Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

Ver elini Uzunyayla…

Dayı ocağı-Kayseri

İş, güç, pandemi derken yıllar nasıl da hızlı geçti. Doğup büyüdüğümüz topraklara, Uzunyayla’ya gitmeyeli 10 yıldan fazla olmuş. Kayıplar yaşadık pandemi döneminde, pek çok büyüğümüz bizlere veda etti, pandeminin en yoğun olduğu dönemde kaybettiğimiz sevgili dayımızı son yolculuğuna uğurlayamamak çok acıydı bizim için. Artık Uzunyayla’ya gitme zamanı gelmiş de geçiyor dedik ve geçen Kurban Bayramı’nda Kayseri-Uzunyayla’ya gitme kararı verdik. Hepimizde kaybettiklerimizin hüznüyle birlikte yeniden oralarda olmanın heyecanı vardı. İlk durak, güler yüzüyle, sonsuz güven veren kişiliğiyle çocukluğumuzun değerlisi dayımızın evi olacaktı.

Hüznün eksik, neşen bol olsun…

Bayram ağzı yollar çok kalabalık olur; kâh yol değiştirip bilmediğimiz orman yollarında kaybolarak, kâh trafikte oflayıp puflayarak bir gece yarısı ulaştık Kayseri’ye, dayı ocağına. Odaya girdiğimizde sevgili dayımız köşedeki tek kişilik koltuğunda, o çok sevdiği çayına uzanıp gülümseyerek “Eee, anlatın bakalım bu kadar çalıştığınıza göre para çuvalı dolmuştur, ne yapacaksınız o kadar parayı” der gibiydi.

Yeniden bir araya geliyor, sarmaş dolaş oluyoruz, gözlerimiz nemleniyor, aramızdan ayrılanları arıyoruz diğerlerine hissettirmeden. Hüzün yavaş yavaş dağılıyor, mutluluk sarıyor her tarafımızı, ne güzel böyle kocaman bir aile olmak. Üç gün boyunca Kayseri’de ev ziyaretleri yapıyoruz, şehri sadece evden eve giderken görebiliyoruz. Bayram sabahı kuzenlerle uzun bir bayram sofrası kuruyoruz, yengemiz yine başımızda esprileriyle kırıp geçiriyor bizi. Kahvaltıdan sonra Hilmiye’de buluşmak üzere vedalaşıp Kayseri’den Pınarbaşı’na doğru yola çıkıyoruz.

Amcamın, halamın, ağabeylerimin ilkokuldan lise bitene kadar okuduğu, ailecek üç yıl kadar yaşadığımız ilçemiz, Pınarbaşı. Eski adı ile Aziziye, biz Çerkesler için Aze. Dededen kalma eve, kirada oturduğumuz evlere uğrayıp anıları yâd edeceğiz. Pınarbaşı çarşısını boydan boya turlayacağız. Yol boyunca yemyeşil tarlalar, gelincikler, mor çiçekler bize eşlik ediyor. İyi bir zamanda gitmişiz, henüz buğday başakları da sararmamış. Ufuk alabildiğince açık, yine o sonsuz özgürlük duygusu sarıyor her tarafımızı.

İlk hayal kırıklığını oturduğumuz evlerden birinin yerinde yeller estiğini görünce yaşıyoruz. Bir yıl kirada oturduğumuz heybetli iki katlı sarı konağımızı (başkaları sadece iki katlı sıradan bir evdi diyebilir elbet) görmeyi beklerken bir yıkıntı karşılıyor bizi. Eski kiliseden bozma sinemada artık bir aktivite yok. Çocukluğumuzun görkemli çarşısı bakımsızlıktan, ilgisizlikten, belki de yoksulluktan virane olmuş. Sanki yıllardır iyileştirme adına hiçbir şey yapılmamış, öyle kendi haline eskimeye bırakılmış gibi, ne kadar dayanırsa artık misali. Yine de “Dedemin kumaş mağazası buradaydı, babamın bakkalının yeri şurası değil miydi” diye çıkarımlar yapabiliyoruz, en azından doku olduğu gibi duruyor. Ne de olsa oralarda ülkenin batısı kadar rant yok. Çarşıyı hızlıca geçip Uzunyol’daki dededen kalma yerimize gidiyoruz. Tek katlı eski yığma binanın yarısı çökmüş, iki katlı betonarme bina da dökülüyor ama bahçe muhteşem. İnsan yapımı her şey eskirken ve çürürken doğanın hep kendini yenilediğini bir kez daha görüyoruz, yeter ki rahat bırakalım…

Pınarbaşı’ndaki pek çok ev büyük avlulara bakardı, avluya büyük bir kapı ile, evlerin girişine avludan ulaşılırdı, ayrıca orta avlunun bir ucu bahçeye açılırdı. Bizim evin de oymalı güzel bir yeşil avlu kapısı vardı, çocuklukta üstündeki tokmağa yetişemez, zıplamaktan mahvolurduk. Artık rengi gitmiş, çürümeye yüz tutmuş bahçe kapımızdan avluya giriyoruz. Avluda bizi bir erkek kalabalığı karşılıyor, Suriyeli bir aile kalıyor evde, hem evlere bakıyor hem de bahçeye göz kulak oluyorlar. Aile bizi görünce önce heyecanlanıyor ama tanışma faslından sonra rahatlıyor ve ailedeki kadınları da çağırıyorlar. Suriyeli Mahmut, Adigece “Fı dene koje?” (Hangi köydensiniz) diye sorunca birbirimize bakıyoruz “Suriyeli Çerkes mi acaba” diye. Sonra iki yıl Şerefiye’de kaldığını öğreniyoruz, çat pat Adigecesi oradanmış. İki yan komşumuz Mekerler ve Gobellerin haberlerini Suriyeli aileden öğreniyoruz. Bizi ikram bombardımanına tutuyorlar, bayram için yaptıkları tüm tatlıların tadına bakıyoruz, hepsi nefis. Kahvelerimiz geliyor; onlar bizi, biz onları anlamaya çalışıyoruz. Zor yaşamlar… Ailenin en girişkeni Mahmut girişteki kayısı ağacının altında bize poz verdiriyor ve bahçemizin mahsulünden göndereceğine söz vererek bizi yolculuyor.

 

Çerkes Kuşçular…

Yediğimiz tatlılar açlığımızı daha da körüklüyor, köylere doğru yola çıkmadan karnımızı doyursak diye Pınarbaşı’nda yemek yiyecek bir yer bakıyoruz ama ne mümkün! Siz siz olun, bayram zamanı Pınarbaşı’nda aç kalmayın ya da tanıdık bir Çerkes ailenin kapısını tıklatın. Açlığımızı bastırıp rotamızı ikinci durağımız, hepimizin kışlık nohudunu, ununu tedarik eden Sebahattinlerin köyü Çerkes Kuşçular’a doğru çeviriyoruz. Paylaştığı konum sayesinde kısa bir sürede Sebahattinlerin kapısına ulaşıyoruz. Çocukluğumuzda bayramın birinci günü köyler kalabalık olurdu, ev ev dolaşılırdı ancak köyde in cin top oynuyor. Konumun götürdüğü kapının önünde fısıldaşırken Sebahattin’in ağabeyi bizi buyur ediyor. Kurbanla uğraşan Sebahattin’i işinden alıkoyup koyu bir sohbete başlıyoruz. Kendileri Hatkoy ama köyün Kabardeylerini bulup çıkarıyoruz, gelin ve anneyle Kabardey diyalekti ile iki lafın belini kırmak keyifli oluyor. Bir Çerkes evine misafir olup da yemeden içmeden hiç bırakırlar mı… Sofra kuruluyor, kurban etleri geliyor ve nihayet yemek yiyebilmenin mutluluğu ile yerlerimize iyice yerleşiyoruz.

Sebahattin bize tarlalarını gezdiriyor, zerun bugdayı ile siyez buğdayının farkını başakları göstererek anlatıyor. Yıllarca İstanbul’un keşmekeşinde yaşayıp bu kadar sakin bir köye demir atmak nasıldır çok detaylı konuşamıyoruz, bir sonraki buluşmaya bırakıyoruz.

 

Altın ülke çocukluk: Karakuyu…

Çerkes Kuşçular Köyü’nden çıkıp Aygörmez-Demirciören-Cinliören-İnliören-Tersakan-Kaynar-Hilmiye (dayılarımın köyü)-Üçpınar-Örenşehir-Şerefiye yolundan Uzunyayla’nın küçük Paris’i Karakuyu’ya ulaşıyoruz. Altın ülke çocukluk derler ya, işte Karakuyu bizim için öyle… Köyün girişindeki mezarlıkta yatan ve bu dünyayı çok zamansız terk eden sevgili babamı, büyük amcaları ve diğer köylülerimizi ziyaret ediyoruz. Mezarlıkta bir tane bile ağaç yok, Çerkes köylerinin mezarlıklarının neden ağaç yoksunu olduğunu susuzluğa bağlıyoruz. Mezarlıktan çıkıp köyün diğer girişindeki baraja ulaşıyoruz. Köye gelen her misafirin ziyaret yeri, gençlerin rakı sofralarının manzarası ünlü barajımız… Bu yıl ciddi yağış almış Uzunyayla, baraj bayağı dolu görünüyor. Yakınlarda Hititlerden kalma tarihi bir barajı da var Karakuyu’nun, internetten az da olsa bilgiye ulaşılabiliyor Karakuyu Hitit Barajı diye araştırınca.

 

Buğday tarlalarının büyük patates firmaları tarafından kiralandığını, toprağın zehirlendiğini, yeraltı sularının pervasızca tüketildiğini konuşuyoruz

Köyde ilk dikkatimizi çeken, evlerin toprak damlarının iyice azaldığı; yeni ev yapamayıp eski evlerini kullananlar da oldukça eğimli kırma çatılarla kapatmış. Böylelikle yağmur mevsimlerinde, karların eridiği dönemlerde sürekli damlayan toprak damlardan kurtulmuş köyün sakinleri. Uzun süre kullanılmayan evler, ahırlar yıkıntı halinde köy manzarasına negatif etki yapıyor. Yeni evlerine yerleşenler bile eski evlerini çoğunlukla öylesine bırakmışlar. Küçükbaş hayvancılık iyice azalmış, ağırlıklı büyükbaş hayvancılık yapılıyor. Köyler arasında yol boyunca yabancı inek çobanlarını görüyoruz. Karakuyu’da ilkokul ve ortaokul hâlâ açık, çevre köylerden taşımalı eğitim yapılıyor ancak ona rağmen öğrenci sayısı her yıl biraz daha düşüyor. Pek çok köyde ise ilkokullar ve öğretmen evleri kapalı. Hızlı turumuzu bitirip akraba ziyaretlerine başlıyoruz. Ne heyecan verici yıllar sonra tekrar bir araya gelmek… “Hiç değişmemişsin”, “Yıllar sana uğramamış”, “İnanmıyorum, sen o olamazsın”… İltifatlar havada uçuşuyor, güzel yalanlar hepimize iyi geliyor. Buğday tarlalarının büyük patates firmaları tarafından kiralandığını, toprağın zehirlendiğini, yeraltı sularının pervasızca tüketildiğini konuşuyoruz.

Karakuyu’ya hava kararmak üzere ulaştığımız için köy gezisini sabah yapıyoruz. Doğup büyüdüğümüz dededen kalma evimizin merdivenlerinde köpek yavruları karşılıyor bizi, yokluğunuzda emanetinizi koruyoruz diye sokuluyorlar. Daha sonra oturduğumuz ikinci evin taş temellerini buluyoruz, başka bir şey kalmamış. Sürprizlerden biri de amcamlarla aramızdaki araziye yapılan ev. Devlet, köyde tapulu arazilerin haricindeki yerleri parselleyip satıyor ve imara açıyormuş. Artık köyler mahalle olduğu için bu uygulama yapılabiliyormuş. Zamanında o alanda hayvanlara tuz vermek için taşlar vardı ve bizim oyun alanlarımızdan biriydi. Dağ taş betonlanıyor velhasılı…

Okumamıza vesile olan Karakuyu Ortaokulu’nu ziyaret etmeden hiç ayrılır mıyız köyden, yenisi yapılmış ancak çok ilgimizi çekmiyor, eski toprak damına kondurulan yakışıklı kırma çatısıyla yıllar öncesinin şamatalı teneffüslerini hatırlatıyor bize.

 

İstikamet Şerefiye ve Demirboğa…

Karakuyu’dan sonra rotamızı Şerefiye’ye çeviriyoruz. Bayramın ikinci günü aynı sessizlik, ıssızlık Şerefiye’de karşılıyor bizi. Hititlerden kalma antik kent kalesini ziyaret ediyoruz. Bitki örtüsü yine hayranlık verici. Çocukluğumuzun yakacağı kevenlerin yeşili de kurumuşu da yan yana. Seyhan Nehri’nin büyük kollarından biri olan Zamantı Nehri Şerefiye’de doğuyor. Bir zamanlar yapağı yıkamaya büyüklerimizle gittiğimiz Şerefiye’nin kaz saldırıları geliyor aklımıza. Yeniden kaz saldırısına uğramadan köyden kaçıyoruz.

Artık istikamet teyzemlerin köyü Demirboğa. Bayramın üçüncü günü, dayımızın peşinden kaybettiğimiz sevgili teyzemizin ölüm yıldönümü ve onun anısına bir yemek verilecek Demirboğa’da. Zamantı Irmağı boyunca kurulan alabalık çiftliklerinden birinden balık alıp Demirboğa’nın yolunu tutuyoruz. Navigasyon bizi bir tarla yoluna sokuyor, buğday başaklarına sürte sürte, çamur deryalarına saplanmadan nihayet köye ulaşıyoruz. Bu köyü daha canlı buluyoruz, oldukça küçük ve yakın konumlanmış evlerden oluştuğu için belki. Tam bir imece çalışması başlıyor; kimi balık ayıklıyor, kimi mangalı yakıyor, bir grup da ikinci gün verilecek yemek için koşturuyor. Hummalı çalışmalar sonrası yaklaşık 20-25 kişi evin terasında yemeğimizi yiyor evlere dağılıyoruz. İkinci gün Uzunyayla’nın pek çok köyünden yemeğe katılım oluyor. Kuzenlerle vedalaşıp Demirboğa’dan ayrılıyor, Hilmiye’de, dayımların köyünde mangal molası verip İstanbul’a doğru yola çıkıyoruz.

Bir hafta çok çabuk geçiyor. Köylerin çok boş kaldığını, daha çok ziyaret edilmesi gerektiğini, insanları köylere çekebilmek için neler yapılabileceğini yol boyunca konuşuyoruz. Seneye daha kalabalık bir grupla tekrar gitmek üzere sözler veriyoruz. Kim bilir…

Yazarın Diğer Yazıları

Bürokratik engeller aşıldı ve ‘Çerkes Ninenin Ninnileri’ bebeklere ulaştı

Kasım ayından beri Marem Gökhan Şen’in yayımlayacağı “Çerkes Ninenin Ninnileri” albümünün peşindeydik. Hatta ne zaman yayımlanacak soruları ile biraz da daralttık kendisini, sağ olsun...

‘Caz hep farklı olanda, çeşitlilikteki güzelliği bulup çıkarıyor gibi hissediyorum’

Uzunyayla’nın en büyük köylerinden biri olan Karakuyu’nun okuma seferberliği yılları... Ağabeylerimizin, ablalarımızın uzak şehirlere okumaya gönderildiği dönemler, çocukluğumuzun idolleri üniversiteli büyüklerimiz...   Köyün ilk fizik...

‘İçimde yıllar yılı birikmiş şeyleri yazmak istedim’

Uzun zamandır söyleşi yapmak istediğimiz Günay Çetao Kızılırmak’ı öykü kitabını bahane edip aradık ve aklımıza gelen her şeyi Jineps okurları için sorduk, bizi kırmayıp...

Sosyal Medyalarımız

4,890BeğenenlerBeğen
1,353TakipçilerTakip Et
4,000TakipçilerTakip Et

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img