Çeçenlerin Sesi – Вайнeхан Аз – Şubat 2021

0
543

‘Ahmet Kadirov’un yolu’nda

Ramzan Kadirov’un liderlik ettiği Çeçenya yönetiminin tüm kademeleri sistematik bir biçimde akraba ve yakın dostlarla dolduruluyor, tüm bunlar uzun zamandır “Ahmet Kadirov’un yolu”nda politikası olarak adlandırılıyor.

Bachi-Yurt Köyü’nde açılan spor kompleksine Kadirov’un 15 yaşındaki oğlunun isminin verilmesi Çeçenya’da şaşkınlığa neden oldu. Bunun nedeni 15 yaşındaki bir çocuğun dünya çapında ünlü olup olamayacağı değildi tabii ki ama 15 yaşındaki Ahmet Kadirov’un dünyaya gösterecek bir başarısı yoktu, sadece birkaç küçük turnuvada ödül kazanmıştı.

2020 yılı sonlarında gerçekleştirilen toplantıların birinde Ramzan Kadirov, Gençlik İşleri Bakanlığı ile Kültür Fizik ve Spor Bakanlığı’nı birleştirme kararı almıştı. Bakanlığın başına ise 23 yaşındaki yeğeni Hamzat’ı getirmişti. 2021’den itibaren gençlikle ilgili politikaları belirleme işi Spor Bakanlığı’na verilmiş oldu.

Kadirov’un tüm kilit noktalara kendi aile üyelerini (kızları, yeğenleri, damatları), akrabalarını (eşinin ailesinden), sülale mensuplarını (Beyno) ve köylülerini (eski adı Hosi-Yurt iken şimdi Ahmet-Yurt oldu) ataması ülke sakinleri için artık sıradanlaştı.
İsminin saklı tutulmasını isteyen bir insan hakları kuruluşu çalışanı, Kadirov’un akrabalarının kilit noktalara atanmasıyla ilgili bir soruya “Bu konu uzun zamandır hiç kimsenin ilgi alanına girmiyor, umursamıyorlar. İnsanlar tüm bunları taşra tiyatrosu performansı olarak algılıyor” diye karşılık veriyor

 

Kuzey Kafkasya uzmanlarından Emil Süleymanov, Kadirov’un Kremlin ile özel bir ilişkisi olduğunu belirtiyor ve “Diğer cumhuriyet başkanlarının yapmasına izin verilmeyen birçok şey konusunda Kadirov’a her türlü izin sağlanıyor, bunun kökleri 2000 başlarından beri Putin-Kadirov ilişkisine dayanıyor. Çeçenlerle ilgili meseleler tamamıyla Kadirov’un takdirine bırakılmış. Kremlin’inin de bu işlere karışmaya hiç niyeti yok” diyor.

Ekonomi Yüksek Okulu araştırmacılarından, Kuzey Kafkasya Araştırma Grubu kurucusu Yevgeni İvanov ise “Yüksek kademelere atanmanın ana ölçülerinden biri Kadirov’a sadakattir. Bu nedenle de akraba ve dostlar önceliklidir. Bu kural sadece Çeçenya’da değil tüm dünyada geçerlidir” diyor.

“Sadakat-liyakat karşıtlığı” çelişkisinin her zaman var olduğunu belirten İvanov şu değerlendirmeyi yapıyor: “Sevdiğiniz biri bazen çok da başarılı bir yönetici olabilir. Ama bu bir istisnadır. Kariyer basamaklarına alt sıradan başlamadan hemen tepeye çıkan biri, bu konuda uzun süredir deneyim kazananların yanında profesyonel anlamda alt düzeydedir. Bu sorun zamanla kısman çözülebilir. Bunun bir yolu da dışarıdan danışman desteği almaktır. Ama tüm bunlar uzun zaman alır.”

Narsizmin yüceltilmesi

BBC Rusya’nın yaptığı bir araştırmaya göre Çeçenya’da 346 cadde ve sokağa Kadirov ailesi üyelerinin ismi verilmiş durumda. Mesela Kadirov’ların köyü Hosi-Yurt’taki 53 sokağın 48’ine Kadirov’un kız ve erkek kardeşlerinin ya da yeğenlerinin ismi verilmiş. Bachi-Yurt’ta ise iki sokağın adı A.R. Kadirov (Kadirov’un oğulları Ahmet ve Adem’in baş harfleri) yapılmış.

Ahmetya Cumhuriyeti

Çeçenya’da daha önceki adları Lenin olan tüm cadde ve sokaklara Kadirov’un babası Ahmet’in adı verilmiş. Bu süreç hızla ilerliyor.
Yakın bir gelecekte Çeçenya sakinleri uyandıklarında başkenti Ahmet-Kale olan “Ahmetya Cumhuriyeti” diye bir ülkede yaşadıklarını görebilirler, bu çok mümkün görünüyor. (www.kavkazr.com)

Çeviri: Serap Canbek

 

***

Çeçen-İnguş sürgünü (Aardakh)

“Bahar gelince cesetler ortaya çıkmıştı”

1938’de bugünkü Şatoy bölgesinde doğan Luiza Xasarov doğdu doğalı babasını görmemişti. Halk arasında çok sevilen yargıç babası Supyan Bersan 1938’de Beria’nın emriyle tutuklanmıştı ve akıbeti hakkında hiçbir bilgi yoktu. Sonradan edinilen bilgilere göre babası suçsuz bulunmuştu ama kayıptı. Devlet, aileye 300 ruble gibi sembolik bir bağış yapmıştı.

Anneleri Anisat, oğulları Salman ve Süleyman ile küçük Luiza’yı tek başına yetiştirmiş. Amcalarının evinde yaşayan Luiza o günleri anlatıyor:

“Henüz 6 yaşındaydım ama her şeyi bugün gibi hatırlıyorum. Evimizin yakınında hastane vardı ve penceremizden tüm meydanı görebiliyorduk. 22 Şubat 1944 akşamı kamyonlar dolusu asker geldi. Askerler her bir eve girdi. Kapıyı açan annem ‘Neden geldiğinizi bilmiyorum ama karnınız aç olmalı, oturup yemek yiyin’ dedi ve telaşını beceriksizce saklamaya çalışarak sofrayı hazırladı.

Askerler sessizce birbirlerine bakıyordu. Evdeki sandalyelerimiz o dönem için oldukça lükstü. Askerlerden biri anneme ‘Sandalyelerdeki peluş kaplamaları sök, belki çocuklarının ihtiyacı olur’ diye seslendi. Annem bu sözleri ciddiye almadı. Çocukların sandalye kaplamasına neden ihtiyaçları olsundu ki! Şimdi evimizden ayrılsak bile yakında döneriz diye düşünmüştü belki de…

Herkes toplandı. Erkekleri ayırdılar ve diğerlerini vagonlara doldurdular. Su yoktu. Tren durduğunda kar topluyorlardı, eritip içiyorduk. Ölenler karların üzerine atılıyordu.

Tren, Kazakistan’ın doğusunda yer alan Öskemen’de durdu. Oradan atlı kızaklarla İrtiş Nehri’ni geçerek Verkhuba Köyü’ne götürüldük. Köye varınca bizi ortak bir barakaya yerleştirdiler. Yiyecek hiçbir şey yoktu. Tarlalarda donmuş patates arıyorduk. Öyle bir durumdaydık ki donmuş patatesleri kaynattığımızda bize et kadar lezzetli geliyordu. Annemin biri uzun biri kısa iki paltosu vardı. Bizi açlıktan kurtarmak isteyen annem bir kova patates karşılığında paltolarından birini vermişti. Her gün birileri ölüyordu.

Birisi, yakınlarda bir pınar olduğunu söylemişti. Ben suyun peşine düşmeye karar verdim, annemle kardeşlerim de yiyecek aramaya çıktı. Kar dizlerime kadar geliyordu, ayaklarımı kesiyordu. Kışlık giyeceklerimiz yoktu. Kanayan ayaklarımla eve doğru yürürken abilerimden birisi bana doğru koştu. Şapkasıyla ayaklarımı örttü ve kucağında beni eve taşıdı.

Biftek kırıntıları ve domuz kemikleri

Ayda bir kez biftek kırıntıları ve domuz kemiklerinden oluşan bir miktar yiyecek dağıtıyorlardı. Öylesine kötü görünüyordu ki bazıları yemeyi reddediyordu. Bazıları da hayatta kalmak için yiyorlardı. Haşik amcam ve eşi Pazu öldü. Kızları ortada kalmıştı. Ama abileri Ali onları buldu ve yanına aldı.

Annem bir tarlada çalışmaya başladı. Karşılığında günde 1 kg yulaf veriyorlardı. Bir el değirmeni buldu ve yulafı öğütmeye başladık. Artık her gün yulaf yiyorduk.

O günleri düşündükçe kendime şunu soruyorum: Tüm bunlar neden yaşandı? Bunu hiç anlamadım ve asla da anlamayacağım. Bahar gelip karlar eridiğinde tüm cesetler ortaya çıkmıştı. Çok büyük bir travma…”

“Stalin, bak geri döndük”

 

Asya Çikoev 1937 yılında Grozni’de doğmuştu. 4 kardeşlerdi. Sürgüne gönderildiklerinde Asya’nın babası Kızıl Ordu saflarında savaşıyormuş.
12 kişiden oluşan aile Kazakistan’ın Jambıl kentine götürülmüş. İçlerinde hiçbir eşya olmayan barakalara yerleştirilmişler. Asya’nın dedesi ve babaannesi, torunları için samanlardan yatak yapmış.

Sonrasını Asya’dan dinleyelim: “Annem Kazaklardan yalvar yakar bir kazan istemişti. Un ve su ile erişte benzeri bir şeyler hazırlıyordu, biz de çorba halinde içiyorduk. Şu anda ağzıma bile sürmeyeceğim o tatsız çorba o günlerde bizim için dünyanın en lezzetli yemeğiydi. Annem zaman zaman un ve su ile kurabiye yapardı: Tam 12 adet. Tadı yoktu ama açlıktan ölmemek için yemek zorundaydık.

Sonraları annem ile halam Pia sıva ve temizlik işlerinde Kazak kadınlara yardımcı olmaya başladı. Karşılığında un ve keş (kurutulmuş süzme peynirden yapılan bir süt ürünü) alıyordu. Annem çalışmaya giderken bir parça keş bırakıyordu yememiz için.

“Otları yiyorduk”

Biz çocuklar tarlalarda bulduğumuz otları yiyorduk. Meğer tarlalara kimyasal ürünler sıkılıyormuş. Benim jenerasyonumdaki sindirim sorunlarının nedenini buna bağlıyorum. Sürüldüğümüzde yanımızda olmayan babamın bizi bulduğu günü asla unutamam.

1946 yılına gelinceye kadar halam, dedem ve kız kardeşi Raisa ile erkek kardeşi Movdi açlıktan ölmüştü.

1957’nin mayıs ayında Çeçenya’daki köyümüze döndük. Evlerimiz yerle bir edilmişti. Bir okul binasına yerleştirildik. Babam bir kereste fabrikasından tahtalar getirdi. Bu tahtalarla ve bazı halı parçalarıyla odaya benzer bir alan oluşturduk. Zaman içinde bir ev inşa ettik.

Sürgünü sanki kötü bir kâbus gibi arkamızda bırakmıştık ama ben, sürüldüğümüz gün bizi götüren vagonların ardından acıyla havlayarak koşan köpeklerimizi asla unutamıyorum. Çocuklar o günleri hak etmiş miydi? Peki ya ebeveynlerimiz, ne suçları vardı?

Akrabamız Yunadi sürgünden döndükten sonra Pobeda (1946-1958 yılları arasında üretilen üst orta sınıf otomobil modeli) marka bir araba almıştı. Arabasının camına bir Stalin posteri yapıştırmıştı. Postere bakarak sık sık “Sen bizi yok olmamız için göndermiştin ama bak geri döndük ve Pobeda’mla geziyorum” diyordu.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here