Rahşan Erdoğan:

0
9

 
 
Çerkesler artık diğer halklara gülümsemeyi öğrenmeli
 
‘Eğer bizim dışımızdaki halklar kendilerini ifade etmek konusunda bir takım başarılar yaşadılarsa, bunun en önemli nedeni bu halkların, diğer halklarla iletişimlerinin güçlü olmasından geçiyor. Bunu başaramadığımız sürece bu çemberin içinde yaşamaya devam edeceğiz’
‘Müziğimizin evrensel değerleri yakalaması gerekiyor. Bu coğrafyadaki tüm halklara müziğimizi dinletmenin tek yolu bu. Klasik, otantik müziğimizin tabii ki karakteriyle asla oynamadan, diğer halklar tarafından da dinlenebilirliğini artıracak bir düzeye çıkarılması gerekiyor’
Rahşan Erdoğan, Çerkes bir ailenin kızı. Avukat ama onu, bir Çerkes sanatçısı olarak tanıdım. Yumuşak, sarıp sarmalayan ama bir o kadar güçlü sesi ve hünerli ellerinde dillenen akordeonu ile. Bırakın kamuoyuna mal olmayı, ne yazık ki Çerkeslerin bile pek çoğunun tanımadığı Çerkes sanatçılarından biri de O. Rahşan’la başta müzik olmak üzere pek çok konuda konuşurken, bazen eğlendiğimizi bazen dertlendiğimizi eklemeliyim. İşte Rahşan’ın Samsun’da başlayıp, İstanbul’a uzanan ve müzikle evrilen yaşam haritası…
 JİNEPS: Rahşan kim ve müzikle nasıl tanıştı, diye klasik bir soruyla başlasam…
Rahşan Erdoğan: Rahşan, Samsunlu Çerkes bir ailenin kızı. Annesi Abhaz bir ailenin kızı ama Samsun’a gelin gelmiş. Babası Adige. Kafkasya’dan Samsun’a göç eden bir aile. 7 yaşından beri Çerkes müziğinin içinde büyüdüm. Babam o küçük Çerkes mızıkasını çalardı. O dönemde benim ailemde tek enstrüman kullanan babamdı. Ben ise elime 7 yaşında ilk kez mızıkayı almıştım. Lise yıllarına geldiğimde, Çerkes örgütlenmelerinin içinde akordeon ile de buluştum. Yavaş yavaş işin çapı genişlemeye başladı, şarkılar devreye girdi. Önce Adigece şarkılar söylemeye başladım. Çünkü bulunduğum çevrede konuşulan dil Adigece’ydi. Sadece dayılarım Abazaca konuşuyordu, onlarla da pek sık bir araya gelme şansım olmuyordu.
J: Sizi dinlediğimde, farklı Çerkes dillerinde şarkı söylüyordunuz…
R.E: Evet. Çünkülise yıllarında insanların bilmedikleri dillerde şarkılar söylemesine tanık oldukça, neden ben de söylemeyeyim, diye düşünmeye başladım. O dönemde Kafkasya’dan gelen bir dans hocasının da bunda çok büyük etkisi oldu. Onun da yardımıyla önce Adige alfabesini öğrendim. Alfabe anahtardı benim için. Elimde Kafkasya’dan gelmiş kaynak kitaplar vardı, bunun benim işimi kolaylaştıracağını görüyordum. Çünkü Türkiye’de Çerkes müziğine kaynak bulmak çok zordu. Kaldı ki benim teknik yanım da yoktu ve tamamen alaylı bir süreçten geliyordum. İşte o dönemde ikilemde kaldım. Konservatuar eğitimi mi almalıydım yoksa tamamen farklı bir alana mı yönelmeliydim…?
J: Türkiye Çerkesleri’nin çoğu maalesef dili konuşuyor ama yazıp, okuyamıyor. Bu çok acıklı gerçekten.
R.E: Aslında ben de Çerkes dillerinin hiçbirini bilmiyorum. Dili bilen insanlar, bunun anahtarını da biliyor olsalardı ve kaynaklara ulaşma şansları olsaydı, elbette 140 küsur yıldır köy dili olmaktan çıkıp, çapını genişletecekti. Çünkü Kafkasya’daki cumhuriyetlerde dil bütün canlılığı ve gelişimiyle varlığını sürdürüyor. Bu anlamda bundan mahrum kalan biz diaspora Çerkesleriyiz.
J: Peki, lise yıllarındaki ikileminize dönersek, denklemi nasıl çözdünüz?
R.E: İşte bunların hepsi liseli yıllarda, biraz da nerdeyim, ne yapıyorum, dil bilmiyorum, bilmeli miydim, yaşadığım coğrafya ve hepsinin üstüne müzikle farklı bir alan arasındaki tercih, beni uzun bir sorgulamaya götürdü. Müzik eğitimi almak istiyordum ama bunun Türkiye’de değil Kafkasya’da olmasını istiyordum. Çünkü, sanırım biraz da müzik “alem”i içerisinde gördüğüm olumsuzluklar beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Tabii 12 Eylül sonrasının naylon yapısının bunda çok etkisi var. Ama şunu biliyordum; Çerkes müziği icra etmek bana ciddi bir mutluluk veriyordu. Dolayısıyla Kafkasya’da bir müzik eğitimi alabilirsem, ufkumun çok daha açılabileceğine inanıyordum.
J: Çerkes aileleri bu konuda genellikle tutucudur. Özellikle kız çocuklarının müzikle, sanatla falan uğraşmalarını istemezler. Sizin aileniz ne tepki verdi?
R.E: Hayır, hiç karşı çıkmadılar. Tek tereddütleri Kafkasya’da eğitim almama yönelikti. Belki o dönemde daha kentleşmiştik. Sonunda Kafkasya’da eğitim almamı kabul ettiler. Ama, her ne kadar kendi toprakları olsa da bir kız çocuğunun tek başına oraya gitmesi elbette tartışma konusu oldu. Ama müzikle ilgilenmeme asla karşı çıkmadılar. Hatta burada müzik eğitimi almama da taraftarlardı. İşte o sıralar büyük bir talihsizlik oldu ve babam vefat etti.
Ve annem bir cesaretsizlik örneği gösterdi bu konuda ve gönderemedi beni Kafkasya’ya. Babamın hayatta olmaması belki onun baba rolünü de üstlenmesine neden oldu, sorumluluklarının arttığı düşüncesi ile cesaret edemedi. Artık Türkiye’de kalmam kaçınılmazdı.
J: Böylece avukat Rahşan olma süreci başladı galiba?
R.E: Evet.Üniversite süreci yaklaşıyordu ve genelde de ailelerin beklentileriyle şekillenen bir gidişat olur ya, birden bire kendimi 9 Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde buldum. Ve İzmir’e gittim. Ama müziği de bırakmaya niyetim yoktu. Hukuk eğitimim o kadar uzun bir zaman dilimine yayıldı ki, ben 9 yılda bitirebildim fakülteyi. Artık bana madalya takacaklardı neredeyse.
J: Hukuk’u mu sevmediniz, yoksa müzik mi öne geçti?
 R.E: Aslında ilk yıllarda Hukuk’u sevmiştim, teori kısmında. Ama pratiği görmeye başladıkça, soru sormaya başlamıştım. Çünkü çalışma hayatına da adım atmıştım, öğrencilik sürecinde. Ve teoriyle pratiğin, pek çok alanda olduğu gibi burada da kesişmediğini, insanı meslek hayatından soğutacak pek çok gerçeği gördüm. Bu durum bir sürü bunalım yaşamama neden oldu. Acaba okulu bırakmalı mıyım, müziğe mi devam etmeliyim, gibi.
J: İkilem yeniden kendini dayattı yani?
R.E: Adalet kavramına güvenim sarsılmıştı. Çerkes müziği ise kendini geliştirmeye devam ediyordu benim içimde elbette. Ama bana şöyle bir zararı dokundu bu sürecin, keşke geriye dönebilseydim de müzik eğitimime Türkiye’de de olsa devam etseydim, demeye başlamıştım. Çünkü bu süreç benim alaylı kalmamın en önemli nedeni oldu. Yeterli zamanı , hak ettiği zamanı ayıramadım müziğe, istediğim noktaya taşıyamadım. Fakülte bitti, iş hayatı tam olarak başladı. Ama ben hâlâ alışmaya çalışıyorum.
J: İstanbul’a gelme fikri nasıl oluştu?
R.E: İşle müziğin bir arada gidebileceği adres İstanbul gibi geliyordu bana. Ve üç yıldır İstanbul’dayım. İşte de müzikte de Türkiye’nin kalbinin attığı yer İstanbul’du. Çerkes müziği ile ilgili bazı ideallerim vardı, bunlardan hâlâ da vazgeçmedim. Çerkes müziğinin kendi kısır döngüsünden kurtulması gerekliydi bana göre. İşin teknik yanını da iyi kavramış ve bu alanda eğitim almış olsaydım Çerkes müziği konusunda geleceğim yer de elbette daha farklı olacaktı.
J: Peki İstanbul’da hedeflerinize ulaşabildiniz mi?
R.E: İstanbul bir metropol ve çok fazla Çerkes’i bir arada bulunduran bir yer. Farklı Çerkes dillerinde şarkı söyleme şansı olması, benim için çok büyük bir anlam taşıyordu. Repertuarıma farklı Çerkes dillerinde şarkıların eklenmesine yardımcı oldu. Müzik konusunda çok da iddialı laflar etmemek lazım, çünkü çapımız ölçeğimiz belli. Öncelikle bu alanda emek vermiş insanların ötesinde bir şey yapamadık. Önümüze şapkayı koyup düşünmemiz lazım. Bugün Türkiye’deki halklar arasında kendisini ifade etmek konusunda en başarısızları biziz. Bu nedenle elimden geldiğince farklı halkların organizasyonlara katılmaya çalışıyorum. Kendi iç kısır döngümüzden çıkmaya çalışıyorum. İnsanlara şunu söyletmek çok hoş: Biz Çerkesleri duyuyorduk, ama dilleri ve şarkıları da varmış!
J. Sizce Çerkesler niye kendilerini ifade etmek konusunda bu kadar geride kaldı?
R.E: Biz Çerkesler, öncelikle kendi içimize kapanmaktan vazgeçmek zorundayız. Çevremizde yaşayan diğer halklara gülümsemeyi öğrenmek zorundayız. Kafamızı kumdan çıkarmak zorundayız. Bu coğrafyada sadece biz yaşamıyoruz. Eğer bizim dışımızdaki halklar kendilerini ifade etmek konusunda bir takım başarılar yaşadılarsa, bunun en önemli nedeni bu halkların, diğer halklarla iletişimlerinin güçlü olmasından geçiyor. Bunu başaramadığımız sürece bu çemberin içinde yaşamaya devam edeceğiz. Bunu ne kadar aşabilirsek çemberin dışına da o kadar taşabileceğiz.
J: Hedefleriniz arasında kaset yapmak var mı?
R.E: Nihai hedefim elbette bir kaset yapmak. Ama bizim müziğimizin evrensel değerleri yakalaması gerekiyor. Evrensel değerleri yakalamazsa kendi kısır döngüsünü kıramaz ve diğer halklara ulaşması da çok zor bu anlamda. Bizim müziğimizin dışarı taşamamış olmasının da en önemli nedenlerinden biri bu bence. Yani klasik, otantik müziğimizin tabii ki karakteriyle asla oynanmadan, diğer halklar tarafından da dinlenebilirliğini artıracak bir düzeye çıkarılması gerekiyor. Elime akordeonu alıp kaset yapmak istemedim. Çünkü ego tatmininden başka bir şey olmazdı bu. Müziğimizi çok sesli hale getirecek teknik donanıma sahip insanlar var, benim gibi alaylı olan insanlar da var. İşte teknikle bu alaylılığı buluşturup, barıştırıp ortak bir mekanda bir araya getirebilirsek, ben inanıyorum ki ortaya çok başarılı ürünler çıkacak.
J: Ama bu da sizlerin sorumluluğu. Bu sorumluluğu en kısa sürede yerine getirmenizi bekliyoruz doğrusu…
R.E: Çok haklısınız. Ben de bunu umuyorum.
 
Röportaj : İnci HEKİMOĞLU

Sayı : 2006 04

Yayınlanma Tarihi: 2006-04-01 00:00:00