Tarık Cemal Kutlu

0
11
(10 Nisan 1944 – 25 Kasım 2004)
“…Ben kimseyi incitmem, sen incinir gidersin! ”[1]


[1] Tarık Cemal KUTLU’ nun bir şiirinden

1865 yılı yazında Kafkasya’ dan Osmanlı Devleti’ ne göç eden/ettirilen 23.057 Çeçen-İnguş göçmen/sürgün arasında 12 yaşındaki Sadık ve Sadık’ ın halası Halime Hanım da vardır. Sultan’ın “Cennet gibi” topraklarına ayak bastıklarında aslında “Cennet”ten geldiklerini anlayan ve Daimohk’ a/Çeçenya’ ya geri dönen/dönebilen 5857 kişi arasında yer alması zordu bu yaştaki bir çocuğun. Ama Rusya’ nın isteğiyle/baskısıyla Osmanlı ülkesi içlerine dağıtılan “iskana uygun” istedikleri yere yerleşme hakkı verilen ve bu hak çerçevesinde Çukurova’ ya yönelen/yönlendirilen grup içerisinde sıcaktan / sıtmadan yarı yarıya ölenler arasında bulunmadığı için yine de şanslıdır.
Çeçenlerin Dişnoy taypından/boyundan olan genç Sadık, Berit Dağı’ nın kuzeyindeki Parpi yaylasını terk ettikleri vatanlarına benzetip “geçici” olarak yerleşen ve geri dönme umuduyla yirmi yıla yakın bir süre ev yapmayan bu grup içerisinde yer almışsa da O da Ekkiy boyundan Gina Haci tarafından kurulan ve adına Çardak dedikleri – Kahramanmaraş’ın Göksun İlçesi’ ne bağlı -yeni vatanına/köyüne yerleşmiştir. Evlenmiş ve çocukları olmuştur. İşte Çeçen dil ve kültürü konusundaki çalışmalarıyla, kitaplarıyla bu gün “Kafkasya’yı en iyi anlayan ve anlatan kişi” olarak gönüllere yerleşen Tarık Kutlu, Sadık Bey’in torunlarından Cemal Kutlu’ nun oğludur. 10 Nisan 1944 de yani bir ilkbahar günü Çardak’ ta gözlerini dünyaya açar. Eserlerinde babasının ismini de ismine ekleyerek yaşatacaktır: Tarık Cemal KUTLU. Yazarın annesinin adı Naime’ dir. İki erkek iki de kız kardeşi olup isimleri: Sadık (ağabeyi), Ömer Faruk, Hatice Ayla ve Ayşe Ayda’dır.
İlkokul birinci sınıfı -sonradan Türkoğlu İlçesi adını alacak olan-Eloğlu Bucağına bağlı Şekeroba köyünde Bucak Tahrirat Katibi olan Ziya amcasının yanında okur. Burada geçirdiği zamanı, amcasını, babaannesi Firdevs Hanımı ve yengesi Günel Hanımı hep saygıyla anımsayacaktır. İlkokul ikinci sınıfı ise Göksun ‘da ailesinin yanında okur. Göksun’ da Nüfus Başkatibi olan babasının tayininin K.Maraş’a çıkması dolayısıyla üçüncü sınıfı K.Maraş’ da Yörükselim mahallesindeki bir ilkokulda okumak durumunda kalır. K. Maraş’a ilk geldiğinde yabancılık çeker, babaannesini de Çardak’ ı da çok özler.
İlk fırsatta Çardak’a gitmenin hayallerini kurar. Kısa sürede hayalini kurduğu fırsat dedesinin kamyonu ile gelmiştir. Ancak ne var ki “Çerkes Muhittin” in kullandığı dedesine ait Ford marka kamyonla amcası Ziya Bey ve dayısı Selahattin Bey’in refakatinde diğer yolcularla birlikte Çardak’a dönerken kamyon arızalanır. Bu eski kamyonun sık sık arızalanması kadar normal bir şey yoktur. Ama bu sefer farklıdır bu koca kamyon henüz on yaşlarındaki bir çocuğu ve bu çocuğun kamyondan büyük “memleket” sevgisini ve hasretini de taşımaktadır. Bütün yolcular birer ikişer terk ederek bu arızalı kamyonu bir başka kamyonla yollarına devam ederler, biri hariç. Bu kişi asıl adı Hayrullah olan Lula oğlu Hançer Bey’ den başkası değildir. Arızalı kamyonu olduğu yerde bırakarak bir başka kamyonla yola devam eden yolcuların aslında kamyonu değil dedesini terk ettiğini düşünen bu çocuğun gözünde bu gencin –ısrarla kendisinin de diğer yolcular gibi gitmesinin istenmesi karşısında-söylediği bir söz onun hayata bakışında ve duruşunda etkili olmuştur diyebiliriz : 
“Şahab’ın Deli Ford’ u bin yıl burada kalır, Hançer Bey de bin yıl burada kalır!”
İlkokulu K.Maraş’ ta bitirir, ortaokulu da, liseyi de. Kendine özgü yürüyüşü, duruşu, bakışıyla diğer öğrenciler arasında hemen fark edilir, lisedeki lakabı “Sarı Tarık” dır. On dokuz yaşına girdiğinde Eloğlu’ na amcasını ziyarete yeniden gider. “Mehmet Ağam” dediği amcasının aile dostunun bir yakın köye “göçmen” düğününe gitme teklifini geri çevirmez. Ancak ne var ki çok sayıda gencin bindiği at arabasının dingili yarı yolda kırılır. Arabadaki on bir gencin tamamı başka arabalara binerek düğüne doğru yola devam ederler, biri hariç!. Hava kararmıştır, ailesi telaşlanacaktır… “Mehmet Ağam” ın bütün ısrarlarına rağmen genç Tarık başka arabaya binmez, Hançer Bey ‘i hatırlar, kırık arabayı terk etmez, o anda söylediği söz “Mehmet Ağam” ın gözlerini yaşartır:
“Mehmet Ağamın arabası bin yıl burada kalır, Ziya’ nın yeğeni de bin yıl burada kalır”.
21 Temmuz 1971 tarihinde İÜ Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ nü bitirir. 30 Nisan 1969-15 Nisan 1974 tarihleri arasında mezun olduğu bölümün Seminer Kütüphanesi’nde memur olarak çalışmaya başlar.
On sekiz yaşındayken şaka olsun diye teyzesinden istediği Meryem Hanım ile bu olaydan tam on bir yıl sonra 16 Temmuz 1973 tarihinde -1865 de Çukurova ‘ ya gelen Çeçenlerce kurulan- Dikilitaş köyünde (Ceyhan/Adana) nişanlanır. Meryem hanımın babası Dikilitaşlı Gürcü asıllı Arzuman oğlu Ramazan Ünsal’dır. Genç Tarık, Yaşar Kemal’in İnce Memed-II romanını ikinci kez okumasını yeni bitirmiştir. 1992 de İstanbul’a kendilerini ziyarete gelen Ramazan Ünsal Bey’ den öğrenir romanda İdris Bey diye söz edilenin Mirza Bey olduğunu ve yazılarıyla o bize öğretir Milis Mülazım Mirza Bey’in Kurtuluş Savaşı sırasında Çardak’ tan ve Ceyhan civarındaki Kafkasyalılarla Türklerden topladığı milisler ile Fransızlara karşı gerilla savaşı başlattığını ve üstün başarılarından dolayı İstiklal Madalyası aldığını.
13 Ocak 1975 de 3 aylık asker iken evlenir. Askerliğini yedek subay olarak Ankara’ da tamamladıktan sonra İstanbul Vefa Lisesi’ ne Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak atanır. 6 kasım 1975 de oğlu Argun, 27 temmuz 1980 de kızı Seda dünyaya gelir.
Türk ve Çeçen dilleri konusunda yaptığı akademik çalışmalar O’ nu hem Türkoloji hem Kafkasoloji hem de Çeçenoloji konusunda yetkin noktaya çıkarır. Büyük Türkiye (İstanbul), Bugün (İstanbul), Bilgi (Muallimler Birliği Yayın Organı), Tarla (İstanbul), Zeren (İstanbul), Türk Yurdu ( Ankara) gibi süreli yayınlarda araştırma ve öyküleri yayımlanır. 1970-1978 yılları arasında Kuzey Kafkasya Dergisi’nde Yazı İşleri Müdürlüğü yapar. Daha sonraki yıllarda Argun (İstanbul), Yeni Kafkasya (İstanbul), Birleşik Kafkasya (İstanbul), Kafkasya Gerçeği (Samsun) gibi dergilerde yazılarını yayımlamayı sürdürür. “Umar Ela’nın Hünerleri” 1984, “Taymin Biybolat-Üç Kardeş” 1985 ve “İmam Mansur” adlı çeviri eseri de 1987 yılında yayımlanır. “Çerkesler” adlı kolektif bir eserde “Çeçenler” maddesini yazar. “Zelimhan” ı 1985, “İmam Şamil’in Gazavatı” ile “Kafkasya Müridizmi” ni 1987 de Türkçeye kazandırır. YÖK’ün 13.11.1990 tarih ve 21567 sayılı yazısıyla “Türk Filoloğu” ünvanına sahip olur.
Aralık 1994 de Rus Ordusu tanklarını “De facto bağımsız” Çeçenya’ nın üzerine sürerken İstanbul’ da Kafkas Çeçen Dayanışma Komitesi kurulmuştur. “Artık savaş başlamıştır, kardeşim bile olsa Dudayev’in karşısında olan benim de karşımdadır” diyerek kararlı çıkışını yapar. Dingili kırılan arabayı ve sürücüsünü terk etmeyen “Ziya’ nın yeğeni”, “Hançer Bey” gibi aynı dik duruşunu Çeçenya’ nın haksızlığa ve işgale uğraması karşısında Lider Dudayev’ in yanında olduğunu haykırarak gösterir. Bu komitede yıllarca özveriyle çalışır.
15 Ekim 1996 yılında Öğretmenlikten emekli olur ama bırakmaz öğrenmeyi ve öğretmeyi hiçbir zaman. Çeçenler ve Çeçenya hakkında pek çok telif ve Çeçence’den çevrilmiş makalesi yayımlanır. Bu çalışmalarının bir sonucu olarak 24 Mart 1998 günü Çeçen-İçkeriya Cumhuriyeti Devlet İlimler Akademisi Onur Üyeliğine seçilir. “Çeçen Atasözleri” adlı çalışması 2003 yılında Çardak Kültür Derneği (İstanbul) tarafından yayınlanır. Yıllarca sabırla, özveriyle “Çeçen Direniş Tarihi” ni hazırlar. Bu kitap Çeçenlerin tüm işgallere karşı direnişinin tarihi olmasının yanı sıra yazarının da ekonomik sıkıntılara karşı, dil ve kültürün erimesine karşı gösterdiği direnişin de bir tarihi olacaktır.
“..Çeçen Direniş Tarihi için hazır, sponsor bulunması halinde yayımlanmayı” uzun süre bekleyecektir. 1994 ve sonrasında “halkının yaşadığı yıkım onu dünyaya küstürmüştür”. “SSCB’ nin yıkılmasının ardından tanıştığı Çeçen ileri gelenlerine bağımsızlık için kıyam etmeleri durumunda başarılı olacaklarını telkin ettiği için pişmandır”.[1] Bir yazar dostuna “Bu halk savaşmamalıydı, Çeçen coğrafyası din, mezhep çatışmalarının mekanı olmamalıydı. Yaşam, her şeyden daha fazla korunması gereken değerdir” diyecektir. Basında sürekli “Çeçen” sözcüğü ile “terörist” sözcüğünün yan yana kullanılması ve en son 1 Eylül 2004 tarihinde meydana gelen “Beslan Katliamı” onu derinden üzmüştür. 11 Eylül 2004 de Kafkas Çeçen Kültür Derneği (İstanbul) nin düzenlediği “Terör İnsanlık Suçudur” başlıklı Beslan Katliamı ile ilgili basın açıklaması ardından eve dönerken  bu son olayın ne denli kendisini üzdüğüne, ruhen ve fiziken çöküntüye uğrattığına çevresi yakından tanık olur. Aradan bir hafta geçmeden 17 Eylül 2004 de yapılan muayenede sağlık durumunun ciddi olduğu anlaşılır ve 21 Eylül 2004 de İstanbul Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’ ne yatırılır. 24 kasım Öğretmenler Günü bitiminde 25 kasım 2004 ün ilk saatlerinde bu fani dünyadan göçer, Hakkın rahmetine kavuşur.
Şairlerden Yahya Kemal Beyatlı’ nın şiirlerini çok beğendiğini, en sevdiği türkünün “Selanik Türküsü” olduğunu, on sekiz yaşında Kiril alfabesi ile Çeçence okuyup yazmasını öğrendiğini, sert bir görünüşe, duruşa sahip olsa da sevgi dolu şefkatli bir yüreğe sahip olduğunu ailesinden öğreniyoruz. Kızı Av. Seda Kutlu’ nun anlattığı bir olay O’nun mizahi yönünün ne denli güçlü olduğunu bize gösteriyor: Evinin bulunduğu Fatih İlçesinde kaldırımda yürürken ışıklarda duran bir aracın sakallı şoförünün kendisine “O fötürü çıkart başından, o fötürü!…Yahudi işi” diye bağırması karşısında verdiği cevap: “Hadi ben bunu çıkarır atarım, hadi sen de altındaki Mercedes arabanı at!…”
“Bedenen koparıldığı topraklardan ruhu asla koparılamamış bir insandı. Bütün varlığını ve zamanını halkına adamıştı. Ortaya koyduğu ve yayınladığı eserlerden daha fazlası evinde, çalışma masasında duruyordu ve maddi olanaksızlıklar nedeniyle yayınlanamıyordu.” [2]
O, “kültürsüzlük çölünde yetişmiş nadide bir çiçek”, “insanların üç kuruş daha fazla kazanmaktan başka bir şey düşünmediği kurtlar sofrasında, halkının bilinçlenmesine bir nebze olsun katkı sağlama uğruna hayatını vakfeden bir ‘çağdaş Donkişot’” tur.[3]
“Bin yıl” da geçse O’nu her zaman saygı ve rahmetle anacağız, eserlerini okudukça O’ nu daha iyi anlayacak, geçmişe daha gururla, geleceğe daha bir umutla bakacağız…
Biyografiyi Hazırlayan: İhsan Berkhan


[1] Hulusi ÜSTÜN

[2] Erol YILDIR

[3] Hayri ERSOY

 

Sayı : 2009 10

Yayınlanma Tarihi: 2009-10-01 00:00:00