Gülbahar’ın Kuyusu

0
5

Sıradandı…
Ne güzel, ne de çirkin…
Saçları çeçbularla düzgün örülmüş…
Elbiseleri fukara, temiz…
İnce, narin, uzun boyun…
Selvi denmese de yeterince boylu…
Kadındı Gülbahar.
İnsan…
Köydü kaderi benzersiz kuyudan…
Onu rahat eder, işi gücü az olur düşüncesiyle kasabada, Tatar mahallesinden bir Tatar ile evlendirdiler. Bir yıla yakın çekti Gülbahar…
Ekmek az dedi dövdü, ekmek çok dedi dövdü kocası Gülbahar’ı.
Yemek sıcak dedi dövdü, yemek soğuk dedi dövdü…
Niye temizsin diye dövüldü, bahane boldu, niye pissin diye dövüldü.
Vara dövüldü, yoka dövüldü Gülbahar…
Ancak bir yıl dayanabildi.
Sonunda bir gün bohçasını topladı, koltuğunun altına sıkıştırdı. Havza’dan çıktı, Samsun şosesine vurdu kendini. Göbeçoğlu değirmenine varınca Ereğli yoluna saptı, oradan da doğruca Hurdaz’a, baba ocağına varıvardı.
Rahata ermişti Gülbahar…
Ne bulursa, kanaat getiriyor yiyor, ne iş verirlerse yapıyor, erdiği huzurdan dolayı babasına, anasına ve Tanrı’ya dualar ediyordu.
Ne aklında evlenmek, ne de koca kapısı vardı…
Günler öylece akıp gidiyordu.
Mutluydu..
Bir gün anası Gülbahar’ı yanına çağırdı. “Gel otur şöyle” dedi. Ana-kız karşılıklı sedire oturdular. Anası isteksiz, iç geçirerek: “Kızım seni Musa Xucı ile sözlendirmiş babanlar” dedi.
Gülbahar boynunu büktü, ne olur dedi, ne de olmaz. Anası da başka bir şey söylemedi.
Çok sürmedi, usulünce gelme-gitmelerden sonra, arayı fazla uzatmadılar, Gülbahar’ı Musa Xucı ile evlendirdiler.
Musa Xucı da Hurdazlıydı. Köyde oturuyordu. Evi bahçesi, Babaoğlu Fazlı ile Kawa Kara Memet’in arasındaydı. Bahçenin hemen altından dere geçiyordu.
Geçinip gidiyorlardı. Sorunları yoktu. Karı-koca işlerine koşturuyor, emek verip bir şeyler yapmaya çalışıyorlardı.
Günler geçip giderken Gülbahar hamile kaldı. Karı-koca, akrabalar sevinçliydiler. Gelecekte yaşayacaklardı…
Musa Xucı’nın bahçesinde bir dut ağacı vardı. Dut ağacının biraz ötesinde de eski bir kuyu. Kuyu zamanla dolmuştu, yeteri kadar faydalanamıyorlardı. Musa Xucı kuyuyu temizlemeye karar verdi.
Kuyuya indi, kuyunun dibinden aldığı taşları, çakılları, düşmüş öteberiyi kovaya dolduruyor, Gülbahar da yukarıya çekiyordu.
Günlerce, diğer işlerinden vakit kaldıkça karı-koca, kendilerini yormadan, kuyuyu temizlemek için çalıştılar.
Kuyu derinleşti, kovanın ipi uzadı, yükler ağırlaştı…
Bu böyle birkaç gün daha devam etti.
Yine bir gün karı-koca çalışıyorlardı. Musa Xucı iyice derinleşen kuyuya inmiş, Gülbahar da yukarıda çıkrıkla, kocasının kovaya doldurduğu molozları her zamanki gibi yukarıya çekip boşaltıyordu.
İşler her zamanki gibi normal işliyordu.
Musa Xucı aşağıda molozları toplamaya çalışırken; “Yeterli derinliğe ulaştık, biraz daha temizlikten sonra, dip tahtasını da koyup bu işi bitirelim” diye düşünüyordu.
Gülbahar boş kovayı aşağıya gönderdi, Musa Xucı molozları yeteri kadar doldurduğuna emin olunca, yukarıya, Gülbahar’a seslendi: “Goşhaux çek.”
Gülbahar, her zamanki alışkanlığı ile çıkrığı yavaş yavaş çevirerek kovayı yukarı doğru çekmeye başladı.
Kova yükseldi, ip kısaldı…
Musa Xucı aşağıdan kovaya bakıyordu. İçinden kovanın kuyunun ağzına varmak üzere olduğunu düşünüyordu.
Aniden, kovanın hızla aşağıya, üstüne gelmekte olduğunu gördü. Kovayı dikkatlice izlerken arkasından bir karartı daha gördü. “Eyvah, Gülbahar” diyebildi. Dolu kovadan hızla kendini kurtardı. Dikkatlice, aşağıya düşmekte olan Gülbahar’ı, dolayısı ile onun taşımakta olduğu çocuklarını kurtarmak isteği ile kollarını açarak bekledi…
Akşam sığırlar döndüğünde karşılamaya çıkmayan Musa Xucı ve Gülbahar’ı merak eden komşular, eve seslendiler, bahçeye, kuyuya baktılar.
Kuyudan hafiften bir inleme sesi geliyordu.
Telaşla diğer komşulara da haber verildi. Toplaşıp elbirliği yapan Hurdazlılar kuyudan, yaralı, yarı baygın halde Gülbahar’ı ve Musa Xucı’nın ölüsünü çıkarttılar.
Gülbahar’ın huzuru topu topu iki yıl sürmüştü…
Şimdi, o büyük bahçede, huzurla iki yıl yaşadığı küçük evinde yapayalnız, yaşama tutunmaya gayret ediyordu.
Komşuları, eş-dost, akrabaları onu teselli etmeye çalışıyorlardı; teselli, huzur çok çok uzaktı…
Musa Xucı’nın tarlası tapanı çoktu…
Akrabaları telaşa düştüler, bu mallar ele kalacak diye..
Kurtarmak için ne yapabiliriz diye düşündüler de düşündüler…
Sonunda çareyi buldular..
Tavşandağı’nda Musa Xucı’nın halaoğlu vardı, adı Pata idi.
Gülbahar, kendisine yazılan kadere boyun büktü, Tavşandağı’na gelin gitti.
Pata on iki yaşındaydı.
Gülbahar yirmi dördünde..
Bir odaya koydular..
Pat arkasını döndü yattı.
Gülbahar ocağın başında kül karıştırdı sabahlara kadar.
Ne Pata Gülbahar’a karım dedi, ne de Gülbahar Pata’ya kocam…
Öyle sürdü gitti…
Biri sırtını döndü yattı, biri ocağın başında kül karıştırdı durdu.
Gün geldi, Pata serpildi büyüdü, askerlik çağı gelince askere gitti.
Döndüğünde artık kocaman bir erkek olmuştu…
Aşağıhable’de, Hatko Cafer babasından ayrılmış tek göz, yani bir odadan ibaret bir yuva yapmıştı.
Her şeyiyle kendisine, ailesine ait…
Eşi, çocukları sevinçle, kireçle bembeyaz sıvamışlar, sonrada baba ocağından, mevcut eşyaları ile oraya taşınmışlardı.
Daha taşınalı bir iki gün oluyordu…
Kar o gün yağmıştı.
Ailece, mutlu evlerinde uykuya yattılar…
Gecenin haylice geç bir vakti kapının çalındığını duydular.
Hatko Cafer ve eşi kalktılar, gaz lambalarını yaktılar, üzerilerine bir şeyler alıp kapıya vardılar.
Kapıda, göğüslerine kadar karın içine batmış, dört atlı duruyordu.
Pata; “Dayı benim” dedi.
Hatko Cafer isteksizce, Xabze kurallarına uygun “buyurun” dedi.
Gelenler attan indiler, yamçılarının üstündeki karları silkelediler.
Pata; “siz geçin” dedi, sonra geldiği yöne geri dönüp biraz ilerledi, Çerkesce “Taman siqoş sizler gidebilirsiniz” dedi. Uzakta ağaçların arasında bekleşen dört-beş atlı “tamam” diyerek geldikleri yöne doğru uzaklaşmaya başladılar.
Pata dönüp eve girdi.
Gelen dört kişiden ikisi kadın ikisi erkekti.
Pata, dayısı ve yengesine erkek arkadaşını tanıştırdı.
Sonra sıkıla utana, “bunlar da gelinleriniz” dedi.
O tek oda evde iki damat adayı iki gelin adayı ve aile, düğün oluncaya kadar bir arada yaşadılar.
Pata Gülbahar’ın üstüne Setenay’ı kuma olarak getirmişti…
Sırtı dönük hayatın üstüne bir de kambur eklenmişti.
Çekti Gülbahar, dayandı Gülbahar….
Hurdaz’da Musa Xucı’dan kalan mallar satışa çıkartıldı.
Hurdazlılar, arazilere yabancı girmesin diyerek elbirliği ile Musa Xucı’nın bütün arazilerini aldılar.
Hurdazlıların öğündükleri köy tarlaları onlardı…
Yeni okul ve öğretmen lojmanı yapılan, bugünlerde de, köy imamının alt katını ahır, üst katını da ev olarak kullandığı yer, Musa Xucı’dan alınan yerdi.
Şimdilerde, haksız yere, bütün bu taşınmazlar belediyeye devredildi.
Gülbahar’a gelince Pata’dan bir oğlu oldu, bir kasabada yaşıyor; Sunay.
Gülbahar’ın hayat kuyusu Musa Xucı’nın kuyusu kadar derindi…
O derinliğe ve karanlığa bir ömür boyu dayandı Gülbahar.
Gülbahar çekti…
Gülbahar yaşadı…
Hayat, bir kör kuyu oldu ölünceye kadar Gülbahar’a…

Önceki İçerikOubykh Mektupları Ekim 2016
Sonraki İçerikÇerkesler ve siyaset
Jiy Zafer Süren
1951’de Samsun’da doğdu. Üniversite’yi terk etmiş ve muhasebeci olarak çalışarak emekli olmuştur. Çeşitli dergilerde şiir ve araştırma yazıları yayınlandı. Kafkasya üzerine yayın yapan, As Yayın’ın kurucuları arasında yer aldı. “Çipxe, Kafkas Aile Armaları” (derleme) ve “Tama Bahar Gelmeyecek” (şiir) isimli iki kitabı vardır. Nisan 2008 itibariyle Jıneps gazetesi yazarları arasında yer aldı, Ocak 2011 tarihinden bu yana yayın kurulu üyesidir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here