Benim güzel Ceren’im

0
53

Ben tarih ve mitolojiyle uğraşırken yaşam da akıp gidiyor. Akıp giden yaşam, terör, baskı, diktatörlük özlemi, harcamalarını Sayıştay denetiminden bile kaçıran ama padişahta bulunmayan yetkileri talep eden bir iktidar, yolsuzluk iddiaları, ayaklar altına alınan hukuk, düşüncelerini yazdıkları için hapse atılan gazeteciler, Kaz Dağları’na bile nükleer santral kurmak isteyen bir zihniyet de akıp giden yaşamımızın bir parçası.
Bu ortamda yaşamla mücadele ediyor ve mutlu olmaya çalışıyoruz. Gelin görün ki mutlu olmak zor bir iştir. Hele yukarıdaki tablonun bulunduğu bir ülkede çok güçlü bir iç disiplininiz, inancınız, mücadele azminiz, sabrınız, sevgi dolu bir yüreğiniz yoksa mutlu olamazsınız. Böyle bir ülkede mutlu olmak için, yaşamı, doğayı ve insanları sevmelisiniz. Bana göre, Türkiye gibi bir ülkede ancak böyle bir iç donanımı olan insanlar mutlu olabilirler. Ancak iç donanımı güçlü olan insanlar, yaşamın olumsuzluklarıyla mücadele edip daha güzel bir dünya kurmak için mücadele edebilirler. Çünkü mutluluk, irade, kararlılık, cesaret, inanç, azim ve dayanıklılık ister.
Zayıf kişiliklerin, bir güçlük karşısında hemen morali bozulanların, mücadele etmeyi bilmeyenlerin harcı değildir mutluluk. Toplumsal uyumun bireyi mutlu ettiği doğru olmakla birilikte, karşılaşılan bir güçlüğü bireysel çabasıyla aşan ya da haksızlıklara, yanlışlıklara, çoğu kez hayatımızı karartan dogmalara karşı çıkan, doğru bildiklerini yaşamı pahasına savunan ve yaptıklarıyla mutlu olan insanlar, bilim, edebiyat, askerlik, din ve siyaset alanında her zaman olmuştur. Diri diri yakılmayı göze alan, ama doğru bildiklerini her zaman söyleyen bu insanlar, yaşamları ve mücadeleleriyle insanlığa her zaman örnek olmuşlar, uygarlığımıza ve kültürümüze katkıda bulunmuşlardır.
Demek istediğim şey çok açıktır; bana göre mutluluk, uyumdan çok mücadelededir. Mücadelelerini toplumun çıkarlarıyla bütünleştiren, bunu bir karakter özelliği haline getiren kişiler yaşamımıza renk katar ve mutluluğu daha çok hak ederler.
Sevgili yeğenim Ceren, işte böyle bir kişidir. Ama gelin görün ki, sevgili Ceren, şimdi hasta.
Ceren’in hasta olduğunun haberi, Cemre’nin toprağa düşüp baharı müjdelediği günlerde geldi. Yüreğime ateş düştü. Ceren’in hastalığının nüksettiğini, tekrar ameliyat olacağını duyunca şaşırdım. Ne diyeceğimi bilemedim, bir an öylece kalakaldım.
***
Ha, sahi, siz yüreğime ateş düşüren Ceren’i tanımıyorsunuz. Önce onu tanıtmalıyım size. Ceren, Yağanların canı, ciğeri, bir yavru geyiktir. Cemre’nin ikizi, Yağmur’un ablasıdır. İkiz kardeşi Cemre gibi Ceren de Bilkent Üniversitesi öğrencisidir. Babası Dr. Murat Özveri hukukçu, annesi Nezaket Özveri avukattır.
***
Murat’ın telefonundan sonra, bir süre sessizce oturup kendime gelmeye çalıştım. Ceren ile Cemre’nin ayrı kentlerde yaşadığımızdan çok az bildiğim çocukluklarını hatırladım. Dört-beş yaşlarındayken yazdığım okuma-yazma kitaplarını hediye etmiştim onlara. Kitabı benim yazmış olmam ve içindeki resimler ikisinin de ilgilerini çekti. İlgilendiklerini görünce, ilk kitabın birkaç sayfasını resimlerle ilişkilendirerek onlara okudum. Çok hoşlarına gitti. Birkaç saat sonra kitapla halen ilgilendiklerini görünce ne yaptıklarını sordum. “Okuyoruz,” dediler. Bana da okumalarını istedim. O zaman top oynayan çocukların bulunduğu bir sayfada çocuklara kendilerince adlar takarak resme uygun okumaya çalıştıklarını gördüm. Kitabın yazılış mantığını anladıklarını görüp çok şaşırdım. Çocukların bu yaratıcılığı gerçekten olağanüstüydü. İlgileri de basit bir merakın çok ötesindeydi. O gece kitapları ellerinden düşürmediler. Sabahleyin yolcu olacakları sırada da kitaplara sıkı sıkı sarıldıklarını görünce, verecekleri tepkiyi merak ettiğimden ellerindeki kitapları kaptım. Para vermezlerse götüremeyeceklerini söyledim. Birden suratları ekşidi, ağlamaklı oldular. O zaman, “Babanız arabasını verirse ben de kitapları veririm,” dedim. Hemen babalarının yanına koşup arabayı vermesini istediler.
Sevgili yeğenlerim kitapla kurdukları bu ilişkiyi hep sürdürdüler. Okulu ve okumayı hep sevdiler ve Bilkent Üniversitesine girdiler. İşte o sırada, bir habis ur musallat oldu Ceren’e. Zor günlerdi o günler. Ama Ceren o zor bir sınavı başarıyla geçti. Sonunda Ceren’in azmi ve sabrı, tıbbın ilgisi ve bilgisiyle yenildi o habis ur. Güneş yeniden aydınlattı bizi. Hasan Hüseyin’in deyimiyle “Acıyı bal eyledi” Ceren.
Artık hepimiz mutlu, hepimiz umutluyduk.

***
Ama nüksetmiş hastalık.
Şimdi içimde kapkaranlık bir boşluk var. Bu karanlık boşluk beni korkutuyor. Başımı arkaya yaslayıp içimdeki karanlıkta neler olduğunu anlamaya çalışıyorum. İnsanın yüreğini titreten korkunç homurtular, nereden geldiğini ve ne olduğunu anlayamadığım gürültüler duyuyorum. Birden karanlığın içinde belli belirsiz, saçlarından yılanlar sarkan bir baş görüyorum. Bunun Med-Uşa’nın korkunç başı olduğunu anlayıp çığlık atmak istiyorum. Ama sesim çıkmıyor, çığlığım içime gömülüyor. Titriyorum, ter içindeyim. Ama bu durum çok sürmüyor. Birden karanlığın içinde bir adam beliriyor ve elindeki kılıçla Med-Uşa’nın başını uçuruyor. Med-Uşa kulaklarımı sağır eden korkunç bir çığlık atıyor ve kafatası kara kanlar saçarak boşluğa doğru yuvarlanıyor.
O sırada aniden karanlık dağılıyor ve Cemre ortaya çıkıyor. Cemre önce havaya düşüyor. İçimde sevgi rüzgarları esiyor. İçim ferahlıyor. Gözlerim ışıldıyor. Artık rahatım. Başımı kaldırıyorum.
Cemre hiç zaman kaybetmeden suya düşüyor. Artık içimde sevgi selleri akıyor. Yerimde duramıyorum. Kalkıp dışarıya çıkıyorum. Dağlara doğru bakıyorum. Dağlar yaşamın rengine boyanmış. Dağlarda zıplayıp koşan Ceren’i görüyorum.
Şimdi sessizim. Olduğum yere oturuyor ve Ceren’i seyrediyorum. İçimdeki sessizliğin içinden bana yaşam enerjisi veren bir mutluluğun filiz verip fışkırdığını hissediyorum. Taştan taşa seken, uçar gibi giden Ceren yüreğime sevgi ve mutluluk tohumları ekiyor. Yaşamın huzur veren mutluluğunu sonsuz bir zevkle soluyorum.
Artık yüzüm aydınlık!.. Artık gülüyorum dağlara bakarak.
Dağlar her zaman güven vermiştir bana. Cerenlerimiz ve yarenlerimiz çağlar boyunca o dağlarda koşmuştur. Dağlarda açan çiçekler kalbimize sevinç katmış, yüreği umut dolu kartallarımız o dağların zirvelerinde yurt tutmuştur. Ağaların, beylerin zulmünden kaçan fakirlerimizin yuvası olan o dağlar, her zaman umudumuz olmuş, zalimlerin kalbine korku salmıştır.
Eski çağlarda da böyleydi bu. Anadolu’nun yerlisi ve en eski halkı olan Hattiler dağları çok seviyorlar ve “tanrı” diyerek tapıyorlardı. Hitit kralları da kendilerini dağların oğulları sayıyorlar, dağların adlarını alıyorlar ve dağlara sığınıyorlardı. Anadolu Ana Tanrıçası Kybele dağlarla özdeşleştiriliyor ve oturduğu dağa “İda” deniliyordu.
Anadolu’nun insanları, tarihin her çağında dağların türkülerini söylemişler, masallarını anlatmışlar, onlarla yaşamı paylaştıklarının bilincinde olmuşlardır. Şimdilerde çok farkında olmasak da masal ve türkü söylemek, paylaşmak demektir. Masal ve türkü, acının ve sevginin, umudun ve umutsuzluğun, mutluluğun ve mutsuzluğun, yiğitliğin, dostluğun ve hüznün paylaşılması anlamına gelir. Türküler ve masallar, insanlarımızın yıllar yılı gizleyip sakladıkları, düğüm düğüm yumak yumak yüreklerinde biriktirdikleri coşkulu duyguların derinlerden gelen sesidir. Bunun için bazen hüzünlendirir bizi. Bazen ağlatır, ama çoğu kez de yaşam umudumuzu artırır, direncimizi çoğaltır. Türküler ve masallar, çoğu zaman yüreğimizdeki umut tohumlarını yeşertip gonca güle dönüştürür. Bir küçücük kuş, mavi buluta ulaşır. Bir mavi bulut bereket olup yağar üstümüze.
***
Paylaşmak çok değerli ve güzel bir şeydir.
Yaşamın bin bir rengini, maviyi, siyahı ve karayı; yeşil bulutu, mavi denizi, gökyüzünü, yıldızları; soğuğu, sıcağı paylaşmak ne güzeldir. Bir dilim ekmeği, gülümsemedeki acıyı, sevinçteki hüznü paylaşmak ne güzeldir. Adonis’in dirilip dünyayı yaşamın rengine boyadığı şu günlerde, püfür püfür esen ilk yaz rüzgârının eşliğinde kırlarda dolaşmak varken hastalanan bir insanın yanında olmak, ne değerli ve ne güzel bir şeydir.
Doğrusu Ceren, bu yönden çok şanslıydı. Yalnızca amcaları, teyzeleri, halaları, kardeşleri, kuzenleri değil, cana can katan birçok aile dostu da, bu zor gününde Ceren’in yanındaydı. Ceren’e destek vermek için hastaneye koşan insanların gözlerine baktım. Hiçbirinin gözünde acı yoktu. Belki yüreklerinde biraz endişe, birazcık hüzün vardı, ama hiçbirinde yılgınlık, korku ve umutsuzluk yoktu. Aksine yüzlerinde güneş, gözlerinde umut ve ilkbahar esintisi vardı. Çünkü Ceren’i seven bu insanlar, onu iyi tanıyorlar, onun mücadele gücünü ve yaşama azmini iyi biliyorlar ve ona güveniyorlardı. Onun bu sıkıntılı günleri de atlatacağına yürekten inanıyorlardı. Bunun için hepsinin yüreği rahat ve huzurluydu.
Nerede okudum, yazar kimdi bilmiyorum, ama bir yazarın, yaşadığımız olaylardan çok o olaylar karşısındaki tutumumuzun bizi mutlu ettiğini ve yaşama azmi verdiğini yazdığını hatırlıyorum. İlk okuduğumda bu sözler beni çok etkilemişti, üzerinde düşündükçe, doğru olduğuna inandım. Ceren’e destek veren insanlardaki bu rahatlığın altında da Ceren’in olumlu tutumunun bulunduğunu görüyorum. Bu durum hastalığın yenileceğine olan inancımı daha çok pekiştiriyor.
Hastaneden ayrılırken yüreğimdeki küçük kuş, karanlığı ışıtan umudun habercisi bir sesle cik cik öterek aydınlık bir coşkunun türküsünü söylemeye başladı. Gizemli hüznüm tamamen yok oldu. Artık sevgili Ceren’in köpürüp akan bir ırmağın kıyısındaki yeşil çayırlara uzanıp şiir okuyacağı günlerin uzak olmadığını biliyorum.
Bildiklerimi, hastaneye koşarak değer biçilmez bir destek sunan dostlara ve tüm dünyaya çığlık çığlık haykırmak için oturup bu yazıyı yazıyorum. Bu yazıyı okuyup Ceren’e iyilik dileklerini ve sevgilerini sunan herkesin yüreğinde yaşamın ılık rüzgârlarının hiç eksilmeden esmesi en büyük dileğimdir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here