“Bu ağıdı yazarken büyüdüm”

0
26

“İçinde ‘Büyük Sürgün’ün de, Manyas-Gönen tehcirinin de olduğu ama bugünün asimilasyonunun da yaşandığı bir hikâye kurmak üzerine yola çıktım” 

E-learning. Concept of education. Internet labrary. Book and Laptop. 3d‘Kâğıttan Gemiler’ kitabının yazarı Adeje Ayça Atçı ile İstanbul Kafkas Kültür Derneği’nin Kitap Kulübü söyleşisi öncesinde buluşup kitabının yanı sıra sürgünü, aidiyeti, ‘1864 Hafıza Merkezi’ projesini ve hedeflerini konuştuk.

-Merhaba. Biraz belki sizinle tanışmakla başlayabiliriz. Bize kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz?
-Gaziantep’te doğdum ama aslen Uzunyaylalıyım, Kabardeyim. Yaklaşık on beş yıldır kitap dünyasının içindeyim, son beş yıldır bir yayınevinde editörlük yapıyorum. ‘Kâğıttan Gemiler’ 26. kitabım. Beş yetişkin, 21 tane çocuk kitabım var ama en uzun sürede ve en zorlanarak yazdığım kitap buydu.

-Çok fazla geriye dönük araştırma konuları var kitapta, esasen temel konusu da bu diyebiliriz; bu yüzden mi zorlandınız?
-O da var ama diğer tarafta daha önemli bir şey var. İlk kez toplumumun önünde bir sınav verecektim; bu sınavdan alnımın akıyla çıkmam çok önemliydi. Tabii ki insanız, hepimiz hatalar yapabiliriz ama basılmış bir şeyin hatasından dönmek biraz daha zor. O yüzden mümkün olduğu kadar hatayı aza indirerek yapmaya çalıştım, o çok zorladı beni. Bir de geçmişe o kadar dönerek yaşamak zorunda kalıyorsunuz ki sürekli bir iç hesaplaşma hali… Sürekli o sürgün ve daha sonrasında yaşanan tehciri tekrar tekrar içinizde yaşıyorsunuz. Oradaki herkes oluyorsunuz. Çocuğunu kaybeden anne, bütün ailesini kaybetmiş baba, dizinde derman olmayan nine, daha kötüsü kendi vatanında, bir avuç toprakla üzerini örtmek isteyen, orada ölmek isteyen binlerce insan… Bunların tamamını yan yana getirdiğim zaman yazmaya oturduğumda ağlamadan hiç kalkamadım başından. Zordu çok basit kalır, çok zordu.

-Evet, hepimiz için hayatında etkileri olan bir olay. O halde, madem buradan başladık, kitapta toplumumuzda yer alan farklı jenerasyonlardan insanlar var. Yani yaş aralıkları oldukça değişken olan birçok karakter var. Nasıl oldu bu karakterleri oluşturabilmek, onların iç dünyalarına girebilmek? Bunun için nasıl bir çaba sarf ettiniz?
-Aslında bu kitabı yazarken ilk amacım, bize yapılanı yabancılara anlatabilmekti. Çünkü dediğim gibi pek çok kitap yazdığım için ve birçok edebiyat dergisinde yazılarım yayımlandığı için zaten bir okuyucu kitlem vardı. İstedim ki okurum olan yabancılar da bilsin bizim hikâyemizi. Dünya üzerinde yaşayan en yalnız bırakılmış halk olduğumuzu, yok olmamak için nasıl var gücümüzle çırpındığımızı onlara anlatayım istedim. Bu yüzden aslında en başından beri bizim acılarla dolu hikâyemizin tamamını anlatabilmek için oluşturulmuş en doğru kurgu buydu. Yani içinde ‘Büyük Sürgün’ün de, Manyas-Gönen tehcirinin de olduğu ama bugünün asimilasyonunun da yaşandığı bir hikâye kurmak üzerine yola çıktım. Çok standart bir konu aslında kitaptaki… Yaşlı bir nine bir gün hiç kimsenin bilmediği bir dilde konuşmaya başlar, alzheimer olmuştur. Çok standart bir hikâye, biraz da klişe bir hikâye… Bir günlük vardır işin içinde, bu da klişe bir konudur ama bunu sürgünle, tehcirle, asimilasyonla birleştirince klişeden çıktı tabii; daha farklı bir hikâyeye, bizim hikâyemize dönüştü. 1864’ten bugüne kadar ne yaşadıysak o var. Eksiği var ama fazlası yok o yaşananların!

“Bir okurum sosyal medya hesabına şöyle yazmış: ‘Kitabı okuduktan sonra sürgün olacaksınız. Buna hazır olun!’ Bunu o kadar hissederek yazmış ki daha sonra defalarca konuştuk bunun üzerine. Çerkesleri biliyorduk ama bunların hiçbirini bilmiyorduk diye yazanlar çok oldu, olmaya devam ediyor”

-Benim de aslında sorularımdan bir tanesiydi. Kitabınızın Çerkes olmayan okurlarından bu manada bir geri dönüş aldınız mı? Onlar anlayabildiler mi anlattıklarınızı; çünkü bir kısmı Çerkes toplumunda yaşayanların bile birebir tanık olmadığı şeyler olabilir ya da kentli Çerkeslerin bilmediği şeyler olabilir. Ne diyorlar, bunlarla ilgili yorumlar alıyor musunuz?
-Her şeyden önce ben çok şehirli bir Çerkesim. Bu yüzden oradaki Tuna karakterinin yolculuğu benim yolculuğuma çok benzer. Dışarıdan, yabancı okuyuculardan -ki şu ana kadar alanların sanırım yarısı yabancı ve gelen yorumlar o kadar güzel ki- ben bu kadar fazlasını beklemiyordum. Kendi içimizde evet, seveceğimizi tahmin ediyordum çünkü seveceğimiz şeyler vardı kitapta, canımızı acıtan bütün unsurların tamamı bir şekilde ele alınmıştı. Hepsine ucundan kıyısından olsa da, çok detaylı olmasa da bir şekilde değinmiştim ama dışarıdakilerden, yabancılardan gelen tepki gerçekten çok etkileyici. Mesela bir okurum sosyal medya hesabına şöyle yazmış: “Kitabı okuduktan sonra sürgün olacaksınız. Buna hazır olun!” Bunu o kadar hissederek yazmış ki daha sonra defalarca konuştuk bunun üzerine. Çerkesleri biliyorduk ama bunların hiçbirini bilmiyorduk diye yazanlar çok oldu, olmaya devam ediyor.

-Belki de bu kitle, Çerkes sürgün ve soykırımından hiç haberi olmayan bir kitle de olabilir, değil mi?
-Tabii. Bizim içimizde de haberi olmayan çok fazla insan var zaten. Bunun hâlâ göç olduğunu düşünen çok fazla insan var!

-Peki, karar verme süreci nasıl oldu? Çok klişe dediğiniz o hikâyeleri böyle bir konuyla bağdaştırmayı ne zaman düşündünüz? Çünkü çocuk kitapları serüveni sizin hayatınızda çok daha önce, değil mi? Oradan buraya olay nasıl evrildi, onu da merak ediyorum.
-Aslında yetişkin kitabı çıkararak başladım işe, roman yazmayı severim ben. Roman yazmanın büyüsü hiçbir şeye benzemez. Yazdığınız romandaki karakterler olursunuz; kendi içinizden çıkar, başka başka kişiliklere girersiniz. Aklı, delilik sınırında dolaştırmaktır bu. Yaşamdan başka türlü nasıl haz alınır bilmiyorum, bana göre hazzın zirvesi bu işte, bir şeyler yazmak. Aylar, yıllar sonra yazdığım bir yazıyla bir yerlerde karşılaştığımda keyifle, “İyi ki bunu ben yazmışım!” diyorum. Bir de çocuk kitapları var ki onlar benim hiç büyümeyecek çocuk yanım. Kendi içimdeki çocuğa masallar yazıyorum. Büyüdüğünü zanneden Ayça’ya da minik kız çocuğu Ayça’ya da anlatacak hikâyelerim var. Yazı yazmanın sistemini öğrendikten sonra kolaylaşıyor zaten kurgu.

-Kurgu diyorsunuz…
-Evet, yazının bir matematiği var. O matematiği bildikten sonra… Hayatın da bir matematiği var, bunu bildikten sonra çok zor değil yazmak da yaşamak da…

-Dili oturtma konusu da önemli değil mi?
-Dil konusunda şöyle bir avantajım vardı: Benim babam edebiyat öğretmeni. Bu yüzden edebiyatla çocukluğumuzdan beri iç içeydik. Babamın kompozisyon ödevlerini elimde kırmızı kalemle önce ben kontrol ederdim. İmla kurallarını, üslubun önemini öyle öğrendim. Bir de evde hep bir şeyler okunurdu; gazeteler, dergiler, kitaplar… Aile büyükleri ne yaparsa çocuklar da onları taklit eder. Kardeşimle bendeki okuma alışkanlığı böyle gelişti. Sürekli bir şeyler okurdum ve daha orta ikiye başladığım yaz babam ‘Madam Bovary’yi verdi elime ve dedi ki: “Artık bunu okuma yaşın geldi senin.” ‘Ayşegül’lerden ‘Madam Bovary’ye hızla geçmiş oldum böylece.

-Hızlı bir geçiş olmuş…
-Çok sert bir geçişti. Bu yüzden o dev klasikleri daha lisedeyken bitirince zaten tam eğitilme çağında bir dil geliyor ve oturuyor. İlkokul, ortaokul ve lise dönemlerimde de sürekli kompozisyon, şiir yarışmalarına katılırdım; epeyce derecem var. Yazmak, çocukluğumdan beri kendimi ifade etmenin tek yoluydu; çünkü konuşurken çok başarılı değilim.

-Haksızlık ediyor olabilirsiniz kendinize…
-Yok, yazdığım kadar iyi anlatamıyorum konuşurken; hep bir şeyleri eksik bırakıyormuşum gibi geliyor. Hep arkamdan birisi kovalıyormuş gibi konuşuyorum; bu yüzden de yazdığım kadar rahat değilim. Bunu anladığım anda, daha epeyce küçükken, babama ilk kızdığımda ona mektup yazarak başladım yazma serüvenime. “Sana çok kızdım çünkü…” dedim. Annemle babam öğretmendi ve biz bir kasabada yaşamak durumundaydık. Onlarsa köye gidip geliyorlardı her gün ve çok uzun sürüyordu gidip gelmeleri. Gece yarısı biz uyuduktan sonra geliyorlar, sabah biz uyanmadan gidiyorlardı. Onları görmek çok zordu. Sonra anneme de bir mektup yazdım. “Sizi görmüyorum, çok özlüyorum” dedim. Baktım, bu çok etkili bir yöntemmiş çünkü okuyunca başka davranmaya başladılar bana ve ben de bunu kullanmaya başladım. İşte; yazının etkin bir dil olduğunu anlamam böyle başladı.

-Yazma konusunda da sanatın tamamında da bir dert anlatma olayı var galiba…
-Evet; tam olarak bu! Bir derdim var, onu anlatıyorum.

-Yazının çok etkili olduğu muhakkak tabii herkes üzerinde.
-Tabii, söz uçar, yazı kalır. Konuşurken karşılıklı etkileşim var ama yazmak yalnız yapılan bir eylemdir.

“Hangisi gerçek harita?”

-Bilimsel araştırmalardan söz ettik biraz önce, toplumumuzla ilgili bu yöndeki çalışmaları nasıl buluyorsunuz? Kitap yazma sürecinizde literatür araştırması yapabildiniz mi? Kaynaklara ulaşabildiniz mi ya da Türkiye dışında bu tip kaynaklar var mı? Sizin gözlem ve deneyimleriniz nasıl oldu?
-Var ama kaynakların her biri birbirinden farklı, herkes kendi işine geldiği gibi anlatmış. Sağ tarafta duruyorsam sağ taraftan bakarak anlatmışım, sol tarafta duruyorsam sol taraftan bakarak anlatmışım. Kendimi nereye ait hissediyorsam ona göre anlatmışım. Bir bilgi karmaşası var. Mesela bir konuyu iki-üç kaynaktan teyit ederek doğru bilgiye ulaşıyorum. Bu yüzden temizlenecek dedim, yani bundan 50 yıl sonra bu akıl karmaşamızı üniversiteli çocuklar tamamen temizleyecekler. Onlar tertemiz, gerçekten üniversitelerce araştırılmış doğru bilgilere yöneltecekler. 30 tane farklı harita var, hangisi gerçek harita diye şaşırıyorsun. Bunlardan biri gerçek mi ya da hiçbiri mi gerçek değil bunların? Kafkasya dedikleri bir bölge var, o bölge her birinde birbirinden farklı. Bu haritaları kim çizdi? Bizlerin hiç mi kalem tutanlarımız yoktu? Savaşmaktan gözümüz bu kadar mı hiçbir şey görmez olmuştu? Yazılı hiçbir kaynak yok çünkü. İngiliz gelmiş, bize bir şey yazmış; Osmanlı gelmiş, bize bir şey yazmış; Rus bizim için bir şey yazmış, Amerikalı bir şey yazmış, yani sürekli insanlar bize bir şey yazmışlar. Kaynak bunlar aslında.

“Hafızamızı kayıt altına alacağız”

-O halde kitabın size kattıkları çok oldu ve farkındalık anlamında da katkısı oldu. Bundan sonrası için bu kitabın devamı olacak projeleriniz var mı?
-Elbruz Aksoy ile beraber bir ‘1864 Hafıza Merkezi’ projemiz var. Bir merkez oluşturacak ve hafızamızı kayıt altına alacağız. İlk iki projemiz hazır: 155 tane hikâye toplayıp bir antoloji çıkaracağız öncelikle. Bir fotoğraf sergimiz olacak, 1864 bakış… Ve ayrıca ilk kez bahsedeceğim bir projemiz var: Yaratıcı yazarlık atölyesine başlayacağız. Kendimize bu atölye için öncelikle Ankara ve İstanbul’u seçtik. Yazmamız lazım, unutmamak, unutulmamak için yazmamız lazım! Çıkaracağımız antoloji için çok fazla hikâye var aslında insanların aklında, biliyoruz. Yazmıyoruz, diyoruz ki: “Bende çok hikâye var ama…” O ‘ama’yı biz biliyoruz çünkü biraz kapalı bir toplumuz ve birbirimizi eleştirmeyi de seviyoruz. Bu yüzden “Biz yaptıysak siz de yapabilirsiniz” deyip en azından 6 ya da 8 derste “yazı nasıl yazılır, bunun matematiği nedir” anlatalım istiyoruz. Aynı dersleri Elbruz da anlatacak, ben de. İki farklı kalemden, iki farklı bakıştan dinlemiş olacaklar. Hem konu pekişecek hem de insanlar belki biraz daha cesaretlenmiş olacaklar. Onun tarzı hoşlarına giderse onun tarzıyla, benim tarzım hoşlarına giderse benim tarzımla devam ederler. Ama nihayetinde ortak bir noktamız, ortak bir hedefimiz var; unutmadıkça unutturmayacağız.

-Bu atölyeler Çerkes toplumuna yönelik mi olacak?
-Yalnızca Çerkes toplumuna yönelik olacak.

-Sonrasında ortaya çıkacak eserler de yine antolojide mi yer alacak?
-Tabii ki bu antolojiye girecek hikâyeler oluşacak o atölyelerde. Elimizde aşağı yukarı 60 tane hikâye var gelen, üstünü tamamlayacağız.

-Başlangıç için oldukça iyi bir rakam, değil mi?
-Mucize gibi bence. Çünkü ilk başladığımızda, “155 mi, siz birbirinizi mi gazlıyorsunuz acaba, 155 öykü nasıl toplanır? 15’le başlayın bir hele…” diyenler olmuştu. Halbuki biz birbirimize o kadar güveniyorduk ki! Bütün güzel işler inançla başlar. Yapacağımız işlere, bu işlerin topluma sağlayacağı faydalara inanıyoruz.

-‘1864 Hafıza Merkezi’ projesi için gelen çok güzel, çok iyi ifade eden fotoğraflar da var…
-Fotoğraflar gerçekten inanılmaz. O bakışlar… O hüzün… 1864’ün çocukları özlemle, hasretle, öfkeyle, her baktığınızda kalbinizi delen bir duyguyla bakıyorlar.

Ayağımı toprağa, toprağıma bastığım an bir ağaç kökü gibi tabanımdan çıkarak damarlarımın toprağı sardığını hissettim. Hayatımda ilk kez kendimi o kadar huzurlu ve güvende hissettim, hayatımda ilk kez ait oldum”

-Peki, bu kitap ne kadar sürede ortaya çıktı?
-Bu kitap, hayatımın en zor kitabıydı. Üç yıl önce karar verdim, yazmak ise iki yıl sürdü. Yani karar vermekle yazmak arasında bir yıl geçti, başlamakla bitirmek arasında iki yıl… Bundan önce, bunun iki katı kalınlığındaki ‘Kösem Sultan’ kitabını altı ayda tamamlamıştım.

-İstanbul’da mı yazdınız, yoksa örneğin Uzunyayla gibi bir yere mi gittiniz?
-Çalıştığım için maalesef öyle şeyler yapamadım. Ama Uzunyayla’ya yazları sürekli gidip geliyorum. Bu yüzden Uzunyayla gözümü kapattığımda ezbere bildiğim bir yer. Onun dışında mesela kitabın sonu gerçekten Nalçik’te bitti. Nalçik’e gittim, döndüm ve kitabı bitirdim. Orada ne yaşadıysam, nasıl tamamlandıysam kitaba onu vermek istedim. Belki kendimi hiç ait hissetmeyecektim, o zaman da o korkunç boşluğu yazardım. Acıyla kıvranarak yazardım, neyse ki hiç öyle olmadı. Ayağımı toprağa, toprağıma bastığım an bir ağaç kökü gibi tabanımdan çıkarak damarlarımın toprağı sardığını hissettim. Hayatımda ilk kez kendimi o kadar huzurlu ve güvende hissettim, hayatımda ilk kez ait oldum.

-Bir literatür araştırması mı yoksa toplumsal araştırma mı daha etkili oldu bu kitabı yazarken? Ya da ne kadarı sizin kendi hayatınızdan, çocukluğunuzdan, ilkgençliğinizden; konuyla ilgili bildiklerinizden kattığınız şeyler oldu mu?
-Açıkçası okuyarak başladım çünkü hiçbir şeyi bilmediğimi düşünüyordum. Çok kentliydim demiştim ben; bundan üç yıl öncesine kadar çok kentliydim. –di’li geçmiş zaman kullanıyorum çünkü çok şey değişti üç yıl içinde. Bu geçen üç yıl zarfında çok büyüdüm. Çok başka türlü büyüdüm. Burası çok zor işte… Bu duyguyu anlatmak… Şimdiye kadar kendimi hazır hissetmediğim için uzakta durmuş, hiç derneğe gelmemiştim.

-Onu soracaktım ben de; çünkü kitapta da geçen bir dernek var…
-Hiç derneğe gelmemiştim ve dernekten içeriye girdiğimde ne yapacağımı bilemediğim için de sürekli erteliyordum. İçeri gireceğim ve ne yapacağım? Ya da mesela herhangi bir topluma gireceğim, bizim toplumumuzda herhangi bir yere gireceğim ve ne yapacağım? “Bana bir sürü şey soracaklar, ne yapacağım ben” diyordum. O “ne yapacağım”lar, aradan epeyce zaman geçmesine sebep oldu. O arada da hayat hep çok kalabalık zaten. Kitaplar, açılışlar, lansmanlar; yazıyorum, bir sürü edebiyat dergisi var, Türkiye’nin çok satan edebiyat dergilerinde yazılarım yayımlanıyor. Kafamın içinde sürekli havalanan bir kuş sürüsüyle yaşıyordum. Bütün bunların bir boşluk doldurduğunu düşünüyordum o vakitler ama kafamın bir tarafında hep ait olmakla ilgili bir gariplik vardı. Benim adlandıramadığım bir gariplikti bu… Ne zaman bu kitabı yazmaya başladım, işte; o zaman kendimle yüzleştim! Kitabı yazmaya karar vermekle yazmaya başlamak arasındaki bir yıl bu yüzleşmeyle geçti.
Yine de derneğe ilk kez gelirken tedirgindim. Yine kendimi ne kadar hazır hissettiğimi bilmiyordum; bunların hepsi benim için sınavdı. Önce okuyarak başladım. Yazmaya başladıktan sonra fark ettim ki ben zaten bir sürü şey biliyormuşum. Ben zaten o âdetlerle büyütülmüşüm. Normalinin bu olduğunu sanıyordum. Bütün evlerde, bütün çocukları babaları kucağına almaz sanıyordum. Bütün evlerde insanlar birbirlerine yüksek sesle konuşmazlar sanıyordum, hakaret edilmez sanıyordum, bir büyük içeri girdiği zaman herkes ayağa kalkar sanıyordum. “Ayıp” kelimesini herkesin hayatındaki en önemli belirleyici sanıyordum. Bunlar herkesin yaptığı şeylermiş gibi geliyordu bana… Bizim hayatımızın çok sıradan şeyleri çünkü bunlar. Sonra kitabı yazmaya oturduktan sonra fark ettim ki bunlar bizim olan âdetlermiş. Hatta arkadaşlarımın sürekli kalkıp oturmamızla ilgili dalga geçtiklerini hatırladım. “Kapıdan içeri giren her büyüğe ayağa kalkıyorsun, sıkılmıyor musun bundan?” diyorlardı, çok şaşırıyordum. “Ayıp yahu, nasıl sıkılabilirsin bundan?” diye düşünüyordum.

“Toplumsal anlamda geldiğimiz noktaya dair umutsuz konuşmayacağım. Bazı şeyleri kaybediyoruz diye korktuğumuz için artık daha örgütlü, daha kitlesel bakmayı öğreniyoruz“

-Sürgünün 150. yılında Soçi Olimpiyatları sebebiyle diasporada bir farkındalık oluştu. Sizin böyle bir kitap yazmanızda bunun etkisi de oldu mu? Kendi gündeminizde bu farkındalık ne zaman meydana geldi?
-Bunun farkındaydım zaten. Soçi Olimpiyatları yapılacağı zaman Çerkes olmayan arkadaşlarımı örgütlüyordum. Orada neden o olimpiyat yapılmamalı anlatıyordum. Ben yalnızca topluma girmek konusunda çekimser davranıyordum.
Kitap konusu ise çok tuhaf oldu. Şöyle; ben zaten bizimle ilgili bir kitap yazmak istiyordum ama bir türlü cesaret edemediğim, nereden başlayacağımı bilmediğim için sürekli erteliyordum. Kuzenim, Kayseri milletvekili Hülya Atcı Nergis, kardeşimin düğünü için bir araya geldiğimizde “Ayça artık bizi yazmak zorundasın” dedi. “Yazacağım ama hiç hazır değilim böyle bir şeye. Derneklere gitmediğimi biliyorsun, köye yazdan yaza bir hafta gidiyorum. Bunun için hazır değilim daha” dedim. Dedi ki: “Peki o zaman, ne istiyorsan ben adım adım destek olacağım sana. Yeter ki başlıyorum de. “Tamam” dedim ama ben afaki bir tamam demiştim o zaman. “Yazacağım ama önümüzdeki 20 yıl içinde yazacağım…” anlamındaydı. Ondan sonra babamı çağırdı; “Amcamdan izin alalım” dedi. İşte hayatımın en büyük şaşkınlığını orada yaşadım. Kentli Çerkes olmak buymuş! Çünkü ben yazdığım hiçbir şey için babamdan izin almamıştım. “Gerçekten şart mı?” dediğimde bana baktı, cevap vermedi. Sonra babamı çağırdık ve sorduk. Tabii bu arada kimse bana “Hemen şimdi mi yazacaksın, hazır mısın gerçekten?” diye sormuyor.

-Mesela hayır dese ne olur?
-Babam ‘hayır’ deseydi… Demeyeceğini biliyorduk. Babam; “Zaten yazmak istiyordu, defalarca söylemişti” dedi ve bana bakıp “Osmanlı’yı bile yazdı, bizi de yazar herhalde!” dedi. O sırada Kafa dergisinde yazılarım yayımlanıyor. Popüler bir yere doğru gidiyordum. ‘Kösem Sultan’ ile beraber, dizinin adının geçtiği her yere benim kitabımın kapağını yapıştırmaya başlamışlar. Kitabın dizisi çekildi gibi lanse ediliyor. Milliyet gazetesinde geniş röportajım yayımlanıyor. Tam o dönemde şöhret basamaklarını çıkıyorum, popüler edebiyat yapıyorum falan derken birdenbire hop diye hayatım bambaşka oldu. Sonra; ben İstanbul’a, Hülya Abla ise Ankara’ya döndükten sonra sürekli beni aradı. “Hazırsan çalışmaya başlayalım” dedi. “Tamam, o zaman, ben Ankara’ya geleyim” dedim. Ankara’ya gittim, pek çok insanla tanıştım. Sonra bir baktım, elimde çantalar dolusu kitapla İstanbul’a dönüyorum ve “Şimdi yazamam ben bunu!” diyordum. “10 yılda bunları okurum, sindiririm, artık bu yola girdim derim” diye düşünürken öyle olmadı. Sürekli beni arayıp sıkıştırdılar. İyi de yapmışlar, o güvenle başladım. Yolumu, yönümü bize çevirdim tamamen. Bu geçen iki yıl içinde, içinde biz geçmeyen bir şey yazmadım.

-Adigece biliyor muydunuz?
-Hayır, bilmiyorum. Kursa gitmeye çalıştım ama dilim dönmüyormuş. Gırtlak yapısı 29 harfe alışınca çok zorlandım. Üç-beş derse gittim ama işlerim de biraz yoğundu, akşamları evde kitaba çalışıyordum. Gündüz işe gidip başkalarının kitaplarını düzeltiyordum. Bu arada öğrenemedim.

“Köylerde çok korunaklı yaşarken neyin elimizden gittiğini ya da neyin gitmek üzere olduğunu bilmiyorduk”

-Kitabın içinde xabze’ye birçok gönderme var, övgüler de var. Çerkes toplumu da hepimizin gözlemlediği gibi yapısal olarak eskiye göre farklılaşıyor. Mesela siz de yazları Uzunyayla’ya gidiyormuşsunuz. Toplumsal yaşam anlamında, geldiğimiz noktayı nasıl görüyorsunuz? Bir de bizim toplumsal yaşam kurallarımızla şu an içinde bulunduğumuz şehirlerdeki yaşam tarzı arasında bir bocalama yaşıyor musunuz? Örtüştürebiliyor musunuz?
-Bocalamam daha da şiddetlendi çünkü örneğin İstanbul’dan bahsedersek gittikçe kabalaşıyor. Kitapta güzellemeler de var âdetlere, doğru. Çünkü biz özümüzde çok naif, çok saygılı insanlarız, bu yüzden tabii ki zorlaşıyor. Sokakta insanların birbirine bağırıyor olması beni çok rahatsız ediyor. Ya da yanımdan çılgınlar gibi korna çalarak geçen arabalar beni rahatsız ediyor. Kadın cinayetleri, çocukların bu denli tehlike içinde, tehdit altında olması, aile ilişkileri, komşuluk ilişkileri, dostluk ilişkileri, ticari ilişkiler ve daha birçok şey! Bunlar önceden de rahatsız ediyordu, şimdi biraz daha büyüdü tabii. Yani şimdi bu içinde bulunduğumuz derneğin korunaklı çatısından çıkıp da dışarıda o hengâmeye girince tabii ki artık biraz daha zorlaşıyor. Derneğe hiç gelmeden önce biraz daha kolaydı. Bazı şeyleri yalnızca benim problemim sanıyordum. Yani benim duyarlı olmamla, biraz daha ince davranmamla ilgili sanıyordum. Öyle değilmiş meğer! Şu korunaklı çatının altına girdikten sonra daha net görüyorum bunu… Buradan çıkınca hayat biraz daha zorlaşıyor artık.
Toplumsal anlamda geldiğimiz noktaya dair ise umutsuz konuşmayacağım. Bazı şeyleri kaybediyoruz diye korktuğumuz için artık daha örgütlü, daha kitlesel bakmayı öğreniyoruz.

-Toplumumuz da bu bahsettiğiniz hengâmeye ayak uyduruyor, bunun bizim iç yaşantımıza yansıması da oluyor galiba…
-Uyduruyoruz çoğu zaman. Çünkü biz her şeyden önce bir halkız. Aslında onu kabul edersek galiba bir sürü problemi çözmüş olacağız. Biz bir halkız, iyimiz kötümüz, doğrumuz yanlışımız var. Pek çok şey var bizim içimizde… Değişmek zorunda olan şeyler var. Kentlileştik artık, dolayısıyla çocuklar dil bilme, âdet bilme konusunda biraz daha sorun yaşayacaklar; ona göre dizayn etmeliyiz kendimizi. Artık mesafeler biraz daha uzayacak, köydeki gibi dip dibe yaşamıyoruz. Biraz daha başkalaşacak durum ama ben kötümser değilim. Aslında daha iyiye, daha temize doğru gidecek; çünkü köylerde çok korunaklı yaşarken neyin elimizden gittiğini ya da neyin gitmek üzere olduğunu bilmiyorduk. Şimdi kente geldikten sonra yüzleştiğimiz ve çok şaşırdığımız gerçekler var. Kentte dil bilmiyorlarmış, halbuki köydeyken kimsenin öyle bir problemi yoktu ki; hatta köyde yaşarken pek çok kişi daha çok Türkçe konuşmaya teşvik ediliyordu. Şimdi başkalaşacak… Üniversiteli gencimiz çok fazla, bu da biraz daha akılcı çözümler üretmelerini sağlayacak. Daha çok tezler yazılacak, sosyolojik araştırmalar yapılacak, psikolojik analizler yapılacak. Çünkü biz bir travma yaşadık ve bu travma ile yüzleşmedik. Hatta bir değil birkaç travma yaşadık. Yapılacak bu çalışmalar sayesinde bu travmalarla yüzleşeceğiz.

“Kitabın sonunu şöyle bitirdim: ‘Bu Kafdağı ağıdını yazarken büyüdüm.’ Gerçekten büyüdüm ben, gerçekten çok şeyi tamamladım. O tamamladığım şeylerden bir tanesi de kendi vatanımı görmek oldu. Çok özel bir şeydi o, çok güzel bir andı”

-Peki, Nalçik’e gidişiniz kitapla bağlantılı bir süreç miydi?
-Hayır, tamamen tesadüftü. Ama tabii ki kitabın çok etkisi var çünkü kitapla dönüşümü tamamladım. Hatta ben kitabın sonunu şöyle bitirdim: “Bu Kafdağı ağıdını yazarken büyüdüm.” Gerçekten büyüdüm ben, gerçekten çok şeyi tamamladım. O tamamladığım şeylerden bir tanesi de kendi vatanımı görmek oldu. Çok özel bir şeydi o, çok güzel bir andı. Tesadüftü ama kesinlikle devamı gelecek. Gelecek; çünkü çok korkarak gitmiştim oraya da ait hissetmez miyim kendimi diye. Biraz önce de söylediğim gibi, kafamın içinde, arka tarafta bir şey vardı, beni yarım bırakan bir şeydi bu; kendimi hiçbir yere ait hissedemiyorum dediğim bir şey vardı, onu tamamladım ben. Kitap bittiğinde kendimi bir yere ait hissediyordum. Mesela şu an burada duyduğum huzuru dünyanın hiçbir yerinde duymuyormuşum, bunu fark ettim. Pek çok insanla tanışırken, açılışlara giderken, lansmanlara giderken, birçok şeyi yaparken şu yaşadığım şeyin hiçbirini yaşamıyormuşum.

-Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here