Ocakta bir gün…

0
347

Geceden yakılmış sobanın bunaltıcı sıcağından eser kalmamış… Gömüldüğünüz saf koyun yününden yorganınızdan -söz meclisten dışarı- açıkta kalan burnunuzu sabaha doğru hissetmeden uyanırsınız… 

Yataktan çıkmakla çıkmamak arasında verdiğiniz savaşı her sabah kaybeder, bir an önce sizden saatler önce kalkmış annenizin gürüldeyerek yanan sobasının başında fırındaki patateslerin yarı toprak, yarı emek, yarı hasret kokuları, geceden donan burnunuzu çözmeye yeter de artar… 

Bu kokular sana bir diğer zalım beyazpeyniri hatırlatır, bir zahmet kiler denilebilecek leğuneye gidip soğuk peynir bidonuna daldırdığında elini, burnundan beter donarsın… Tuzlu soğuk salamuradan çıkarırsın kar beyazı, mis gibi yağlı beyazpeyniri… 

Beyazpeynir ve gedrofla olan dansın bittiyse nihayet, ahırın buz tutmuş anahtarını eline yapışmasına aldırmadan çevirirsin, kâfi gelmez, kapı donmuştur, bir omuz vurup açabildiysen eğer, içerideki hayvanların buharı bir anda dışarı hücum ederken bir yandan dışarıdaki ayaz dalar içeri… 

Aynı anda ayaklarınıza dolanan kümes hayvanlarına aldırmadan köşede bağlı duran atların hırıltıları çağırır sizi ilk olarak… 

Benim ilk kulak verdiğim, acıkmış atlarımızın hırıltılı, bir o kadar da can alıcı sesleriydi. Ne zaman bir ağıla girsem o hırıltıyı arar durur kulaklarım… 

Ağılın ağır kokuları içinde bir güzel temizler, karamık çalısından özenle yapılmış ahır süpürgesiyle bir güzel süpürdükten sonra kendinizle de gurur duyabilirsiniz. 

Yok olmadı, çalı süpürgesini partner yaparak, bir acılı şeşen dönebilirsiniz ağılın göbeğinde… 

Bir seferinde başıma gelmedi değil! 

Karamık süpürgesiyle döndüğüm acılı bir şeşen sırasında içeri dalan amcamla burun buruna geldiğim ağılda, hezanlar başıma yıkıldı sandımdı! Amcamın yarı dalga, yarı bıyıkaltı tavrında gizlendi gitti bütün hikâye… 

Son rötuşları yapıp, ahır kapısından çıkıp taze yağmış kar birikintilerine cizlavet ayakkabılarınızı siler, birkaç sert darbeyle ayaklarınızı yere öyle bir çarparsınız ki sarsıntıdan omzunuzdaki samanlar dökülür. 

Sonrasında bir bakarsınız köye doğru “Bugün közürü (iskambil) nerede açsam” diye… 

Derken öğleüzeri koyunları yemleme zamanı otlukta iple sardığınız yarım araba otu (şelek) sırtlanırsınız bayıra doğru… Burada amcam gelir aklıma. Kısa, kalın parmaklarıyla hiç açmayacakmış gibi öyle bir sıkardı ki; çözebilmek ne mümkün… 

Şeleği sırtlaması için yuvarlardık taş duvarın üstüne; ne kadar ısrar ettiysem aldırmazdı şeleği bana, hep kendi taşıdı; ben arkasında kalırdım dirgenle avare… 

Şeleği kar üzerine kümeler halinde dağıtıp koyunları salardık da beklerdik önlerinde ayaz yaksa da kulaklarımızı. Dingin, bembeyaz ocak ayında kıtır kıtır yedikleri kuru otların sesi ninni gibi gelirdi bazılarımıza… 

Saim, kulakların çınlasın… 

Saim sevgili arkadaşımız küçükken…  

Aynı şekilde her gün koyunların dışarıda yemlenmelerini bekler, ahıra girme vakti geldiğinde Saim’e seslenirlermiş: 

“Geyge Saim!” (“Çağır koyunları” anlamında.) 

O da bir çeşit koyunları çağırma şekli olan iki dudağını öne uzatıp birbirine çarptırmak suretiyle bir ses çıkarır. Bunun adı “Düppüüürrrr… Düüüüppppüüürrr…” idi. 

Aynı Saim her gün köydeki Kuran kursuna gitmektedir. Hoca sırasıyla geyge (oku, çağır anlamında) öğretmeye çalışırken Saim’e sıra gelir, fakat Saim o sırada uyuklamakta ve daha da kötüsü koyunların önünde beklediğini sanmaktadır. 

Hoca aynı komutla “Geyge Saim” der, bizim Saim bir anda uyanır ve “Düüpppürr… Düüppürrr” der. 

Akşam tez olurken bir poyraz eser inceden, kavurur yanaklarınızı. Varsa kısmetinizde sobasına saman basılmış bir haçeş (Ne diyeyim, misafir ağırlamaya benzer, daha samimi, daha gerçek ve daha bize özel bir oda), o gece uzun olur, poyraz kimin umurunda… 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz