Bu toprakların en büyük sorunu otoriteye itaatin kutsallaştırılması, devamında ise tektipleştirmenin kanıksanmasıdır. Bu yüzden, medeniyetler beşiği olan bu diyar medeniyetler mezarlığı olmaktan kurtulamıyor. Oysa hepimizin kurtuluşu çeşitliliğin içselleşmesine bağlı. Bunu herkes ister ama; görünür ve görünmez prangalarımız nedeniyle, uygulanması sanıldığı kadar kolay değildir.
Bu ülkede ezenler ezilenlere deli gömleği giydirmiştir. Bu gömlek önce özü, sonra da ötekini tutsak eder. Başka bir deyişle, hepimiz önce özümüzün sonra da birbirimizin gardiyanıyız. Bu bir “insanlıktan çıkma” (dehumanization) halidir; adaletsizlik, sömürü ve baskı koşullarında tecelli eder – ki bu hal çoğumuzun günlük rutinidir.
Çerkes toplumu da bu çok genel durumun miniskül bir parçasıdır. Aslında geneli konuşurken Çerkesleri konuşuyoruz ya da tersi… Kaybettiğimiz sadece Çerkesliğimiz değil, farkında olmasak bile aynı zamanda insanlığımızdır. Bu ikili arasında çok sıkı bir bağ vardır. İnsan olarak değerimizi idrak etmemizle Çerkes kimliğine sahip çıkmamız esasında bir ve aynı şeydir. İnsan ve yurttaş olarak değerimizi idrak ettiğimizde, Çerkes kimliğine de sahip çıkacağız.
Bu bilinç, bizi kaçınılmaz olarak ezenlere karşı hak mücadelesi vermeye götürür. Bu savaşımdan yenik çıkmak gibi galip gelme olasılığı da vardır. Ama bu yengi, bir Pirus Zaferi olmamalıdır. Hani derler ya, “savaş, savaşanı düşmanına benzetir”.
Bu tuzağa düşmemenin tek yolu, rakibin motivasyonunu iyi analiz etmektir. Egemen sadece ezmek için savaşmaz, kurbanını köleleştirmek de ister. Ezilenler ise mutlak iktidarı ele geçirmek için savaşmazlar. Esas motivasyonları, baskı ve sömürü çarkını geri dönüşü olmayacak şekilde parçalamaktır.
Brezilyalı eğitimci Paulo Freire (1921-1997) “Ezilenler özgürleşmenin değil, ezenlerle özdeşleşmenin özlemini çekerler” demişti. Ezilenin ezene dönüşmesinin örneklerine, Çerkesler özelinde de rastlarız.
Mankurt Çerkes, efendisinin egemen kodları üzerinden düşünür, konuşur ve hareket eder. Böylelerine insanlarımızın yaşadığı her yerde tanık oluruz.
Mankurtluktan özerkleşip kendi şovenizmine terfi eden (!) Çerkes ise öyle bir milliyetçilik tasarlar ki; bu, biçim olarak Çerkes, içerik olarak faşisttir. Yani değişen sadece görüntüdür. Egemenin şovenizmi ile Çerkes faşizmi birbirini besler. Bu ikili, çemberin dışında kalanların tümüne – kendi türleri de dahil olmak üzere – kan kusturur.
Yazıyı biterken, son sözü Sarkis Usta (Çerkezyan) söylesin: “Bu dünya hepimize yeter”. Yeter ki biz insanlığın ve Çerkesliğin kıymetini bilelim.








