Nereden öğrendik mayısta yas tutmayı?

0
113

Mayıs bizde yas ayı… 21 Mayıs’ta yapılan törenler mi, dinlediğimiz ağıtlar mı? Belki de genlerimizde kodlandı, ifade buldu atalarımızın acıları…  

Yas ve 40 mum hikâyesini bilirsiniz. “Bir yakınını kaybedenin içinde ilk gün 40 mum yanarmış, ikinci gün 39, üçüncü gün 38 mum ve her geçen gün zamanla yanan mum sayısı azalırmış. 40. gün geriye kalan o tek mum hayat boyu sönmezmiş.” Belki de bu yüzden yakınını kaybedenlerin gülüşünde bir hüzün, gözlerinde bir donukluk var. Peki, toplumsal yas tutanlar, bizim gibi sürgünden gelenler… 

Hepimizin bildiği gibi, anne veya babamızdan aldığımız genlerle belirlenen genetik bir altyapımız var. Bugüne dek sperm ve yumurtadaki genlerin, kuşaktan kuşağa biyolojik bilgi aktarımının tek yolu olduğu ve bu genetik altyapının değiştirilemez olduğu düşünülmekteydi. Aslında genetik yapımız dinamik bir süreçte ve çevresel faktörlerle sürekli değişime uğruyor veya farklı şekillerde gen ifadesi sağlıyor. Nitekim epigenetik alanında yapılan çalışmalarda, çevresel faktörlerin, genlerin, DNA’daki kodlanmayı değiştirmeden farklı davranmasına neden olabileceği, yani çevresel faktörlerle gen ifademizin değişebileceği gösterilmiş. Epigenetik biliminin öncüsü Moshe Szyf, epigenetik değişiklikleri noktalama işaretlerine benzetiyor. “Çalış, baban gibi eşek olma” ve “Çalış baban gibi, eşek olma” cümlesinde virgülün yarattığı anlam farklılığı gibi, epigenetik değişikliklerin gen cümlesinin ifadesini değiştirdiğine vurgu yapıyor.  

Aslında epigenetiğe ve onun etkilerine bir nevi aşinayız. Anne karnında bebeğin her şeyi hissettiğini, gelişiminin etkilendiğini biliyoruz. Anne karnı ve annenin yaşadıkları da çevresel faktör ve bebeğin gen ifadesini etkilemekte. 

Yakın zamana dek anıların gelecek nesillere sadece bireysel deneyimlerle aktarılabildiği düşünülmekteydi. Yeni araştırmalarda, DNA’nın kimyasal işlevlerindeki değişimler yoluyla hafızanın gelecek nesillere aktarılabildiği, bireylerin yanı sıra halkların ve kültürlerin de bilinçaltının olduğu, yaşanan toplumsal olayların sonraki nesillere aktarıldığı savunulmakta.  

Kiraz çiçeği kokusu sonrası elektrik şoku uygulanan farelerde yapılan bir çalışmada, farelerin kiraz kokusundan korkması sağlanmış. Zamanla bu kokuyu alan farelerin elektrik uygulanmasa bile titrediği, hatta bu farelerin yavrularının daha önce hiç kiraz çiçeği koklamadıkları halde bir süre sonra bu kokuyu aldıklarında korkuyla tepki verdikleri saptanmış. Kontrol grubunda hiç koku ve elektrik uygulanmayan farelerin yavrularında böyle bir tepki görülmemiş. Buna dayanarak koku ve elektrik ile eğitilen farelerin spermindeki genlere bu çevre etkisinin eklendiği ve yavruların daha duyarlı olmasını sağladığı savunulmuş.  

İnsanlarda ise doğal afet, soykırıma uğrayan toplumlarda, gebeliğinde veya çocukluğunda travma yaşayanlarda epigenetik değişiklikler araştırılmış. 

İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi toplama kamplarında işkenceye uğramış, tanık olmuş ya da saklanmak zorunda kalmış 32 Yahudi ve onların çocuklarında yapılan genetik çalışmalar neticesinde nesillerarası iletişimin mümkün olduğu sonucuna varılmış. Sonuçlar aynı dönemde Avrupa dışında yaşamış Yahudi ailelerin çocuklarının genleriyle karşılaştırılmış. Avrupa Yahudilerinin çocukları, hatta torunlarında, beyindeki stres algılayan reseptörlerde epigenetik değişikliklerle, ikinci ve üçüncü nesillerde post-travmatik stres hastalığı oluşma riskinin daha yüksek olduğu saptanmış ve bunu “ebeveynlerinin soykırım deneyiminden başka bir şekilde açıklamanın mümkün olmadığı” bildirilmiş. Yani travma anısı gelecek nesillere geçebilir.  

Epigenetik değişikliklerin kabulüyle bunların olumlu yönlerinden faydalanmak da mümkün. Bu değişiklikler, bizim doğuştan sahip olduğumuz genlere mahkûm olmadığımızı ortaya koyarak, DNA’larımızın çevresel faktörlere değişebilen yanıtlar vermesini sağlıyor. Ataların deneyimlerinin torun nesillerde nasıl değişimler yarattığını bilmenin, nesillerarası temeli olan gelişimsel nöropsikiyatrik hastalıkların daha iyi tanımlanmasını sağlayacağı, biliminsanlarının bu sayede “hatıraların mirasının” etkilerini azaltabilecekleri düşünülmekte. Yani travmalara bağlı etkilerin pozitif yönde değişim yapması da sağlanabilir. Bu konuda çalışan “davranışsal epigenetik”, travma sonrası kazandığımız büyüme ve direncin, travmanın pozitif etkisi olduğunu savunmakta. Yani sahip olduğumuz genleri ve onların kodlamasını tamamen değiştiremesek de olumlu koşullarla faydalı gen ifadeleri sağlayabiliriz.  

Yaşadığımız acının tarifi yok, ama yaşanan soykırım ve sürgünün yarattığı yıkıcı etkilerin gelecek nesillerde pozitif etkilere dönüşmesini sağlayabiliriz. Bizden daha dirençli ve bilinçli, fiziksel ve ruhsal açıdan sağlıklı yeni nesillerimizin böyle acılar yaşamaması dileğiyle… 

  

Kaynaklar:  

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1329551 

https://www.ted.com/talks/moshe_szyf_how_early_life_experience_is_written_into_dna?utm_campaign=tedspread–a&utm_medium=referral&utm_source=tedcomshare 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here