İnsanlığın bug’ı: ‘Toleranssızlık’

0
175

Savaşlar neden çıkar? İnandığımız farklı değerler midir bizi birbirimize düşüren? Başka bir ırka üstün gelme, başka bir millet üzerinde tahakküm kurma çabası yüzünden midir yoksa? Ülke sınırlarını alabildiğine genişletme, tüm yeraltı ve yerüstü kaynaklarını büyük bir oburlukla tek başına yeme bitirme hırsından mıdır? Üretilen silahları satmaya çalışan pazarlamacı kurnazlığı mıdır kıyımlara sebep? Yoksa para mıdır bütün hastalıklı davranışlarımızın çıkış noktası?  

Montaigne, savaşı “birbirimizi öldürme, kendi türümüzü yıpratıp yok etme sanatı” olarak tanımlıyor. Doğada insan türü dışında hiçbir canlının bu sanatı icra etmediğini de ekliyor sözlerine. Bir aslanın, daha güçlü bir aslanı öldürdüğü görülmüyor, diyor sözgelimi. Öyleyse koca doğada sadece insanlara has kendi türüne karşı savaşma, kendi türünü yok etme sanatı nereye temellenmekte? Belki o temeli bulup biraz sarsmaktadır aradığımız derman. Savaşın yıkıcı etkileri, sabit ve tartışmasız bir olgu olduğu halde, insanlığın 21. yüzyılda geldiği noktada hâlâ devamlılık gösterebiliyor. Öyleyse sorumuzu yineleyelim: Savaşlar neden çıkar? Yönetmen Ivan Ramadan, 2008 yılında yaptığı, Bosna Hersek’in animasyon türündeki ilk kısa filminde, ilginç bir kurgu eşliğinde bu soruya cevap bulmaya çalışıyor.  

Saraybosna Film Festivali’nin en saygın ödülü olarak kabul gören “Saraybosna’nın Kalbi” adlı özel ödülü kazanan ve 2008 Avrupa Film Ödülleri’ne doğrudan aday gösterilen, dünya çapında katıldığı yaklaşık 30 festivalin resmi seçkisinde yer alıp bu festivallerden çeşitli ödüllerle dönen “Tolerantia” (Tolerans) adlı animasyon kısa film, Hırvatistan doğumlu genç yönetmen ve yazar Ivan Ramadan’ın ses getiren ilk çalışması olmuştur. 6 dakika 20 saniye gibi kısa bir süreden oluşan film, YouTube üzerinden “tolerantia” aramasıyla ücretsiz ulaşıma açıktır. 

Animasyonun sınırsız yaratım alanını kullanan yönetmen, bizi güzel bir kurguyla ilginç bir fantezinin içine çekmektedir. Yazımın başında sorduğum soruyu muhtemelen kendine soran Ivan Ramadan, savaşın olası sebeplerini tespit edip gerçek cevabın bulunabilmesi için tüm ihtimalleri yok etmiştir. İzleyiciyi, kurduğu fantastik olay örgüsüyle insanlığın sıfır noktasına davet etmektedir. Dinin, milletin, yeraltı-yerüstü kaynaklarının, silahların, paranın henüz olmadığı bir dünya… Bir yeniden başlangıç… Yönetmenin dünya hayatını ve insanlığı rahatça resetleyebilmesi de animasyon evreninin sağladığı özgür alanla gerçekleşmiştir.  

Film, “Buz Çağı’nın sonu… Bosna’nın merkezinde bir yer!” yazısıyla açılmaktadır. Hikâyenin ana kahramanı buzların erimeye başlamasıyla uzun bir uykudan uyanır. Dünya hayatı yeniden canlanmıştır. Kahramanımız, etrafa biraz göz atıp olan biteni anlamaya çalıştıktan sonra Maslow teorisine uygun olarak, ihtiyaçlar hiyerarşisi kategorizasyonunun en alt basamağındaki fizyolojik gereksinimlerini karşılayabilmek için çalışmaya başlar. Barınma ihtiyacını giderebilmek adına büyük taş blokları ittirip kaldırarak kendine Mısır piramitlerine benzer bir mülk inşa eder. Bu mülkü tuhaf bir insansı içgüdüyle sahiplenme telaşına kapılır. İnşa ettiği yapının tepesine rahatça hilale benzetebileceğimiz bir simge çakar ve ellerini göğe doğru uzatır. Tam bu sırada hemen karşısında da bir başkasının aynı aşamaları yaşadığını ve kendine ait başka bir yapıyı mülk edindiğini fark eder. Üstelik komşusu haça benzetebileceğimiz başka bir simge kullanmaktadır ve tapınmak için kendi simgesini işaret etmektedir. Ve iki komşu arasında, bu zıtlıklar eşliğinde, büyük bir yıkımla sonuçlanacak savaş başlar.  

Yönetmen, kendi kaleminden çıkan öyküyü Bosna Hersek’in sevdalinka adı verilen geleneksel halk ezgileriyle süslemiştir. Filmin müzikleri, eski sevdalinkalara getirdikleri modern yorumlarla tanınan popüler bir Bosna Hersekli müzik grubu olan Mostar Sevdah Reunion tarafından yapılmıştır. Dramatik örgünün ritmine çok uygun düşen müzikler, olayın etkisini artırırken diyalogsuz bir şekilde tartışılan evrensel mesele, yönetmenin tercihiyle lezzetli bir yerel sosa batırılarak izleyiciye sunulmuştur. 

Filmi Marksist felsefe estetiği üzerinden okuduğumuzda, kendi emeklerine karşı bir yabancılaşma yaşayan bireyin mülkiyet hırsıyla birbirlerine saldırdıklarını ve emekle inşa ettiklerini hırsla yıktıklarını görmekteyiz. Bu gösterge, filmin bir başka sağlam katmanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Karakterler karşı tarafın mülkünü yıkmak için kendi mülkünün taş bloklarını kullanır. Dolayısıyla mülkiyet hakkı kazanmak isteyen taraflar karşı yapıyı bir enkaza dönüştürürken kendi mülklerinden de olurlar. Bireyin üretim araçlarını ve üretim sonuçlarını kendi yetisiyle ve kendi yararına kullanabilme hakkı mevcut olmalıyken filmimizdeki karakterler emek güçlerini yok edici bir silaha dönüştürmüş ve birbirlerine doğrulttukları bu silah iki taraflı olarak emeğin sömürülmesine sebep olmuştur. Marksist ideolojinin mülkiyet anlayışını çocuksu bir yalınlıkla yansıtan film, bu anlamda yönetmenin büyük bir başarısıdır. 

Ivan Ramadan insanlığı sıfır noktasına çekerek yeniden başlattığı dünya düzeninde savaşların temel sebebini araştırırken, insanlığın kendine has toleranssızlığını fark eder. Dilimize Fransızcadan değiştirilmeden girmiş olan tolerans sözcüğü “hoşgörü” anlamına gelmektedir. Kelimeyi etimolojik olarak incelediğimizde Latince kökenli olduğunu gördüğümüz bu sözcüğün “kaldırmak, tartmak, ağırlık taşımak” anlamlarıyla karşılaşırız (Nişanyan Sözlük-Çağdaş Türkçenin Etimolojisi, “tolerans” maddesi). Filmde kelimenin bu iki anlamının da kullanıldığı görülmektedir. Filmdeki kahramanlar taş blokları kaldırıp taşıyarak binalarını inşa ederler. Ancak bir başkasının varlığını “kaldıramadıkları” noktada tahammülsüzleşirler ve savaş başlar.  

Toleranssızlık eyleminin kaynak duygusu korkudur. İnsanlar kendine yabancı olan her şeyden korkar. Yılanla sadece belgesellerde karşılaşmış bir burjuva çocuğu, köylü bir çocuğa göre daha büyük bir yılan korkusuna sahip olarak büyür. Tanımadığımız bir Aborjin yerlisi bize korku verir. Bizim inandığımızın dışında bir şeye inananlar tekinsiz gelir. Öğretilerin, kalıpların, normların dışında olanlar toplum için birer öcüdür. Batı dünyasındaki İslamofobinin, Çingeneler, göçmenler, hippiler, LGBTİ+ bireyler gibi grupların marjinalleştirilmelerinin ve bu gruplardaki bireylere tamamen hoşgörüsüz yaklaşılmasının temelinde yine tanımama veya yanlış tanınmadan kaynaklı korkular vardır.  

Yeni çağın hastalığı bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde giderek daha atomize olan toplumlar haline gelmemiz sanırım. Bizden başka olanı terörize etmeyi artık içselleştirmiş durumdayız. Öteki olana karşı önümüze çektiğimiz setler giderek yükseliyor. İnsanlıktaki bu egosantrik durum da hiç sönmemiş faşizm ateşine elbette kova kova benzin atıyor. Yabancılıklar ötekiler yaratıyor. Ötekiler korkularımızı körüklüyor. Korkularımız savunma mekanizmamızı çalıştırarak bizleri uyarıyor ve hoşgörü eksikliğimizi had safhaya çıkarıyor. Tolerans duygusunu kaybetmek de öteki olanı yok etmeyi emrediyor ve iki taraf için de bir yıkım anlamına gelen savaş kaçınılmaz oluyor.  

Toleranssızlığa Balkan coğrafyasının orta yerinden, kendi yerelliğinden bakan Ivan Ramadan, evrensel olana başarılı bir şekilde ulaşmış ve derdini kısacık bir filmde katmanlı olarak anlatma kabiliyetini göstermiştir. Ancak filmin hikâyesi bize bir çözüm ve çıkış yolu göstermekten uzaktadır. İnsanlık böyledir, toleranssız bir mahluktur ve bu durum savaşları, yıkımları kaçınılmaz kılar, şeklindeki beylik söylem üzerinden izleyiciyi düşünmeye sevk etse de alımlayıcıda bir değiştirme ve dönüştürme duygusu uyandıramamakta, aksine kabullenmeyi körüklemektedir.  

Tüm dünyayla beraber, diğerleriyle yarışırcasına hızla tahammülsüzleşen ve hoşgörü duygusunu yitiren Türkiye’nin, Anadolu kültürünün içindedir belki de aradığımız çözüm. Toleranssızlığımıza sebep korkularımıza çözüm için 13. yüzyıldan bir şairimize kulak vermeli belki de: “Gelin tanış olalım/ İşi kolay kılalım/ Sevelim sevilelim/ Dünya kimseye kalmaz.” 

  

Kısa filmin linki:  

https://www.youtube.com/watch?v=FrjQrXc80cY 

Önceki İçerikHem konuşur hem yazarım!
Sonraki İçerikHasköy’deki Yahudi mezarlığına saldırı
Hakkı Yüksel
1987’de İstanbul’da Eski Yugoslavya göçmeni bir ailenin çocuğu olarak doğan Hakkı Yüksel, lisans ve yüksek lisansını İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde tamamladı. Aynı üniversitenin Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji bölümünde öğrenim görmektedir. Çeşitli Balkan derneklerinde ve Balkan kültürünün korunmasına yönelik faaliyet gösteren internet sitelerinde Eski Yugoslavya devletleri başta olmak üzere tüm Balkan coğrafyasının sinema, dil, kültür, müzik, edebiyat ve tiyatrosu hakkında çeşitli araştırmalar yapmış ve çalışmalar yayımlamıştır. Farklı dergilerde kısa öyküler, tiyatro oyunu, film, dizi ve kitap eleştirileri yazmaktadır. 2011’den bu yana Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak çalışmaktadır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here