Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

Mitolojik bilinçte cinsiyet çatışması



E. A. Akhokhova* – Z. M. Katanchiev**


Modern zamanların toplumu, dinin bize sunduğu zengin mirası yeniden düşünme ihtiyacı hissediyor. Son yıllarda, ideolojik kısıtlamaları bir kenara bırakarak, dinin ulusal zihniyet ve kültürün oluşumuna katkısına daha tarafsız bir bakış açısıyla yaklaşmak mümkün oldu. Etnik psikolojinin tüm bileşenlerini dikkate alarak, ulusal ve etnik yaşamın tüm özelliklerinin kapsamlı bir şekilde incelenmesi, sosyal gelişme yollarının aranması için gerekli bir koşul haline geldi.

“Gerçekliğin alternatif bir yansıma ve algılanma biçimi olarak dini bilincin analizi, bu süreci başarılı bir şekilde incelemenin yollarından biridir; çünkü odak noktası olarak din; tarihsel, etnopsikolojik ve etnokültürel olguları yansıtır. Bir halkın yaşamındaki birçok sosyokültürel süreç, ancak belirli bir halkın dini bilincinin evrimi bağlamında anlaşılabilir duruma gelir” (1; 51). Bir halkın tarihsel kaderi, dini bilincinin manevi ve maddi kültürünün seküler bileşenleriyle etkileşimi, kaçınılmaz olarak dini bilincinin evrimine yol açar. Genel olarak, belirli bir dinin dönüşüm mekanizması süreklilik, gelenek, özümseme, uyum ve modernleşme gibi olguları sergileyen diğer ideolojik yapıların oluşum mekanizmasına benzer.

Çerkesya’nın çeşitli bölgelerinde farklı zamanlarda çalışan araştırmacılar, mitoloji üzerine kapsamlı materyaller toplamışlardır. Bu verilerin karşılaştırmalı analizi, temel bir toplumsal birliğin varlığını göstermektedir. Çok sayıda yerel varyantta oluşan sistemin hatları, tıpkı çok sayıda lehçede tamamlanan bir dil gibi ortaya çıkmaktadır.

Tarihsel dönemde, özellikle tektanrıcılığın erken benimsenmesiyle bağlantılı olarak, arkaik katmanın bir tür mitolojik arınması gerçekleşir. Mitoloji ve tektanrıcılık işlevsel ve anlamsal olarak kaynaşırken; ritüellerde, törenlerde, dilde ve folklorik unsurlarda yenilikler eşzamanlı oluşur. Öyle karmaşık ve benzersiz işleyen bir ilişki sistemi oluşur ki, bir gözlemcinin onu orijinal kaynaklarına dayanarak incelemesi zorlaşır. Sonuç olarak, mitolojik bilinç kendini insanların sıradan davranışlarında ve faaliyetlerinde, çeşitli dış etkilere ilişkin algılarında ve olayları değerlendirme şekillerinde gösterir. Mitlerin sözlü ve ritüel-nesnel biçimlerde yeniden üretilmesi arasında önemli bir fark vardır: Anlatısal mitler genellikle uzak geçmişe odaklanır ve hayali veya gerçek tarihin bölümlerini kendi yöntemleriyle yeniden üretir. Ritüel biçimlerde yeniden yaratılan mitler ise geçmişi neredeyse hiç değiştirmeden bugüne taşır. Örneğin, atalar kültü ve ruhların varlığına inanç ile ilgili çeşitli ritüeller. Adige mitolojisi, Adige halkının binlerce yıllık deneyimini sentezlemiştir. Erken Tunç Çağı’ndaki toplumsal kabilenin oluşumundan doğan bu mitoloji, yalnızca ilk sosyoekonomik temelleri değil, aynı zamanda halkın tarihindeki kültürel dönemleri de yansıtmıştır.

Adige mitolojisi, toplumsal bilincin, geleneklerin ve yaşam tarzının radikal sistemik dönüşüm geçirdiği bir dönemde, yani anaerkillikten ataerkilliğe geçiş sırasında oluşturulmuştur. Kültür ve özellikle din, genel toplumsal gelişme eğiliminden etkilenmeden kalamazdı. Cinsiyet çatışması, Antik Yunan mitolojisindeki kadar açık ve belirgin bir biçimde olmasa da, Adige mitolojisinde de yansıtılmaktadır. Bu değişikliklerin sonuçları toplumsal yaşamın örgütlenmesinde, mitolojide ve geleneksel kültürün sayısız unsurunda görülebilir. Antik Yunan mitolojisinde cinsiyet çatışmasının yansıması, Hera’nın her şeye gücü yeten Zeus’un iradesi ve eylemleriyle sık sık yüz yüze kalmasıyla karakterize edilirken, Adige mitolojisinde çatışma daha incelikli ve gizlidir. Özellikle, geleneksel Adige panteonunun tanrılarından Psatha ve Mezitha’nın cinsiyeti konusunda biliminsanları arasında görüş ayrılığı vardır.

Adige mitolojisinde Mezitha, ormanı ve sakinlerini koruyan dişi bir tanrıçadır. Adigelerin Artemis’idir. Kabardey versiyonunda ise Mezitha, altın kıllı bir yabandomuzuna binen kızıl saçlı bir savaşçı olarak insanlaştırılmış erkek tanrıdır. Bilindiği gibi, ataerkil toplumlarda avcılık erkeklere özgü bir faaliyettir ve genel bilinçte, ormanın ve av hayvanlarının koruyucusu yalnızca bir erkek tanrı olabilir. Adigeler, avcılığı tamamen erkeklere özgü bir faaliyet olarak kutsallaştırdılar, avın zamanlamasını ve avı kadınlardan gizli tuttular ve “avcı dili” adı verilen yapay bir dil icat ettiler. Kadınlar avcılığın gizemlerine veya avcı diline vâkıf değildi.

Bariz çelişkilerin üstesinden gelmek ancak şu temelde mümkündür: Çeşitli disiplinlerin temsilcileri tarafından halihazırda kullanılan kaynaklardan kapsamlı bir şekilde yararlanmak, dini inançların evrimini dilbilimsel metotla incelemek ve bu evrimin gerçekleştiği siyasi ortamı dikkate alarak, Adige toplumunun diğer sosyal kurumlarıyla yakın bağlantılı dini fikirleri ve kültleri araştırmak. Bu olgunun incelenmesi, Adige dini inançlarının hem İslam öncesi hem de sonrası dönemdeki çokkatmanlı doğası ve “heterojenliği” (1; 52) konusundaki uzun geçmişi nedeniyle karmaşıklaşmaktadır. Çünkü süreç içinde halkın dini sisteminde hem iç hem de dış faktörlerden kaynaklanan çeşitli niceliksel ve niteliksel değişiklikler meydana gelmiştir. Tektanrıcılığın tekrar tekrar ve uzun süre nüfuz etmesi iz bırakmıştır. Bu dinlerin birçok unsuru, etnik grubun inançlarına, kültlerine, ritüellerine ve diline organik ve inorganik olarak işlenmiştir. Ortadoğu, Küçük Asya, Antik Mısır ve Yunanistan ile kültürel temaslar, Adige dini dünya görüşünde, mitolojik panteonunda ve kahramanlık destanı “Nartlar”da izler bırakmış ve bu temaslar yoluyla gelişerek dönüşmüştür. Kafkasya, birkaç binyıldır “senkretizm arenası” olmuştur; bu olgu günümüze kadar devam etmiştir. Dini inançlar, tarih boyunca halkların ilgili-ilgisiz varlıklarla etkileşimleri yoluyla gelişmiştir; bu nedenle, dini inançların heterojenliği veya dini geleneklerin ve ritüellerin karmaşıklığı, arkaik katmanlara dayanmaktadır.

Günümüzde Adige mitolojisinin kayıt altına alındığı biçiminde, kozmogoni mitleri oldukça mütevazı bir yer tutmaktadır. Adige halkının en önemli kozmogoni inançları; folklor, ritüel ve çocuk oyunları türlerine dağılmış çeşitli motiflerden yeniden oluşturulmalıdır.


Psatha, Adige panteonundaki en önemli ikinci kozmogoni tanrısıdır. 20. yüzyıl araştırmacılarının onu erkek bir tanrıça olarak algılaması, ataerkil toplumsal ilişkilerin genel kabul görmüş klişesinin kendi kültürlerinin kadim katmanına yansıtılmasının bir sonucuydu

Psatha, Adige panteonundaki en önemli ikinci kozmogoni tanrısıdır. Bir efsaneye göre, Tha iki zirveli Oşhamafe-Elbruz’un (Kabardey diyalektindeki anlamıyla mutluluk dağı) bir zirvesinde, Psatha ise diğer zirvesinde oturmaktadır. Bu, kadim Adige halkının ruh-can tanrısı Psatha’ya (Pse ruh, yaşam anlamına gelir) verdiği önemin açık bir kanıtıdır. Kabardey araştırmacı Şora Nogmov, Tha ve Psatha’yı aynı tanrı olarak kabul etmiştir. Bazıları ise kökenini güneş kültünde, daha sonra büyük yaşam ve ruh tanrısına dönüşmüş olarak görmektedir.

Genel olarak, Adige paganlarının ruh hakkındaki fikirleri şematik olarak şu şekilde özetlenebilir:

-Yüksek güçler (önceleri Psatha, sonraları Tha) bir kişiye ruh bahşeder.

-Tüm ruhların doğumdan önce ve ölümden sonra ikamet ettiği, fiziksel yollarla erişilemeyen yedi katmanlı bir bölge vardır (Harş).

-Ruh ölümsüzdür.

-Ruh, görünmez ve uçucu bir maddedir.

-Ruh sürekli olarak yeniden bedenlenir.

-Ruhun fiziksel bedendeki yeri belirsizdir (boyun, saç, göğüs, kafa).

-Uyku sırasında ruh geçici olarak bedeni terk eder.

-Ruh, insanın sahip olduğu en kıymetli şeydir. “Si psem khuedu uzolaghu – Seni ruhum gibi seviyorum.” Ruha hakaret etmek büyük bir günah sayılırdı.

-Ölen kişinin ruhu ya kendi başına ya da bir meleğin yardımıyla “Harş”a yükselir.

Ruhun ahiretteki yaşamı, dünyevi erdemlere bağlı olarak dört farklı şekilde gerçekleşir: Ana özelliği ışık olan kürelerde istirahatle ödüllendirilir (aydınlık ahiret). Başka bir insanda vücut bulur (geçmişteki erdemlerine bağlı olarak iyi veya kötü). Bir hayvanda vücut bulur (geçmişteki erdemlerine bağlı olarak güzel veya çirkin). Yeraltı dünyasına iner.

Yeraltı dünyası, iblisler ve canavarlarla sürekli mücadele etme ve acı çekme yeridir. Doğal olarak, suçlu ruhlar gölge dünyasına düşer, ancak bazen mitlerin ve destanların kahramanları da kötülükle savaşmak için zindana iner. Öbür dünyanın yedi (bazen dokuz) katmanı vardır.

Bu şema, Doğu dinlerinde iyi korunmuş baskın bir mitolojiyi açıkça sergilemektedir: Reenkarnasyon, uyku sırasında ruhun bedenden ayrılması ve “Harş” adı verilen kutsal bir diyarın varlığı. Bunu Zerdüştlerin “Uyku Ülkesi” ile karşılaştıralım: “(Kutsal diyar) insanlar için erişilebilir durumda, ancak herkes bu diyara yaptığı ziyaretleri hatırlayacak düzeyde manevi saflığa sahip değil. Uyuyanlar bazen -kutsal bir uyku sırasında- bu diyarı rüyalarında mavi bir ışıkla aydınlatılmış olarak görürler. Böyle bir rüya sırasında, ruh hemen gerçek vatanını tanır… Uyanınca hiçbir şey hatırlamayız, insanlar mavi ülkeyi düşündüklerinden daha sık ziyaret ederler ve belki de hayatımızın çoğu rüyada orada geçer…” (2) Genel olarak, Zerdüştlüğün (Mazdeizm) Adigelerin dini bilinci üzerindeki etkisi hem inanç hem de ritüel düzeyinde önemli yer tutuyordu. Zerdüşt içeriğe sahip olan “yeni ateşin gelişi” ritüeli yakın zamana kadar korunmuştur (3). Yıldırım çarpması sonucu ölen birinin cenazesi ve bununla ilişkili tüm ritüellerin de Zerdüşt temeli vardır.

Adige inançlarında ruhun önceden belirlenmiş kaderi, Doğu dinlerindeki önceden belirlenmişlikle de (karma) benzerlik gösterir. Adigelerin ruhu eter olarak tanımlamasına ilişkin olarak, Adigecede “ve pser khjershīm khel’etaš” (ruhu harşa karıştı) ve “ve pser khjershīm khykh’ežaš” (ruhu cennete döndü) gibi ifadelerin bulunduğunu belirtmekte fayda var. Bu ifadeler, ruhun hafif, uçucu ve görünmez bir şey olduğunu düşündürmektedir.

Adige mitolojisi ayrıca yeraltında gerçekleşen belirli “ruh sınavları”ndan da bahseder. Nart Destanı kahramanları sık sık yeraltı dünyasına iner, orada çeşitli karanlık güçlerin ve canavarların temsilcileriyle savaşır, ardından güvenli bir şekilde insan dünyasına dönerler. “Safil ve Mi-ligu” adlı bir öykü, Safil’in tek gözlü bir devin ruhunu aramak için indiği yeraltı dünyasında yaşadığı maceraları anlatır. Hiçbir silah onu yenemez, ancak Safil devin ruhunun “üç sineğin içinde, bu sineklerin de bir sandıkta, sandığın da devasa kayaların altında gömülü olduğunu” keşfeder ve böylece devi alt eder.

Ölen kişinin akrabalarının davranışları, ruhun ahiretteki yaşamı için büyük önem taşır. Günümüzde hâlâ yaygın olan Adige inanışlarına göre, akrabalar ölen kişiyi ne kadar sık anarsa ve anısına ne kadar sık ziyafet düzenlerse, ruhun ahiretteki yaşamı o kadar güzel olur. Sümerlerden başlayarak birçok halk arasında benzer bir anlayış vardı. Sümerler, savaşta can verenler, çok çocuklu anneler dışında, ölenlerin çoğu için ahireti oldukça kasvetli ve bunaltıcı olarak düşünüyorlardı.

Geçmiş yüzyıllardan kalma çok sayıda etnografik anlatım, Adige halkının gösterişli cenaze ziyafetleri ve mütevazı definler düzenlediğini ve bunlara karmaşık ritüellerin eşlik ettiğini göstermektedir. Yıldırım çarpması sonucu ölen birinin defin ritüeli özellikle ilginçti: “… tabut (yıldırım çarpan kişinin) uzun bir ağaca (veya özel olarak inşa edilmiş bir platforma) asılır. Daha sonra buraya gelirler, yiyecek ve içecek getirirler, dans edip eğlenmeye başlarlar, boğa ve koç keserler, çoğunu yoksullara dağıtırlar. Bunu üç gün boyunca yaparlar ve her yıl aynı şeyi tekrarlarlar… Yıldırım çarpan kişinin bir aziz olması gerektiğini hayal ederler. Adige halkının cesetleri ağaçlara defnetmesi ve Psatha sütununun inşası, ruhunun, yeri her zaman gökyüzü olarak kabul edilen yüce tanrıya yaklaşmasını sembolize ediyordu.” (3)

Bu ritüel, cesedin kirli sayıldığı ve hiçbir şekilde toprak, su ve özellikle ateş gibi saf unsurlarla temas etmemesi gerektiği Zerdüşt cenaze ritüellerini anımsatıyor. Elbette ayrıntılarda farklılıklar var, ancak genel sembolizm aynıydı.

Adigeler neden bu ritüelle tüm ölüleri değil de sadece yıldırım çarpması sonucu ölenleri onurlandırdılar? Bu durum, Adigelerin karma öğretisine aşina olduklarını göstermiyor mu? Sonuçta, tüm Doğu dinlerine göre, sebep ve sonucun bu kaçınılmaz yasası olan karma, ancak ateşle, özellikle de “göksel ateş”le yok edilebilir. Büyük olasılıkla durum gerçekten de böyleydi. Aksi takdirde, yıldırım çarpması sonucu ölenlere karşı böylesine istisnai bir tutumu açıklamak imkânsızdır (bu durum sadece insanlar için değil, hayvanlar için de geçerliydi). Görünüşe göre Adigeler, böyle bir ölümün kötü karmayı yakıp yok ettiğine ve karma yükünden arınmış, yeni bir enkarnasyona ihtiyaç duymayan ruhun, saf ve yüce ruhlar arasına girerek tanrılar ve insanlar arasında aracı olduğuna inanıyorlardı. Bu anlayışın geçerliliği, şu gerçekle daha da desteklenmektedir: Bu törenlere sadece bol miktarda kurban (ki bu günümüzde de yaygındır) değil, aynı zamanda ritüel şarkıları, danslar, neşe ve sevinç de eşlik ediyordu. Akrabalar, yıldırım çarpması sonucu ölen yakınlarının aziz (kodes) olup bundan böyle cennet ile insanlar arasında aracı olarak görev yapması nedeniyle cennet tarafından kendilerine bahşedilen özel onur için birbirlerini tebrik ediyorlardı.

“Adigelerin kavramlarına göre, ruhun maddi bir sınırı yoktur (eterdir). Hakkındaki kavramlar oldukça soyut ve aynı zamanda son derece çeşitlidir. Ruh veya can, yalnızca bir kişide değil, cansız nesnelerde de, örneğin bir ağaçta veya bir kayada da cisimleşebilir.” (4; 43) “Hipokrat ruhu beyne, Demokritos ve Aristoteles tüm vücuda, Epikuros ise mideye yerleştirir.” (5; 476-477) Adigeler ruhun yerini farklı şekillerde belirtirler. Bazıları kalpte ve kanda olduğunu söyler. Diğerleri (çoğunluk) ruhun boğazda bulunduğunu iddia eder. Yine diğerleri ise ruhun ikametgâhının kafa olduğunu düşünür. Hikâye anlatıcılarından biri şöyle açıklıyor: “(Uzun) hayatım boyunca bu konuyla birçok kez karşılaştım ve cenaze dualarında konuşmalar oldu, ancak cevap veren birine hiç rastlamadım. Bilge bir adam bir zamanlar şöyle demişti: ‘Ruhun insan bedenindeki meskenini aramak, sütün içinde tereyağı aramaya benzer.’ Soruyu cevaplayanlar arasında bileklerini ve ayaklarını işaret edenler de vardı.”

Bunun nedeni, bazı inanışlara göre ruhun vücudu ayaklardan başlayarak terk etmesidir; çünkü ayaklar ilk soğuyan organlardır. Ayrıca ruhun beyincik yoluyla vücudu terk ettiği söylenir. Ancak çoğu insan ruhun insan vücudunu kafanın tepesinden terk ettiğini varsayma eğilimindedir.

Şunu belirtmek gerekir ki, Adige halkı arasında atalar kültü ve ahirete olan inanç oldukça güçlüdür. Resmi makamlar tarafından dini uygulamalara ve anma ritüellerine yönelik hiçbir baskı, bunları önemli ölçüde değiştirememiştir.

Günümüzde bile cenaze ve anma törenlerinin temel amacı, ruhun ölümden sonraki yolculuğunu kolaylaştırmak, gittiği dünyada onun için en rahat ortamı yaratmaktır. Ve şimdi de, geçmişte olduğu gibi, Adigeler ölenlerin ruhlarının, sevdiklerinden ilgi işaretleri beklediğine inanırlar.


Şu anda, Adige halkının popüler bilincinde, “Psatha” görümce için kullanılan saygılı bir sıfattır

Ruh tanrısına (Psatha) dönecek olursak, onun arkaik mitolojisinin ve niteliklerinin neredeyse tamamen kaybolduğunu belirtmek gerekir. Adige halkıyla ilgili etnografik materyaller, Psatha’nın ritüeller, oyunlar, danslar ve beyaz keçi kurbanlarıyla birlikte bir festival takvimi olduğunu göstermektedir. Psatha’nın herhangi bir tasviri bulunmamaktadır.

Bu konuyu inceleyen araştırmacıların tümü, ataerkil bilinçten etkilenerek, Psatha’nın erkek bir tanrı olduğuna inanıyordu. Tarihin bir noktasında imajı değişti ve çoğunlukla çocuklar, hastalıklar ve aile ilişkilerinin belirli yönleriyle ilgili referanslarda anılan bir kadın tanrıça olarak algılanmaya başladı. Şu anda, Adige halkının popüler bilincinde, “Psatha” görümce için kullanılan saygılı bir sıfattır. Araştırmacılara göre, Psatha’nın kadın tanrıça haline gelmesinin nedeni şudur: Antik Yunan kültürünün klasik dönem üzerindeki etkisi. “Elementleri evcilleştirebilen ve tüm canlılara ruh verebilen ikinci en önemli ve güçlü tanrı nasıl böylesine yaygın bir kavrama dönüştü? Burada, Antik Yunan tanrıçası Psyche’yi (Yunanca psyche – ruh, nefes) hatırlamak elbette faydalı olacaktır. O, ruhun, nefesin kişileştirilmesiydi. Antik Yunanlar onu uçarken, uçuşuyla girdaplar oluştururken hayal ediyorlardı. Bu nedenle onu genellikle bir kelebek veya kuş olarak tasvir ediyorlardı. Psyche ve Psatha örneğinde, hem isimlendirmelerin ses kompozisyonunda hem de kavramsal yönlerinde yadsınamaz bir örtüşme vardır. Bununla birlikte, Antik Yunan Psyche’sinin işlevleri, Antik Adige Psatha’sının işlevleriyle kıyaslanamayacak derecede daha mütevazıdır. Antikçağlarda Yunanlar ve Adigeler arasındaki uzun süreli kültürel temas sırasında, bu iki imgenin birleşmesi meydana gelmiş ve bu da nihayetinde Antik Adige Psatha’sının kadın tanrıça (kadınların koruyucusu) aşamasından geçerek günlük bir kavrama, “görümce” kelimesine dönüşmesine yol açmış olabilir (1).

Ancak bugün, Psatha’nın her zaman (mitolojik-destansı zamanlar da dahil olmak üzere) bir tanrıça olduğunu varsaymak daha mantıklı görünüyor; bu gerçek, halkın hafızasında özenle korunmuş, dolayısıyla ona özgü dişil işlevler verilmiştir. Böylece, cinsiyetin ikili karşıtlığı -dünyanın ve yaşamın eril ve dişil ilkeleri- korunmuş, bu da İslam öncesi dönemin Adige zihniyetinin karakteristik özelliği olan sosyal rol eşitliğini kutsallaştırmıştır. 20. yüzyıl araştırmacılarının onu erkek bir tanrıça olarak algılaması, ataerkil toplumsal ilişkilerin genel kabul görmüş klişesinin kendi kültürlerinin kadim katmanına yansıtılmasının bir sonucuydu. Bu arada, Adige diyalektlerinde dilbilgisel cinsiyet kategorisi bulunmadığından, metinlere dayanarak cinsiyet sonuçları çıkarmak imkânsızdır. Bu konuda yardımcı olabilecek Psatha mitolojisi de İslam döneminde kaybolmuştur.

Psatha’nın imajının dönüşümüne yol açan nedenlere dönecek olursak, konuya başka bir açıdan bakmak gerekiyor. Kronolojik olarak bu süreç, Adige halkı arasında Hıristiyanlığın yayılma (4. ila 6. yüzyıllar arası) dönemiyle örtüşmektedir. Sonuç olarak, Adige halkı panteonlarını yeniden gözden geçirme ihtiyacıyla karşı karşıya kaldı. Panteonun başı ve yaratıcısı olan Tha reddedilemezdi, bu yüzden sadece biraz yeniden hafifçe gözden geçirildi. Ekonomik faaliyetleri destekleyen tanrılara gelince, bunlar kelimenin tam anlamıyla tanrı değildi. Ruhun tanrısı ise farklı bir konuydu.

Psatha’ya gelince, Tha’ya (Büyük Yaratıcı ve Her Şeye Gücü Yeten) eşit olarak, işlevlerini yeniden bölüştürmek zorunda kaldı: Ruh ve onun hem dünyadaki hem de ahiretteki varlığıyla ilgili temel işlevler yaratıcıya “teslim edilmeliydi”. Bu nedenle, ruhu insanlara kimin bahşettiği konusunda anlaşmazlık ortaya çıktı. Tha mı, yoksa Psatha mı? Açıkça, bu, ruh tanrıçasının imajının zaten bir dönüşüm halinde olduğu o tarihi anı yakalamaktadır. Daha sonra, tektanrıcılığın Adige halkının bilincine önemli ölçüde yerleştiği dönemde, Psatha nihayet yeniden yorumlandı ve günlük yaşam düzeyine indirgendi.

*E. A. Akhokhova: Doçent, Kuzey Kafkasya Devlet Sanat Enstitüsü Kültür Çalışmaları Bölümü, Nalçik

**Z. M. Katanchiev: Lisansüstü öğrencisi, Kuzey Kafkasya Devlet Sanat Enstitüsü Kültür Çalışmaları Bölümü, Nalçik

(Kaynak: Üç aylık hakemli bilimsel dergi “Adigey Devlet Üniversitesi Haberci”, Sayı 3 [184], 2016)

Çeviri: Serap Canbek

1. Ахохова Е.А., Катанчиев З.М. Мифологема души в адыгской традиционной культуре // Культура. Искусство. Образование: материалы IV Междунар. науч.-теор. конф. Кн. 2. Нальчик: Изд-во М. и В. Котляровых (ООО Полиграфсервис и Т), 2013. С. 50-60.

2. Терапиано Ю. Маздеизм. Современные последователи Зороастра. М., 1993.

3. Шортанов А.Т. Адыгская мифология. Нальчик, 1982.

4. Таурыхъхэмрэ хъыбархэмрэ / зхэзылъхьэр Л. Блэнауэ. Налшык, 1970. С. 39.

5. Бойс М. Зороастризм. М., 1983.

***

1. Akhokhova E.A., Katanchiev Z.M. Mifologema dushi v adygskoi traditsionnoi kulture // Kul-tura. Iskusstvo. Obrazovanie: materialy IV Mezhdunar. nauch.-teor. konf. Kn. 2. Nalchik: Izd-vo M. i V. Kotliarovykh (OOO Poligrafservis i T), 2013. S. 50-60.

2. Terapiano Iu. Mazdeizm. Sovremennye posledovateli Zoroastra. M., 1993.

3. Shortanov A.T. Adygskaia mifologia. Nalchik, 1982.

4. Taurykhiekhemre khieybarkhemre / zkhezyliekher L. Blenaue. Nalshyk, 1970. S. 39.

5. Bois M. Zoroastrizm. M., 1983.

Serap Canbek
Serap Canbek
İstanbul’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümündeki tahsilinin ardından sigorta sektöründe çalıştı. 2011 yılından beri Jıneps gazetesinde yayın kurulu üyesidir.

Yazarın Diğer Yazıları

Amazonlar: Bir efsanenin hikâyesi

Mark Osipovich Kosven* Kafkasya, birkaç yüzyıl boyunca Avrupalı gezginler tarafından nispeten az ziyaret edilen bir bölge olarak kaldı. 17. yüzyılın başlarından itibaren Avrupalıların Kafkasya'ya yaptığı...

Balkanlar’daki Çerkesler

H. A. Kasumov* "Kafkas Savaşı" olarak adlandırılan bölgesel sömürgeleştirme sürecinin sonucunda yaşam alanlarının dışında kalan Adigeler, Osmanlı İmparatorluğu'nun Anadolu ve Avrupa bölgelerine yerleştirildiler. Osmanlı yetkilileri,...

Çerkes halkının tarihsel yazgısında siyasi yabancılaşma olgusu

Valery Sokurov* Bugün neredeyse unutulan, ancak bir zamanlar uçsuz bucaksız ve göz alıcı olan Çerkesya ülkesi, Kuzey Kafkasya’nın önemli bölgelerini kaplıyordu. Batıda Karadeniz’den doğuda Terek...

Sosyal Medyalarımız

9,251BeğenenlerBeğen
2,745TakipçilerTakip Et
4,012TakipçilerTakip Et
677AboneAbone Ol

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img