Hem konuşur hem yazarım!

0
95

Geçen ay içinde Kayseri’de bir otobüs yolculuğu sırasında yaşananlar büyük tartışmalara yol açtı. Otobüste Çerkesçe konuşan yolcuların üzerine yürüyerek tepki gösteren bir faşist “Bu ülke Türklerin ülkesi Türk! Her şey Türk’tür, Çerkes değil. Bu ülkede ikinci dil konuşulmaz; Kürt olsun, Çerkes olsun… Kim olursa olsun. Bu ülke Türktür” diyerek bağırıyor. Yolcular arasında gülüşmeler oluyor. Hatta başka bir yolcu “Çift dil konuşulduğunda ülke karışır” diyerek saldırgana destek oluyor. Çerkesçe konuşan gençlerin ise “Tamamdır abi, eyvallah” dedikleri duyuluyor.  

(https://www.evrensel.net/haber/465835/kayseride-otobuste-irkcilik-bu-ulkede-ikinci-dil-konusulmaz-kurt-olsun-cerkes-olsun) 

  

Tamam da değil, eyvallah da değil! 

Elbette o otobüsün içinde ırkçı nefret söylemine maruz kalan gençlerin “Tamamdır abi, eyvallah” demelerini eleştirecek değiliz. O ortamda belki de saldırıyı büyütecek bir tutum içine girmemeleri, sakin kalmaya çalışmaları anlaşılır. Ancak bu ırkçılığa halkların ne “tamamdır abi” demesi ne de “eyvallah” etmesi mümkündür. Siyaset sahnesinin son dönemlerde milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı yarışına sahne olmasının bedelini halklar ödememelidir. Çerkes gençlere yönelen bu saldırının bütün halklara yönelik olduğunu asla unutmamalı. Bu nedenle bu tip saldırılara her zaman mümkün olan en geniş dayanışmayla karşılık verilmeli. 

Bu olay halklarımız içinde de yer bulabilen, özellikle Suriyeli ve Afganlar üzerinden ortaya çıkan mülteci düşmanlığıyla mücadele etmenin de ne kadar önemli olduğunu ortaya koydu. Yabancı düşmanlığının büyüdüğü iklimin Türkçeden başka diller konuşan halkları o yabancının yerine konmasını an meselesi yaptığı unutulmamalı. Türkiye’deki mülteci sorunuyla halkların dil, kimlik sorunları elbette farklı dinamikleri, tarihsel arka planları olan sorunlar. Ancak yükselen milliyetçilik ve nefret söylemi bu sorunların birbirlerini büyütmelerine neden oluyor. Yani demem o ki birlikte Suriyeliye nefret söylemiyle saldırdığınız insanların aynı söylemlerle yarın size saldırması durumunda şaşırmamanız gerekir. Halkların bu tuzağa düşmemesi gerekir. Mülteci sorununu yaratanlara, Ortadoğu’yu kan gölüne çevirenlere, ülkelerin rejimlerini değiştirmek için iç savaşta taraf olanlara yönelmesi gereken öfkenin bu politikaların mağdur ettiklerine yönelmesi siyaseten doğru olmadığı gibi hakkaniyetli de değil. Üstelik onlara yönelen tepkilerin gelip bizi vuracağı bu kadar açıkken.  

  

Dil yarası 

Bu son olay aslında tarihsel bir arka planı olan, tarihimizde bolca örneği bulunan bir olay. İlkokulda bizzat kendim okulda Hemşince konuşma yasağını yaşamış ve hikâyesini yazmıştım. Şimdi yapılıyor mu bilmiyorum ama bir zamanlar sınıf başkanları teneffüste yaramazlık yapanların numarasını karatahtaya yazardı. İlkokulda benim numaram da tahtaya Hemşince konuştuğum için yazılmıştı. Anlayacağınız Hemşince konuşmak “yaramazlık yapmak” anlamına geliyordu.  

Tabii cumhuriyet tarihi boyunca buna benzer, bundan bin beter uygulamalar da yapıldı. Bu vesileyle bir kaç tanesini hatırlatmak istiyorum. 

21.05.1936 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkmış bir haber, bu yasakların çok bilinen örneklerinden biridir: “Gönende türkçeden başka dil ile konuşulması Gönen belediyesinin kararile yasak edilmiştir. Çerkesçe, gürcüce, arnavudca, pomakça gibi yabancı dillerle konuşanların cezalandırılacakları tellalla halka ilan edilmiştir. Çarşıda, pazarda, kahvehanelerde yabancı dil ile konuşanlar Gönen belediyesinin tam yerinde verdiği bu karar üzerine bundan böyle türkçe konuşacaklardır. Gönen halkı bu karardan çok memnun olmuştur.” (Yazım yanlışları orijinal metinden kaynaklıdır.) 

1936 için “o dönemin koşulları” diyenlere 2018 yılından bir haber: “16 Aralık 2018 günü Sakarya’nın Hendek ilçesi Yenimahalle Mahallesi Beştepeler Caddesi’nde meydana gelen olayda Kadir Sakçı ve oğlu Burhan Sakçı’nın önü kıraathane önünde Hikmet Usta (55) ve yanındakiler tarafından kesildi. Kürtçe konuşan baba ve oğula, ‘Kürt müsünüz, Suriyeli mi?’ diye soran Hikmet Usta, baba ve oğlun ‘Kürdüz’ demesi üzerine ‘zaten sizi sevmiyorum’ diyerek belindeki tabancayı çıkarıp ateş etti. Kadir Sakçı yaşamını yitirdi, oğlu Burhan Sakçı ise ağır yaralandı.”  

(https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2019/12/06/kurtce-konustugu-icin-oldurulen-kisinin-katiline-muebbet-hapis-cezasi-verildi) 

  

Dillerin anayasal güvenceye ihtiyacı var! 

Ülkemizde konuşulan diller 1921, 1924, 1961 anayasalarında herhangi bir yasaklamaya uğramamıştır. Bu dönemler boyunca fiili uygulamalar ve yasalarla yasaklamalar sürdürülmüştür. 1982 Anayasası ise 3. maddede “Devletin resmi dili Türkçedir” yerine “Devletin dili Türkçedir” ibaresini koyarak yasakçı bakışını baştan ortaya koymuştur. “Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti” başlıklı bölümde yer alan 26. maddede ise dil yasağıyla ilgili yasalara gönderme yapmıştır: “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz.” 

12 Nisan 1991 tarih, 3713 sayılı kanunla dil yasağı öngören kanun; 3 Ekim 2001 tarih, 4709 sayılı anayasa değişikliğiyle anayasanın “kanunla yasaklanan dil” ifadelerine yer veren 26. ve 28. maddeleri kaldırıldı. Ancak yasakların kalkması veya seçmeli dersler olarak dillerin öğretimiyle ilgili düzenlemeler yapılması gördüğümüz üzere yaşanan sorunları ortadan kaldırmıyor. Ülkemizde İngilizce, Almanca, Fransızca gibi yabancı dillerde veya Lozan Antlaşması ile azınlık statüsü kazanmış olan Ermenice ve Rumca eğitim yapılabiliyor. Ancak Müslüman halkların kendi dillerinde eğitim yapmaları mümkün değil. Bu taleplere karşı getirilen “ülkenin tek dili olur” gibi söylemler nedense Batı dilleri için getirilmiyor. Ayrıca günümüzde artık tek dilli eğitimden çok bütün dünyada çok dilli eğitim öne çıkıyor. Yani çocuklarımız okullarında Çerkesçe, Hemşince, Lazca, Kürtçe eğitim alırken aynı zamanda Türkçe ve yanında uluslararası bir dili rahatlıkla öğrenebilirler.  

Dillerimizin konuşulmasına yönelik ortaya çıkan ırkçı tepkilere karşı geliştirilecek en iyi yanıt, “Her yerde dilimi konuşurum” ile sınırlı kalmamalı. Çünkü yaşamın olağan akışı, sosyoekonomik birçok neden dillerimizin daha az konuşulmasına neden oluyor. Yok oluşun önüne geçmek için yalnızca konuşmaya değil, bu dillerin eğitim dili haline getirilmesine ve anayasal güvenceye alınmasına ihtiyacımız var. 

Önceki İçerikTarihi ve kültürel mirası güncel ticaret ile yorumlamak… Korumak mı?
Sonraki İçerikİnsanlığın bug’ı: ‘Toleranssızlık’
Mahir Özkan
Artvin İli Makriyal / Noğedi (Kemalpaşa ) ilçesinde 1978 yılında dünyaya geldi. Çukurova Üniversitesi Felsefe Öğretmenliği Bölümü'nden 1999 yılında mezun oldu. 2008-2011 tarihleri arasında Agos gazetesinde yayınlanan öyküleri 2014 Eylül'ünde 'Hemşin Öyküleri' adıyla Aras Yayıncılık tarafından yayınlandı. 2016'da Hemşince çevirisini yaptığı Küçük Prens, 'Bidzig Pirens' adıyla yine Aras Yayıncılık tarafından yayınlandı. Derlemelerini Uğur Biryol'un yaptığı İletişim Yayınları tarafından yayınlanan 'Karardı Karadeniz' ve 'Karadeniz'in Kaybolan Kimliği' adlı kitaplara makaleleri ile ve Leyla Çelik ile Elif Yıldırım'ın derlediği, Nika Yayınları tarafından yayınlanan 'Yeşilden Maviye Karadeniz'den Kadın Portreleri' adlı ortak kitaba bir öyküsü ile katkıda bulundu. 2009-2014 yılları arasında Norradyo adlı internet radyosunda 'Hemşin Öyküleri' adlı bir program hazırlayıp sundu. 2014 yılında bu yana yayınlanan Gor dergisinin yayın ekibinde yer alıyor. Evli ve bir kız çocuğu babası.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here