İstanbul’da kar var

0
399

Dün akşam sokaktan geçen bozacının sesini duydum. Üsküdar’da, iki katlı ahşap dede evinin önündeki arnavutkaldırımlı yoldan da geçerdi bozacılar. Bugünküne benzer bir sedaları olurdu, buz gibi ve muhtemelen tertemiz kış havasında yankılanan. 1864’te ya da öncesinde İstanbul’a göçmüş Çerkes ailelerin de belleğinin derinliklerinde kalan seslerden biridir boza satanların bu nameli nidaları. Çok önemli değildir belki onlar için. Mesela kimi ailelerde, Tüccarbaşı Camii’nin avlusunda yatan Şapsığ kadınına, büyük halaya, gönderilen dualar daha çok iz bırakmış olabilir bellekte. Kimilerinin gözleri, Kral Hüseyin’in bir İstanbul seyahatinde bahsettiği eski yalıyı arar belki İstinye sahilinde, Ubıhların Tuğa ailesinden ‘Deli’ Fuat Paşa’ya ait olduğu söylenen. Belki Fenerbahçe’de bir köşkün bahçesinde yapılan Adigabze sohbetlerin büyüsü kalmıştır kimi çocukların aklında. Delinen ayakkabılara yapılan pençeler de vardır mutlaka belleklerde. Dedelerin fötr şapkaları vardır. Cumhuriyetin şehirli ilk kuşağının alameti farikasıdır o fötrler.   

Birbirimizde izlerimiz var 

Dün akşam, kendilerini ifade etmek ve kültürlerini korumak üzere yola çıkan Antakyalı Ortodoksların ‘Nehna’ adını verdiği oluşumlarının sunumunu izledim. Onların da derdi asimilasyon. Onlar da kendilerini ifade etmeye çalışıyorlar, İstanbullu Ortodoks Rumlardan farklı bir kültür biriktirdiklerini söylüyorlar. Aileler bölünmüş. 1939’da ve öncesindeki göçlerde Latin Amerika’ya gidenler olmuş. Bu yazıya konu olmalarının nedeni ise; MeTaco al Pastor. Meksika mutfağındaki bir tür taco ama aslında Arap kökenli Meksikalılar tarafından geliştirilmiş şavurma/çevirme/döner tarzı bir yiyecek. İşte bu yiyeceğin Antakya’yı da içeren Levant bölgesinden göç etmiş Ortodokslarca Meksika’ya taşındığı söyleniyor.   

Kıtalar bile kültürler arası etkileşim için sınır oluşturmuyor. 

Etkileşim olmasında bir problem yok. Can yakan kısmı asimilasyon. Güçlü olan, erk olan, hâkim olan, çoğunluk olan, tarif eden asimile ediyor. Bugünlerde bir Çerkes atasözü gündemde. Çerkesleri, komşu teyzenin Çerkes tavuğundan öte tanımayan bir toplumun Çerkes atasözünü referans göstermesi size de ironik gelmiyor mu? Atasözünün gerçekten Çerkeslere ait olup olmadığı tartışmasına girmeyeceğim ama çeşitli zeminlerde ‘Bir Çerkes atasözü’ olarak ifade edilmesi ilginç bir hal. Kaynağın belirtilmesi güzel tabii. Kızılderilileri kazıyarak topraklarından attıktan sonra Kızılderili bilgeliğini gösteren sözleri, doğayla barışık kültürün izlerini taşıyan takıları popüler kültürün parçası haline getirmek gibi. Ya da Antakya’dan getirilen dil asimile olurken, dönerin ‘tako’ çeşidi olarak Meksika mutfağına sızması gibi. Bugünkü ifade ediliş hali ya da atasözünün meali hoşumuza gidiyor olabilir ama konumuz bu değil. İşaret etmeye çalıştığım bir yandan sistemin sınır tanımazlığı, diğer yandan kadim kaynaklara her zaman ihtiyaç olduğudur. Etkileşim iyidir. Kötü olanı 2012’de Guşips’te yazmıştım; 

Gerçi kaosun da bir işlevi vardır ama farklı melodilerin bir arada söylenmesi kaos yaratmaz her zaman ve çoksesli müzik evrenseldir. Doğada, yeşilin, mavinin, sarının, kırmızının kendini gerçekleştirmesi kaos yaratmamış olmalı ki halen yaşamaya devam edebiliyoruz. Bütün çiçeklerin lacivert açmasını istediğinizde diğer renkleri oluşturan değerler, yaşanmışlıklar, zenginlikler, belki bugüne kadar hiç görülmemiş, tanımlanmamış renklere ulaşabilecek ipuçları kaybolur. Kaybolan sadece diğer renkler değildir. Aslında lacivert de eksilir. 

Bir sivil toplum kuruluşu olan OXFAM’ın yıllık hazırladığı ekonomik rapor geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Eşitsizliğin artması ve pandeminin etkileri üzerine gitgide derinleşen rakamları buraya taşımayacağım, aşağıdaki karşılaştırma yeterince çarpıcı; 

10 zenginin servetlerindeki artış üzerinden yüzde 99 vergi kesilmesi halinde tüm dünyaya yetecek aşının parası karşılanabilir, iklim değişikliğine karşı alınması gereken önlemler için gereken finansman açığı kapatılabilir, kadına yönelik şiddete kaynak aktarılabilir ve hâlâ bu 10 şahıs pandemi öncesinden 8 milyar dolar daha zengin kalmaya devam eder. 

Birbirimizden etkilenelim tabii, cesaretten, sağduyudan, doğa ile kurulmuş kadim ilişkilerden, doğanın kendisinden bugünü ve yarını çözümlemek için güç alalım.  

Genelde insanın, özelde Çerkeslerin doğası ve bilgeliği bunu mümkün kılar mı yoksa OXFAM raporunda özetlenmiş erkin asıl başarısı isyan arzusuyla yanıp tutuşanları bile gücüyle büyülemesinden mi gelir bilmiyorum. 

Isaac Asimov ve Jason A. Schulman tarafından yazılan ve 1988 yılında yayımlanan kitaptaki bir cümle belki de bu soruya yanıttır. 

Tam şu anda hayatın bence en üzücü tarafı, bilimin bilgiyi biriktirme hızının, toplumun bilgelik edinme hızından daha fazla olmasıdır. 

Bilgelik edinme hızının bilgiyi biriktirme hızının önüne geçeceği ana değin kadim kültürümüzün değerleriyle dinlemeli belki de kulağımıza çarpan dış sesleri. Bu yazıyı da onlardan biri ile sonlandırmalı. 

-Ekşi boooza… 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz