Aşure kazanında bir garip mücadele: Fasulye mi? Nohut mu?

0
135

Merhum Stefanos Yerasimos’a atfedilen latif bir anlatı vardır. Buna göre Tanrı insanlara dağıtmak üzere heybesine tüm lisanları doldurur ve ülkelerden geçerken her yere birer tane bırakır. Tüm ülkelere dilleri dağıttıktan sonra yolculuğu Kafkasya’da son bulur. Ancak daha dağıtmadığı pek çok dil kaldığını görür ve Kafkasya üzerindeyken heybesini tersyüz eder!

Bu yüzlere tebessüm veren anlatının nasıl bir gerçeğe işaret ettiğini, Antik Yunan ve Romalı coğrafyacıların yazdıklarıyla doğrulayabiliriz. Onlara göre günümüzden yaklaşık 2000 yıl önce dahi, yalnızca Abhazya-Suhumi bölgesinde 300’den fazla dil konuşuluyordu. Hatta MS I. yüzyılda yaşayan Romalı düşünür Gaius Plinius (Yaşlı Plinius), Dioscurias denilen söz konusu şehirde Romalı tüccarların 130 tercümana ihtiyaç duyduklarını söylemişti. “Kafkasya Halkları Tarihi ve Etnografik Bir Sentez” adlı eserinde Alexandre Grigoriantze, bu durumu Arap seyyahların İslamiyet’i tebliğ için geldikleri Kafkasya’yı “Diller Dağı” şeklinde isimlendirdiklerini söyleyerek perçinliyor.

Geçmişteki dil zenginliğini büyük ölçüde yitirmiş olmakla birlikte, Kafkasya günümüzde de çok sayıda dile ve dolayısıyla benzer oranda etnik unsura ev sahipliği yapmaya devam eden bir coğrafya. Elbette bu kadar farklı unsurun görece ve oransal olarak küçük bir yerde yaşıyor oluşu beraberinde doğal sorunları da getiriyor. Bu sorunların ve çatışmaların tarihsel gelişimindeki başrolü Rusya’nın üstlendiğini söylemekte de doğal olarak bir beis yok. Bu toplulukların diasporadaki ilişkilerine baktığımızda ise Türkiye’yi özel bir noktaya koyabiliriz. Zira Türkiye nüfus bakımından “İkinci bir Kafkasya”yı halihazırda barındıran bir ülke ve bizim birer Türk vatandaşı olarak üzerine rahatlıkla ahkâm kesebileceğimiz başka bir yer bulmamız zor. (Hemen her konuda ahkâm kesebilmenin adeta vatandaşlık görevi olarak kabul edildiği bir ülkede yaşadığımızı da hatırlatmak isterim.)

Osmanlı arşivlerinde Kafkas göçleriyle ya da sürgünle ilgili sayısız belge mevcut. Göze çarpan belgelere baktığımızda, önceleri gelen göçmenleri Adige olsun ya da olmasın Osmanlı’nın genelde Çerkes olarak isimlendirdiğini görüyoruz. Bu süreçte Osmanlı’ya gelen en kalabalık toplumun Adigeler olmasından dolayı bu durum Osmanlı bürokratları için anlaşılabilecek bir uygulama. Daha sonradan Osmanlı “Sevahil-i Çerakise”den gelenlerin yanı sıra “Çeçen, Abaza, Nogay, Kumuk vs.” gibi ayrımlar da yapmaya başlamış. Zaman zaman “Çeçen kabilesi” gibi isimlendirmelere de belgelerde rastlamak mümkün. Yani henüz o tarihlerde bizler kabile miyiz, millet miyiz, aşiret miyiz Osmanlı tarafından tam olarak anlaşılamamış görünüyor. Muhtemelen o günlerden mülhem olarak, Anadolu halkı da bu göçmenlerin bütününü, buraya gelen en kalabalık grup olan Çerkeslerden dolayı bu isimle adlandırmayı tercih etmiş. Bununla birlikte Çerkes kavramı aynı zamanda, Memluklerden beri Anadolu ve Ortadoğu İslam literatüründe çok yaygın bir kavram ve birden fazla topluluk için de zaman zaman kullanılan bir ifade. Yani Çerkes ifadesi, esasen Adigenin tam karşılığı olmakla birlikte, bizim buralarda bir galat-ı meşhur halinde tüm Kuzey Kafkasyalı muhacirleri niteler şekilde kullanılmaya başlamış. Bu alışkanlığın günümüze kadar sürdüğünü söylemek mümkün. Halihazırda Çeçen-İnguşları, Abazaları, Karaçayları ya da Osetleri yeterince tanımayan Türk halkının hepimiz için “Çerkes” ifadesini kullanmasına sanıyorum ki artık alışkın olmamız gerek.

“Kimlere Çerkes denmelidir?” sorusu, Türkiye’deki Kuzey Kafkasya camiasında popüler tartışma konularından bir tanesi olmakla birlikte bu tartışmaya girme niyetinde değilim. Sosyal medyamızda, cemiyetlerimizde “Çerkesölçer” vasfını haiz yeterince “otorite” varken bize sükût düşer. Ancak ne dersek diyelim, bu topluluklar arasında “İkinci Kafkasya”da bile bitmek bilmeyen tartışma ve ayrılıklar devam ediyor. Aşure kazanı içerisinde trend haline gelmiş sorular genel olarak şöyle: “Kim daha Kafkasyalı?”, “En Çerkes kim?”, “Kendi içimizde daha çok bölünebilir miyiz?”, “Mikromilliyetçilik süper değil mi?”, “Fasulye mi döver, nohut mu?”, “Mozaik mi? Mermer mi?”

Bizler aşureyi oluşturan her bir unsurun kıymetli olduğunu idrak edene kadar daha çok zaman geçebilir. Bu süre çerçevesinde asıl “muhatabı” unutup aramızda kavga etmeye devam edebilir, bir kaşık suda birbirimizi nasıl boğarız sorusuna yanıt arayabiliriz. Çerkes aktivistler, Çeçen muhalifler, tüm mazlumlar birer birer pasifize edilirken, “Kancal’da nasıl da kazandık ama!” tadındaki hikâyelerle mutlu olabiliriz. Ya da hangi ünlülerin “aslında” Çerkes olduğunu falan anlatır, asaletin ve nezaketin elli tonu üzerinden birbirimize birbirimizin propagandasını yapabiliriz. Bütün bu kısırdöngü içerisinde, ellerini son 250 yıldır ovuşturmaya devam edenlere daha nice malzeme verebiliriz.

Ancak bunu yapmak zorunda değiliz. Dinlediği müzikleri, çocuklarına koydukları isimleri, giydikleri kıyafetleri, yedikleri yemekleri, anlattıkları fıkraları bile neredeyse bire bir aynı olan Kafkasyalıların sadece farklı diller konuşuyorlar diye kavga etmeleri gerekmiyor. “Biz o muyuz yoksa bu mu?” tartışması mutlak bir gereklilik değil. “Biz şu olabiliriz ama birlikte daha güzel şu oluyoruz” diyebilmek varken üstelik. Yeterince “öteki” olmamış gibi yeni ve küçük ötekicikler yaratma konusunda birbirimizle yarışmak zorunda değiliz. En küçük parçasına kadar bölünerek etkili olan tek şeyin yalnızca atom olduğunu artık öğrenmemiz gerekiyor.

Velhasıl fasulye nohutsuz, kuru kayısı buğdaysız olmuyor, olamıyor işte.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here