Kadınlar bu ülkede ne zaman yurttaş oldu, ne zaman yeniden eve kapandı, tam olarak anımsayan var mı?
İktidarın sağcı saldırıları yoğunlaştıkça, siyasal sözün kurulduğu mevzi de ister istemez geriye çekiliyor. Bir zamanlar Cumhuriyet’i kazanımlarıyla birlikte, eksiklerini ve yarım kalmışlıklarını işaret ederek eleştirebiliyorduk. O eleştiri, kazanımların gölgesinde değil, onların sağladığı zeminde mümkün oluyordu. Oysa bugün, o zeminin kendisi aşındığı için sözümüzü daha geriden kurmak zorunda kalıyoruz. Cumhuriyet’in eksiklerini konuşmak, onun kazanımlarını zayıflatmak gibi algılanır; eleştiri, karşı tarafın ideolojik cephaneliğini güçlendirir endişesini ister istemez taşıyoruz. Bu yüzden dilimiz temkinli, vurgularımız ihtiyatlı, itirazlarımız dolaylı hale geliyor. Bu tablo, siyaset alanının daraldığının göstergesi: Eleştirinin bile kendini savunarak konuşmak zorunda kaldığı bir yerde, kamusal tartışma artık özgürce değil, savunma refleksiyle kuruluyor.
Kadınların yurttaşlığı meselesi, bu daralmanın en görünür ve en çıplak yaşandığı alanlardan biri. Kadınların kamusal hayattaki varlığı geriledikçe, bir zamanlar eksik, sınırlı ve eşitsiz de olsa elde edilmiş hakları yeniden hatırlamak ve savunmak zorunda kalıyoruz. Bu yöneliş hiç de nostaljik değil; gayet zorunlu!
Kadınların istihdamdan çekilişi hızlanıyor, kamusal alandaki hareket alanı daralıyor, şiddet gündelik hayatın sıradan bir parçası haline geliyor. Muhafazakâr söylem, neoliberal ekonomi politikaları ve otoriter siyaset, birbirini besleyerek kadınların yaşam alanını birlikte küçültüyor. Başka bir deyişle, kadınların yurttaşlığı fiilen geriliyor.
Pekâlâ biliyoruz ki kadınlar için yurttaşlık hiçbir zaman yalnızca hukuki bir statüden ibaret olmadı. Hukukun tanıdığı haklar kamusal alanda vaat edilirken, bu hakların gündelik hayatta nasıl yaşanacağı çoğu zaman evin eşiğinde belirlendi. Kadınlar yurttaş ilan edildi, gel gör ki bu yurttaşlık evin düzenini bozmayacak ölçüde geçerli sayıldı. Kadınların yurttaşlığı daha başından itibaren, görünmez ama ağır bir bakım yükünün içine yerleştirilerek kuruldu. Kadın yurttaş, çocukların, yaşlıların, hastaların ve evin asli sorumlusu olma misyonuyla donatıldı. Sonuçta, deneyimlenen yurttaşlık ile kâğıt üzerinde tanımlanan yurttaşlık hiçbir zaman örtüşmedi. Bu farkın belirleyeninin sınıf olduğunu da anımsamazsak olmaz zannederim.
Kentli, eğitimli, orta sınıf kadınlar için yurttaşlığın kâğıt üzerindeki hakları kamusal hayata açılan gerçek bir kapı olabildi. Emekçi kadınlar içinse yurttaşlık çoğu zaman “hukuken var, fiilen yok” bir nitelemeden ibaretti. Tarlada, fabrikada, hizmette, evde hayatı döndüren kadınlar için hak vardı; kullanacak zaman, imkân ve güvence yoktu.
Neoliberal dönüşüm, zaten kırılgan olan bu zemini daha da görünür kıldı. Devlet sosyal hizmetlerden çekildikçe bakım emeği kamusal bir sorumluluk olmaktan çıkarıldı ve aileye, aile üzerinden doğrudan kadına devredildi. Kreş eksikliği, yaşlı bakımının eve yıkılması, güvencesiz ve esnek çalışma biçimleri kadınların istihdamdan “tercih ederek” değil, yapısal olarak dışlanmasının araçlarına dönüştü. Açık konuşalım: Kadınlar istihdamdan çekilmedi; çektirildi. Üstelik bu tablo, doğal ve makul bir düzenin gereği gibi sunuldu.
“Çitmişim ben çekirdek aileyi”
Malumu ilam edelim: Tam da bu süreçte çekirdek aile, yalnızca kültürel bir form olmaktan çıkarak kadın yurttaşlığını ev içine sabitleyen ekonomik ve siyasal bir düzenek olarak işlemektedir. İşte bu yüzden, kadın cinayetleri yalnızca bir güvenlik sorunu değildir; kadınların kamusal alandaki varlığına, bağımsızlığına ve hareket kabiliyetine yönelmiş açık bir siyasal mesaj taşır: Yerini bil. Evine dön. Yurttaşlığının sınırı burasıdır.
Oysa hareket edemeyen bir özne, yurttaş da olamaz. Kadınların istihdamdan çekilmesi, bakım yükünün eve yığılması, şiddet tehdidi altında yaşaması, geceleri ve sokakları kullanamaması kadınların yurttaşlıkla kurduğu ilişkiyi fiilen budar. Ancak belki de paradoksal biçimde, bu topraklarda bugün yurttaşlık mücadelesinin kurucu ve ısrarlı öznelerinin kadınlar olduğunu görmekteyiz. Galatasaray Meydanı’nda, Kadıköy sokaklarında, feminist gece yürüyüşlerinde, sendika alanlarında, grev çadırlarında, adliye önlerinde, kampüslerde kadınlar yurttaşlık mücadelesinin bayrağını yükseltiyor. Yurttaşlık bugün en çok kadınların sesiyle, adımıyla ve inadıyla kuruluyor.
Ezcümle, bu ülkede kadınlar ne zaman yurttaş oldu diye soruyoruz ya, işte bu soru artık anlamını yitirdi. Kadınlar, tam da şimdi, tam da bu mücadelenin içinde yurttaşlaşıyor. Mücadelenizden öperim canım kadınlar.







