Kirpi

0
11

Babaannem, köy evimizin taş merdivenine oturmuş, yarım Türkçesiyle bana heyecanla bir şeyler söylemeye çalışıyordu. “Anlamadım babaanne, ne oldu” dedim. Hem zorlanır hem de üzülürdü bizimle konuşurken babaannem. Çerkesçe unutulacak diye hayıflanıp dururdu. Dediği gibi de oldu… Şimdi hiçbirimiz dilimizi konuşamıyoruz.
Elinde bir sopayla fındık harmanına yaklaşan kirpi sürüsünü gösterdi. Öğlen sıcağı bastırmadan karınlarını doyurmak için koşuşan bu hayvancıklara yaklaşmak pek mümkün olmadığından ancak sopayla iteleyerek topaç olmalarını sağlar, sonra da bunları kürekle fındık harmanından uzaklaştırırdık. Fındıkları başka türlü muhafaza edemezdik. Dikenli olmalarına, kendilerini korumalarına rağmen kıyamazdım bu hayvanlara ben. Tavukları ve ördekleri harmana yaklaştırmamak da görevlerimiz arasındaydı. En büyük yardımcımız ise heybetli görünüşüyle çoban köpeğimiz Yumak olurdu. Kıyamazdım bu hayvanlara ben.
Babaannem, “Acele et kızım, biliyorsun baban görürse yine kızar bize” diye hayıflanıp duruyordu. Babam sadece fındık zamanı kızardı bize. “Bir yıllık geçinmemiz buna bağlı” derdi. Harmanı bekleme sırası o gün bendeydi. Tabii bütün torunlarının biricik destekçisi de babaannem. Emektar Hasan Emmi de gece harmanı beklediği için gündüz uyuyordu. Bir yandan da tarlada fındık toplanmaya devam ediyordu. “Bu sabah ben namaza kalktığımda gitti ameleler tarlaya” dedi babaannem. Sıcak bastırmadan daha iyi çalışsınlar diye babamın talimatıydı bu. Okullar açılmadan bu işlerin bitmesi gerekir. Toparlanıp kasabaya gidilecek ve kışın orada kalınacaktı okul için.
O gün, akşam olmak bilmedi. Öyle sıcak bir gün ki, babaannem yarı Türkçe yarı Çerkesçe söyleniyor, “Ben sana bugün oruç tutma demedim mi? Zaten çok zayıfsın, bu uzun günlerde dayanamazsın, küçüksün, sana günah yazmaz” falan… Aynı odada yatardık ve ben sahurda herkesten önce uyanır, mutfaktan gelen yiyeceklerin kokusundan ne olduğunu tahmin eder, “Babaanne uyan, sofra hazır” diye seslenirdim.
Açlıktan, susuzluktan yorulmuş bir vaziyette yaşlılıktan yumuşamış koluna yaslandım babaannemin. İftar hazırlıkları başlamıştı. Babaannem, beyaz başörtüsünü burnuna kadar çekmiş, yemek kokularından etkilenmemeye çalışıyordu. Yüzüne baktığımda boncuk mavisi gözleri pırıl pırıl, gülümseyerek “Bu akşam iftarda etli biber dolması da var, nasıl da güzel koktu” dedi. Mutfaktan gelen kokulardan yemek çeşidinin zengin olduğu anlaşılıyordu. Etli biber dolmasının kokusu bütün bahçeyi sarmıştı. Bu kokuyu alan kediler merdivene kadar gelip ayaklarımıza dolanmaya başladılar. Kedi ordusu demek daha doğru olur çünkü yirmiye yakın kedi vardı anımsadığım kadarıyla bahçemizde. Hiçbir koşulda eve girmezlerdi. Ancak böyle güzel koku alınca, ya da acıkınca, merdivene gelip koro halinde miyavlamaya başlarlardı. Babaannemin soyağaçlarını anlatması çok hoşuma gider, bir yandan da nasıl ayırt ettiğine şaşırırdım. Hepsi birbirine benzeyen bir sürü kedinin, o bunun annesi, şu onun ninesi, teyzesi, üç kuşak kedi sülalesi… Oynaşmaya başladıklarında saatlerce başlarından ayrılamazdım. Günde iki öğün yemekte onları seyretmek ayrı bir keyifti bizim için. Bahçenin bütün hayvanlarının dost olmasıysa işin en güzel yanı. Öyle kareler var ki zihnimde… Tavuklar yemlerini yerken köpeğimiz Yumak komşu tavukları yaklaştırmazdı mesela. Kediler karnını doyururken tavuk ve ördekleri de onlara yaklaştırmazdı.
Öyle bir konuşmaya dalmışız ki akşamın nasıl geldiğini anlamadık. Koyunlar buzağılarken ne kadar heyecanlandığımı, doğururken annesi ölen bir kuzuyu nasıl biberonla beslediğimi, ahırın kapısı açıldığında bütün diğer kuzular annelerini emmek için koşarken annesiz kuzunun nasıl bana koştuğunu hatırladık babaannemle. İneğimiz Sarıkız, karlı bir kış gecesi doğum yaptığında, “Ben de danayı göreceğim” diye annemin peşinden ahıra gitmek isteyip ağladığımı, sonra babaannemin ağlamama dayanamayıp, el feneriyle ahıra gidip, bana buzağıyı gösterdiğini, geceleri Yumak fazla havladığında babaannemi uyandırıp avluda biri mi var diye huysuzlandığımı anlattı. İftar topu patlayıp ezan okunmaya başlayınca ev halkı masanın başındaydı. Babaannem kalabalık masada kendine ayrılan yere oturup beni de yanına oturtup orucumuzu açmıştık. Mis gibi kokan etli biber dolmasının yanı sıra yengemin yaptığı başka nefis yemeklerle karnımızı doyurmuştuk.
Şimdiki evimizin balkonuna kediler gelir. Sandalyemize oturur. Köyümdeki kedilerimiz gelir aklıma. Hiç kıyamam onları rahatsız etmeye! Balkonun önündeki küçük bahçeye de iki tane kirpi gelir bazı geceler, kendilerine has yürüyüşleri vardır. Küçücük bir ses duyduklarında hızlıca topaç olmaları hep ilgimi geçmiştir. Sabahları uyandığımda Hasan Emmi’nin, gece harmana gelen kirpileri koca fındık küfesine doldurup götürürken dikenli bir top yığını şeklinde görünen halleri gelir gözümün önüne. Bir de o güzelim yaz akşamlarında, bahçemizden toplanan taze biberlerle pişirilen etli biber dolmasının mis gibi kokusu gelir burnuma. “Şimdi benim pişirdiğim etli biber dolmaları hiç böyle güzel kokmuyor” der, dalar giderim geçmişime…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here