde mi olduğu meselesi hala tartışılıyor, fakat sonuç Türklük bilincinin daha çok vurgulanması oldu. Ancak burada daha önemli olan nokta, Arap dünyasının Türk tahayyül dünyasından çıkarılmasıyla oluşan ‘Doğu’ imgesini Kürt coğrafyasının doldurması idi. Nitekim, dönemin tüm milliyetçi metinlerinde Kürtler, hep “medenileştirilmesi gereken” unsurlar olarak ele alındı. Ancak Cumhuriyet elitlerinin lügatında medenileştirmek demek, tabi kılmaktı. Tabi olmayı reddedenlere karşı en sert tedbirleri uygulamaktan çekinmediler.

1925’te Şeyh Said İsyanı bastırılırken 200’ü aşkın köy imha edilmiş, 20 binden fazla köylü öldürülmüş, 5 binden fazla kişi yargılanmış, 420 idam, 1900 çeşitli hapis cezaları verilmiş, 1.500 kadar Kürt ailesi Batı’ya sürülmüştü. 1930 Ağrı İsyanı sırasında 15 binden fazla kişi uçaklardan atılan bombalarla öldürülmüştü. Keza 1937-1938’de Dersim’de resmi rakamlara göre 11 binden fazla ölüm, onbinlerce sürgün vardı. Arada irili ufaklı bir çok ‘tedip’, ‘tenkil’ harekatı var. Bunlarda da binlerce köy imhası, ölüm, idam, sürgün var. Kısacası, devletin tabi kılma politikası son derece kanlıydı.

"" ""

-Cumhuriyet döneminde tartışılan önemli konulardan biri de “150 likler” meselesi. Listeye baktığımızda isimlerin çoğunun Çerkes olduğunu görüyoruz. Bu listenin hazılanmasında ne etkili oldu? Kimlik tasfiyesinden de söz edilebilir mi?

24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması, birçok alt anlaşma ve sözleşmenin yanısıra, 1 Ağustos 1914 ile 20 Kasım 1922 arasında işlenen savaş ve ‘Ermeni Tehciri’ suçlarına karışanlara genel af, yasa ve protokoller de içeriyordu. Bu maddeleri, İttihatçı gelenekten gelen mesai arkadaşlarını cezadan korumak isteyen Mustafa Kemal eklettirmişti, ancak dava arkadaşlarını koruyayım derken, ‘davaya katılmamış/ karşı çıkmış/ ihanet etmiş’ kişilerin cezalandırılması konusunda rejimin elini de bağlamıştı. Bu paradoksu çözmek, Lozan Delegasyonu üyesi Dr. Rıza Nur’a nasip oldu.

Büyük tartışmalardan sonra, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne, Milli Mücadele sırasında İtilaf Devletleri’yle ya da İstanbul hükümetleriyle işbirliği yapmış 150 kişiyi af kapsamı dışında tutma hakkı tanındı. Ancak Türkiye bu kişileri herhangi bir şekilde cezalandıramayacak, sadece eğer halen yurtdışındaysalar bunların Türkiye’ye girmesini ya da halen Türkiye’de oturuyorlarsa, bunların Türkiye’de yaşamasını yasaklayabilecekti. Kimin ‘hain’, kimin ‘milli mücadeleye karşı’, kimin ‘suçlu’ olduğu kapalı kapılar ardında, kişisel kanaatlerle, şüphelerle ‘tespit edildi’. Öncelikle Mustafa Kemal ve ekibinin iktidar mücadelesinde saf dışı bırakmak istediği çok kişi tesbit edildi. Sonra, iktidara yakın milletvekillerinin, yöneticilerin veya önemli şahısların şu veya bu nedenle karşı oldukları, istemedikleri adamlar listeye eklendi. Liste şiştikçe şişti, sayı binlere vardı. Ardından 600’e indirildi, nihayet Lozan’da anlaşılan 150 sayısına çekildi.

Bu listeye girenler on grupta toplandı. Altıncı grupta, ‘Çerkes’ Ethem Bey ve iki kardeşi (Reşit ve Tevfik Beyler) ile Ethem Bey’le hareket etmiş olan Teşkilat-ı Mahsusa’nın başkanlarından Kuşçubaşı Eşref ve kardeşi Hacı Sami ile Ethem Bey’in dört adamı bulunuyordu. Yedinci grubu, 24 Ekim 1921’de, İngilizlerin ve Yunan işgal kuvvetlerinin himayesinde, Şark-ı Karib Çerkesleri Temin-i Hukuk Cemiyeti’nin (Yakın Doğu Çerkeslerinin Haklarını Sağlama Derneği) kongresine katılan 18 kişi oluşturuyordu. 41 kişilik son grubu ise çoğunluğu Ege Bölgesi’ndeki çeşitli isyanlara katılmakla, eşkıyalık yapmakla veya ‘Türklere mezalim yapmakla’ suçlanan Çerkes köylüler ile düşmanla işbirliği yaptığı ileri sürülen şahıslar meydana getiriyordu.

Devlet listeye koyamadığı Çerkes köylülerini sürgün etme kararı aldı. Mayıs 1923’ten itibaren Gönen ve Manyas’a bağlı bazı köylerde yaşayan Çerkesler köylerinden çıkarıldı, mallarına el kondu. Kimi Afyon’a, kimi Konya’ya Niğde’ye, kimi Malatya’ya gönderildi. Sürgün edilenler bir yıl sonra evlerine dönmüşlerdi ama evlerinde Bulgar göçmenleri oturuyordu.

Milli Mücadele yıllarında Ankara güçlerine karşı isyan eden başka gruplar da olduğu halde, sadece Çerkeslere bu kadar sert davranılmasının ardında muhtemelen savaşçı nitelikleri malum olan Çerkeslerden gerçekten ürkülmesi vardı. Kürtlere nazaran küçük bir grup oluşturdukları için de tasfiye edilmeleri nispeten kolaydı. Dolayısıyla işe önce onlardan başlanmıştı.
***
Ayşe Hür

1956 doğumlu Ayşe Hür, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü ile Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bölümü’nde çift anadal eğitimini 1992’de tamamladı. Aynı üniversitenin Atatürk Enstitüsü’nde “Avrupa Birliği’nin Tarihle Barışma Politikaları ve Ermeni Meselesi” üzerine yüksek lisans tezini 2005’te verdi. Halen aynı enstitüde doktora çalışmasına devam ediyor.

Radikal ve Agos gazetelerinde siyaset ve tarih ile ilgili köşe yazıları yazdı. Kasım 2007-Mayıs 2012 tarihleri arası Taraf gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. 26 Ağustos 2012’de Radikal gazetesine geri döndü ve halen Radikal’de yazarlık yapmaktadır. Öteki Tarih 1: Abdülmecid’den İttihat Terakki’ye ve (Öteki Tarih 2: Mondros’tan İzmir Suikastı Davası’na adında iki kitabı vardır.

 

Sayı : 2013 04

Yayınlanma Tarihi: 2013-04-01 00:00:00