İhtiyacımız dostluğunuz

0
40

Lamia Yenge her zamanki gibi neşe içinde eve dalıp, anneme, “Bütün gün Türklerle beraberdim, Türkçe konuşmaktan dik bir yokuşa tırmanmış kadar yoruldum. Ablama gidip biraz kendi dilimizde konuşup dinleneyim diye geldim” demişti Adigece.
Bugün Suriyeli bir Çerkes arkadaşı grubumuza davet ettim. Onun sayesinde bütün gün birbirimizin hatalarını düzelterek Adigece konuştuk. Ne yazık ki bizler, anadilimizi konuşurken dik bir yokuş tırmanmış gibi yorulduk. Yine de ayrılık vakti geldiğinde hepimiz buluştuğumuz andan çok daha iyi konuşuyorduk.
Suriyeli arkadaşımız gözleri dolu dolu, bir konuşma yaptı. “Şükürler olsun maddi olarak kimseye muhtaç değiliz ama bundan çok daha önemli bir eksiğimiz var. Dostlarımızı, akrabalarımızı kaybettik. Evimizden köyümüzden uzağız. Burada en çok ihtiyaç duyduğumuz şey dostluk. Derneğe gittiğimde kendimi evimde hissediyorum. Beni aranıza aldığınız için çok sağ olun” dedi. Onun sözlerini çevirirken aynı duygusallığa battım. Dinleyen herkes hüzünlendi.
Onları evlerinde ziyaret ettiğimde de duygusal anlar yaşadık. Özellikle kızlarının anlattıkları, savaşın acımasızlığı… Kurtulduklarına bile sevinememeleri, yaşadıkları trajedinin yüreklerine ektiği korku tohumları, endişelerini her daim diri tutuyor. Yaşadıkları travmayı anlamak için en azından o gencecik çocukların gözlerindeki acıyı, korkuyu, hüznü görmek lazım.
“Dışarıda yer yerinden oynuyordu; bombalar, silah sesleri… Babam dışarı çıkıp bakmak istedi. Ağlayarak ona sarıldık çıkmasına izin vermedik” diyordu genç kız. Çocukluğum, anılarım, arkadaşlarım, bahçesinde koşturduğum evim… Her şeyi çok özlüyorum” diyor, annesi onun ruhunun yaralarını saramayacağını kabullenmiş bir çaresizlikle, sessiz, ıslak gözlerle izliyor kızını.
Genç kız, “korkuyorum” diyor, “içimdeki korkuyu bir türlü atamıyorum. Tekrar savaş görmekten, evimi arkadaşlarımı bir daha görememekten korkuyorum. Üç yıl oldu Türkiye’ye geleli ama sürekli ağlayarak uyanıyorum” diyor.
Ablası: “Geceleri kalkıp kardeşime sarılıyor teselli ediyordum ancak artık, tamam tamam yok bir şey onlar geride kaldı yat artık diyerek ben de dönüp yatıyorum oda mecburen uyuyor” diyor gülümseyerek. “Uzun süre üzüldüm teselli ettim ama artık sıktı” diyor önemsemiyor gibi yaparak espriyle karışık onu rahatlatırken.
Çocuklar yirmi sekiz, yirmi beş ve yirmi yaşındalar. Çok güzel Adigece konuşuyorlar. İngilizceyi de anadilleri gibi konuşurken Türkçeye de enikonu hâkimler. Anneleri en büyük çocuğuyla en küçüğü arasında sekiz yaş olmasına rağmen hepsinin üniversiteye birinci sınıftan başlatılmalarına anlam veremiyor. “Onlar iyi eğitim alsın diye yıllarca uğraştık, büyük çoğunluğu heba oldu” diyor.
Şimdilerde Suriyelilerin hor görülmesi, ötekileştirilmesi yaralıyor onları. Sarışın renkli gözlü olmaları nedeniyle aldıkları ilk tepkinin “Siz Suriyeli olamazsınız, siz Arap değilsiniz” şeklinde olduğunu söylüyor genç kız, “Ardından da Suriyelilerin ne kadar kirli, ne kadar kötü olduklarını anlatıyorlar, bunları duymak istemiyorum, çok üzülüyorum” diyor. Bütün Çerkesler gibi vatan edindiği yeri kutsal sayıyor. “Sen Suriyeliyim deme Çerkesim de” diyenlere “hayır ben hem Çerkesim hem Suriyeliyim” diyerek sahip çıkıyor.
Annesi: “Bu evi kiralamaya geldiğimizde Suriyeli olduğumuzu söyleyince, Suriyelilerin çok gürültücü ve kirli olduklarını böyle bir şey görürlerse hemen evi boşaltma koşuluyla kiraya verebileceklerini söylediler. Allah’a şükür ki yıllardır oturuyoruz ne sesimizi duydular ne bir pisliğimizi gördüler ancak biz onların birçok gürültülü kavgalarına şahit olduk” diyor.
Ne yazık ki bulunduğumuz coğrafyada; etnik kimlik, din, mezhep gibi konular kullanılarak ülkelerin hem kendi içinde hem de birbiriyle didişmesine olanak tanıyan bir geri kalmışlık söz konusu. Bu da emperyalizmin işini kolaylaştırıyor.
Tüm canlılara yaşam hakkı tanıyan barış içinde yaşayan insanlarla dolu bir dünya diliyorum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here