ABD’nin eski Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) büyükelçisi ve Trump’a yakınlığıyla bilinen ABD Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın, sömürge valisi pervasızlığıyla “Sizin gibi ülkelerde güçlü tek adam yönetimleri daha uygundur” diyerek monarşiyi meşrulaştırmaya kalkışması, tüm aksaklıklarına rağmen tarihsel olarak sandıkla özdeşleşmiş yurttaşlık kurumunun Türkiye’de fiilen tasfiyesine işaret ediyor.
Yurttaşlık, çoğu zaman varsayıldığı gibi tekil bir katılım biçimine indirgenebilecek bir ilişki değil; farklı düzeylerde ve farklı araçlarla kurulan, geniş bir siyasal deneyim alanı. Türkiye’de ise bu ilişki uzun süre, yurttaşlığın pratik karşılığını büyük ölçüde oy verme üzerinden kurduğu bir hatta sıkıştı. Ne dersek diyelim, sandık bu toplumda güçlü bir karşılık buluyor; seçim süreçleri ciddi bir ilgiyle karşılanıyor. Bunun küçümsenecek bir yanı yok. Diğer katılım kanalları daraldıkça ya da etkisizleştikçe, sandık elde kalan başlıca siyasal ifade alanına dönüşüyor. Deyim yerindeyse, bu topraklarda ahali, sandığı seviyor; dahası, sandığa gitmek yurttaşlığın ete kemiğe büründüğü bir deneyim imkânı sunuyor.
Bu topraklarda parlamenter geleneğin, yaygın kullanımıyla “meclis”in hatırı sayılır tarihsel ağırlığını yadsıyacak değiliz. 1876’dan 1908’e ve nihayet 1923’e uzanan çizgide meclis -tüm kesintilere ve sınırlılıklarına rağmen- halk egemenliği fikrinin somut karşılık bulduğu başlıca siyasal mekânlardan biri olarak kuruldu. Çok partili döneme geçişle birlikte seçimler ve dolayısıyla sandık, ahalinin teveccühüne mazhar olan temel mekanizma olarak öne çıktı. Bu süreç, yalnızca kurumsal bir düzenlemenin hayata geçirilmesi değil; aynı zamanda temsil fikrinin toplumsal karşılık bulduğu, seçimlerin giderek siyasal katılımın başlıca kanalı haline geldiği bir yerleşme süreciydi. Seçimlerin kesintiye uğradığı dönemler de sandığın siyasal anlamını ortadan kaldırmadı; aksine onu bir tür referans noktasına dönüştürdü. Bundandır ki seçim ve temsil fikri bu hat boyunca farklı biçimlerde yeniden üretildi. Demem o ki, bugün seçimlere gösterilen ilgi yalnızca güncel koşulların değil, yerleşmiş bir siyasal hafızanın da sonucu.
Kaş kaldırmaları görür, itirazları duyar gibiyim: Meclis ve “halk egemenliği” mi? Sahi, halk ne zaman egemen oldu? “Behzat Ç. Ankara Yanıyor” filminde sevgili Nejat İşler’in canlandırdığı Ercüment Çözer’in nefis repliğiyle bu meseleyi bağlayayım: “Ben sağ sol ideoloji falan bilmem, İzmir İktisat Kongresi’nden beri her devir bizim zaten.” Egemenliğin kimde olduğuna ilişkin sert hatırlatmayı bir kenara not ederek devam edelim. Siyasal hakların -özellikle seçme ve seçilme hakkının ve bu hakları mümkün kılan kurumsal düzeneklerin- bu coğrafyada küçümsenmeyecek kazanımlar ürettiğini baştan teslim etmek gerekir. Bu haklar her zaman eşit ve kesintisiz biçimde kullanılmamış olabilir. Ancak iktidarın sınırlandırılabildiği, itirazın meşru bir dil kazanabildiği ve farklı toplumsal kesimlerin kendilerini siyasal alanda ifade edebildiği zeminlerin ve her şeyden öte mücadelelerin bu haklar sayesinde inşa edildiği yadsınamaz. Sandık bu anlamda yalnızca onay üreten bir araç değil; siyasal taleplerin görünürlük kazandığı bir mecra olarak da anlam kazanmıştır.
Tam da bu noktada Étienne Balibar’ın ısrarla hatırlattığı gerilimden dem vurmak gerekiyor: Yurttaşlık ne yalnızca hukuki bir statü ne de kendiliğinden işleyen bir eşitlik sağlayıcı düzenek. Aksine, eşitlik iddiası ile toplumsal eşitsizlikler arasındaki süreğen çatışmanın kurucu zemini. Siyasal hakları yalnızca kâğıt üzerindeki bir eşitlik yanılsaması olarak görmek mümkün; ancak bu okuma, meselenin yalnızca bir yüzünü yakalıyor ve yurttaşlığın dönüştürücü potansiyelini ıskalıyor. Siyasal haklar tek yönlü işlemez; biçimsel eşitlik varsayımı bir yandan toplumsal eşitsizlikleri perdeleme riski taşırken, diğer yandan tam da bu eşitlik iddiası, söz konusu eşitsizliklerin sorgulanabildiği, itirazların yükseltilebildiği ve siyasal mücadeleye dönüştürülebildiği bir imkân alanı yaratır. Bu çifte hareket, yurttaşlığın ne basit bir yanılsamaya ne de kendinde tamamlanmış bir kazanıma indirgenebileceğini gösterir. Daha çok, çelişkileriyle işleyen bir mücadele zemini söz konusudur: Haklar yalnızca tanınan değil, talep edilen, zorlanan ve bu süreçte genişletilen imkânlar olarak var olur. Dolayısıyla yurttaşlık, sabit bir statüden ziyade, pratik içinde sürekli yeniden kurulan ve dönüştürülen bir ilişki biçimi olarak düşünülmelidir.
Başa dönelim: Meclis, parlamenter düzenin temsil iddiası kimin adına ve ne ölçüde kuruldu? Yoksul kitleler, emekçiler bu temsilin neresindeydi? Bu soruyu es geçmek kuşkusuz mümkün değil. Yurttaşlık hiçbir zaman sınıf ilişkilerinden bağımsız, nötr bir kategori olarak işlemedi. Bugün “verili” sayılan pek çok hak, eşitsizliklerin ortadan kalkmasının değil, onlara karşı verilen uzun ve çoğu zaman ağır bedeller içeren mücadelelerin ürünü. Oy hakkından çalışma koşullarına, sosyal güvenlikten eğitime uzanan bu kazanımlar, biçimleri ve yolları farklılaşsa da her zaman kitlelerin mücadeleleriyle aşağıdan zorlanan ve bu süreçte genişleyen haklar olarak şekillendi.
Yinelemek pahasına vurgulayalım: Yurttaşlık, eşitliğin gerçekleşmiş bir durumu olmaktan çok, eşitsizliklere karşı verilen mücadelenin aldığı siyasal biçimlerden biri olarak anlam kazanır. Siyasal eşitlik vaadi, toplumsal eşitsizlikleri ortadan kaldırmaz; onları belirli sınırlar içinde düzenler, kimi zaman da görünmez kılma riski taşır. Ne var ki aynı eşitlik iddiası, bu eşitsizliklerin sorgulanabildiği, itirazın mümkün hale geldiği ve çatışmanın siyasal bir nitelik kazandığı bir zemin de üretir. Başka bir deyişle yurttaşlık, yalnızca eşitsizlikleri örten bir perde değil; o perdenin zorlanabildiği bir mücadele alanıdır.
Türkiye’de yurttaşlık pratiğinin büyük ölçüde sandıkla sınırlı bir deneyime indirgenmiş olduğunu söylemiştim. Son dönemde bu dar alanın da içi boşaldı; referandumların yaygınlaşmasıyla siyasal tercih alanı giderek daralmıştı. Şimdi ise sandık, elde kalan son mevzi olma niteliğini de yitiriyor; onun da ortadan kalkabileceğine dair kaygı giderek daha belirgin.
Yurttaşlık mücadelesi, elde edilmiş hakların korunmasını da içeren, süreklilik taşıyan bir siyasal mücadele alanı olarak düşünülmeli. Bu yönüyle, toplumsal kurtuluş mücadelesinin dışsal bir unsuru değil, onun kurucu bileşenlerinden biri. Eşitlik talebinin kamusal bir dil kazanması, itirazın meşru bir zemin bulması ve farklı toplumsal kesimlerin siyasal alana müdahil olabilmesi, bu mücadelenin açtığı imkânlarla mümkün oluyor. Yurttaşlık bu anlamda yalnızca mücadeleye eşlik eden bir araç değil; kendi içinde bir mücadele dinamiği taşıyan, korundukça ve zorlandıkça genişleyen bir alan. Yurttaşlık pratiğinin zayıfladığı her durumda gerileyen yalnızca haklar değil, toplumsal kurtuluşun ufku.
İşte bu yüzden, yurttaşlıktan aşağısı kurtarmaz!








