Düşler-Gerçekler (2)

0
7

Bir önceki yazımda alıntılar yaptığım Nihat Berzeg’in “Çerkesler-Kafkas Sürgünü: Vatansız Bırakılan Bir Halk” kitabından alıntıları yorumlamaya devam edelim.
Çok yönlü ve ikiyüzlü politikalarını uzun zaman sürdüren İngiltere yönetiminin 25 Şubat 1856’da Rusya ve müttefik kuvvetler arasında imzalanan Paris Barış Antlaşmasındaki tutumunun ne olduğunu anlamak için okumaya devam edelim.
“İngiliz Delegesi Malmesbory Londra’ya döndüğünde, Kafkasya Rusya’nın işgaline terk edildiği için eleştirildi. Malmesbory’nin yanıtı yalnızca bir cümleydi: ‘Biz Müslümanlardan daha Müslüman olamazdık.’
Kırım savaşına kendisi de katılmış olan Gralevski şöyle yazıyor: ‘Paris Antlaşması’nın metninde bu savaşa katılmış olan Kafkasya’dan bir kelimecik olsun söz edilmedi…’
Kırım Savaşı’na katılan Osmanlı-İngiliz-Fransız müttefik kuvvetlerine Kafkaslılar kadar kimse yardımcı olmamıştır. Buna rağmen Kafkasya’nın geleceğinden söz edildiğinde Avrupa devletleri sustular. Avrupalılar bu tavırlarıyla açıkça Kafkasya’nın istilasında Rusya’ya yardımcı oldular.”
Başka bir sayfada Karl Marx’ın Çerkes sürgünüyle ilgili düşünceleri yer alıyor. “Ölümcül savaşa yemin eden Çerkesler, çocukları bile silahlandırarak vatanlarını korudular. Bu dönemde yaratılan kahramanlık destanları tarihin hiçbir döneminde yaşanmamıştır. O günlerde New York Times gazetesinde yazıları çıkan Karl Marx , Çerkeslerin Çarlık Rusya’sına karşı mücadelesine hayranlığını şöyle dile getiriyordu: “Ey dünya, ey insanlık! Hürriyetin anlamını Kafkas dağlılarından öğrenin. Hür yaşamak isteyenlerin nelere muktedir olduğunu görün. Uluslar onlardan ders alsın!”
Bu dönemde yaşanan katliamlar yazılacak olsa, eleminden kalemler bile yazmaz. Kitap sayfaları utancından kızarır. Çarlık ordusunun Kafkasya’da uyguladığı insanlık dışı yöntemler için Jan Carol şunları yazıyor: “Rusya’nın Kafkasya’yı fethi, çağımızın barbarlık tarihinin en feci tablosunu oluşturur. Kafkas dağlılarının direncini kırabilmek için 60 yıllık askeri terör ve kıyım gerekti…”
Son olarak Osmanlının bize neden kucak açtığını anlatan satırlardan kısa bir bölüm eklemek istiyorum:
“… 19. yüzyılın ikinci yarısında, büyük Çerkes sürgünü yıllarında Osmanlı Devleti böylesine aciz duruma düşmüştü. Avrupa devletleri Osmanlının hasta olduğunu, onu kurtarmaya çalışmaktansa yıkıldıktan sonra neler yapılması gerektiğini tartışıyorlardı. Osmanlı Devlet’inin hâlâ yıkılmamış olması, gücü ve varlık nedeni olduğundan değil, öteki Avrupa devletlerinin onu nasıl paylaşacakları konusunda anlaşamamasındandı.
Osmanlı Devleti’nin Kafkas göçmenleri için kullanacak gücü ve harcanacak parası yoktu. Ama onlara insan gücü ve asker kaynağı olarak ihtiyacı vardı.”
Şu günlerde bizler de emperyalist bir paylaşıma tanıklık ediyoruz. Ortadoğu ve Kuzey Afrika ile ilgili hesaplarla birçok ülkenin savaş gemileri Akdeniz’e inmiş durumda. Akın akın sınırlarımızdan içeri dolup yaşama tutunmaya çalışan, Avrupa ülkelerine geçebilme umutları çoluğu çocuğuyla soğuk denizlerde son bulan mültecilere gözünü kapayan emperyalistler, pastanın en büyük payı için oyunlar sahneliyorlar. İçeride ise kişisel çıkarlar nedeniyle ülkemizde körüklenen etnik ve mezhep kavgaları yüzünden ölenler hep yoksul kesimin çocukları oluyor ancak ateş çok çabuk büyüyüp her yeri sarabilir. Yıllardır çevrecilere kulak asmayan güçlü devletler nasılsa, dünyanın neresinde enerji var su var gider alırız diye düşündükleri için rahattılar herhalde. Şimdi sahnelenen bu oyunun ardında bu fikir de var elbette. Tüm bu yaşananlardan sonra söyleyebileceğimiz tek şey; unutulmamalıdır ki, kimsenin yaptığı yanına kar kalmayacaktır. (Bitti)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here