Kafkas Atlantisi

0
251

Çok geniş bir kaynak taraması sonucu ortaya çıkan Kafkas Atlantisi okunası bir kitap. Kendisini “elli yıldır tarihle uğraşan bir edebiyatçı” olarak tarif eden yazar, kullanılan bir kısım sözcük ve kurulan bir kısım cümlelere, değerlendirmelere itirazım olsa da, konuya farklı bir yerden bakıyor ve analiz ediyor. Temelde “neden böyle oldu, başka türlü bir çıkış var mıydı?” sorusuna yanıt arayışı var. Tarih geri çevrilemeyecek olsa da.
Bilinir, Atlantis konusunda rivayet muhteliftir. İz bırakmadan yitip giden uygarlığın yeri net değildir. Karadeniz’de olduğu iddiaları da vardır. Çerkesler iz bırakmadan yitip gitmedi belki ama vahşi savaş ve sonuçlarının sildiği o kadar çok şey oldu ki. Belki de sonun başlangıcı hazırlandı. Boşuna mitoloji ve masal ülkesi değil Kafkasya. Yakov Gordin’in Çerkesya’ya dair Atlantis öykünmesi, Çerkesler açısından gurur verici bir durum ve bizler, bize saygı duyanı baş tacı eden bir geleneğin temsilcileriyiz.
Yazar der ki; “Antik Atlantis hakkında olduğu gibi, ‘Büyük Çerkesya’ hakkında da birçok mit var, ama kesin olan bir şey var: Adıge halklarının yaşadığı saha zengin ve özgün bir kültürün mekanı idi. Acımasızca ve -şimdi görüldüğü üzere- haksız yere yıkılmış bir dünya.” Feodal üretim ilişkilerini iç dinamikleri ile yaşayan ama tamamlayamayan Çerkeslerin geride ne bıraktıklarına dair, bizatihi Çerkesler ön yargılıdır. “Şatoları nerede” gibi sorularla medeniyetten uzaklığı ifade ederler. Onlarca kaynağı inceleyerek yıllarca araştıranlar ise farklı şeyler söyler. Yakov Gordin gibi “Tarım medeniyeti” der örneğin. Şimdi bulunduğumuz yerden küçümseyebiliriz belki ama dönemin üretim ilişkileri içinde şatodan daha önemli olsa gerek. Gordin, özgün bir kültürden bahsediyor ve örnekliyor.
Kafkasya’nın “fethinin” gerçek amacını sorguluyor yazar. “Kafkasya’nın fethinin meşruluğu ve kaçınılmazlığı konusunda şüphe yoktu ama düzgün ve ikna edici bir mazeret doktrinine kesin ihtiyaç vardı” değerlendirmesini yapıyor. “Fetih” tanımına itirazım olduğunu (neden işgal kullanılmaz) belirtip devamla; emperyal bakış açısı ile hareket eden, kolonizasyonu öne çıkaran ve mevcut sonucu sağlayan asker ve siviller ile, liberal yaklaşım sergileyenleri değerlendiriyor. “Bazı münferit askeri harekatları ihtimal dışı bırakmayan titiz bir diplomatik çalışmayla, ticari ilişkileri geliştirerek, değerleri akıllıca kıyaslamak suretiyle bir arada yaşama sürecini başlatmak mümkün olabilirdi” yorumunu yaparken, varılan kaçınılmaz son Kafkasya’nın öyle veya böyle “fethi”dir. İşte bu “kaçınılmaz son” emperyal anlayışla değil de liberal yaklaşımla olsaydı “herşey daha iyi” olacaktı. Temel itirazım nu anlayışa. Belirttim, tarihi geri çeviremeyiz ama bu kitap özelinde değerlendirilen konu farklı bir bakış açısı ve sorgulama olduğuna göre, daha da farklı bir yerden yaklaşılabilir ve “Çerkeslerin kendi iç dinamikleri ile gelişmelerinin önü askeri olarak kesilmeseydi” durumu da değerlendirilebilirdi. Gordin’in deyimi ile “o özgün kültürü yaratan” ama merkezi feodal yapıya yönelmeyen Çerkesler, farklı üretim ilişkileri içinde ne yaparlardı? İsmail Berkok’a atfen “mutedil sosyalizm” yaşarmış Çerkesler. Çerkes işi sosyalizm nasıl olurdu?
Savaş öncesi ve sırasında, iki farklı yaklaşım ve uygulamalar belgelenir ve yorumlanırken, dönemin diğer emperyal gücü İngiltere’nin Hindistan ve İskoçya uygulamaları ile ve dahi Çarlığın farklı coğrafyalardaki işgalleri ve yerleşik halklarına karşı tavırları ile kıyaslamalar yapılmış. Çarlığın emperyal politikalarının nasıl oluştuğu, Çarlık stratejistlerinin Avrupa, Hindistan, Karadeniz ve Kafkasya planlarının neler olduğu detaylı olarak açıklanmış. Birçok kaynakta okunmuş belgeleri tekrar hatırlamak, yanısıra yeni belgeler bulmak, okuyucu açısından başka bir olumlu yan.
Kitap içeriğinde Gürcistan-Çarlık ilişkilerine geniş yer ayrılması, dönemin Gürcistan’ına dair anında bilgiye ulaşma kolaylığı sağlarken aynı zamanda bu ilişkilerin Kafkasya’ya etkisinin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlıyor.
Büyük oranda Dağıstan ve Çeçenya örneklemeleri mevcut. Coğrafyayı, yaşanan Çarlık-Kafkasya savaşını ve sürgünü bilenler, Kafkasya’nın doğusunda ve batısında nasıl geliştiğine dair durumu değerlendirebilir. Ancak verilen örneklemelerden Kafkasya’nın bütünü için benzer değerlendirmeleri yapabilecekler de olacaktır. Her ne kadar “Çerkesya – Kafkas Atlantisi” bölümü, dikkat çeken yorumlardan azade duruyor olsa da. Demem o ki; “Güçlü bir savaşçı ruhla donanmış olan İslam”, Osmanlı eli ile Avrupa’da ilerleyişinin önü kesildikten sonra “XIX. yy.’da sadece Kafkasya’da mevcuttu” ve de “Kafkasya İslamizm savaşçı ruhunun yoğunlaştığı yer” alıntıları ile özetlenebilecek değerlendirmenin etkisi nerelere varır? Çarlık Rusyasının emperyal hedefleri doğrultusunda savaşın görünen vahşi yüzü doğu ve batıda aynı olsa da, İslam açısından değerlendirme konusu çok farklıdır. Savaşın sonuçları açısından da farklıdır durum. İslamizm etkisinin savaşı derinden etkilediği doğuda (Dağıstan ve Çeçenya) yaşanmayan sürgün, İslamizm etkisinin belirleyici olmadığı batıda, kitabın adına esin kaynağı olacak kadim halkın sürgünü ve kolonizasyon sonucunu getirmiştir. Bu nokta yeniden değerlendirmeyi hak ediyor diye düşünürüm.
Kafkas savaşı! İtirazım olan tanımlardan biri bu. Savaşı kazanan yani tarihi yazanın kullanabileceği bir tanım bana göre. Coğrafi tanımlama da yapmıyor üstelik. Konuya uzak birisi –kaldı mı ki hala- “Kafkaslar kendi arasında savaşmış” yorumu yapabilir rahatlıkla.
Sürgün, kovulma ve göç sözcüklerinin birbirini izleyen paragraflarda kullanılıyor olmasını da itirazım var. Okuyucunun kafasına “dank” ettirmemek gibi bir kaygı mıdır bilemiyorum ama birbirinin eşiti sözcüklerin kullanılması doğru değil midir?
Savaşın mukaddimesini şöyle özetlemiş yazar: “İstila -karşı akın- cezalandırma harekatı- yeni bir cezalandırma harekatını tahrik eden infial ve intikam duygusu, mecburi itaat -yeni bir akın, ve bu böyle devam eder.”
Gordin’e teşekkür ve saygıyla…
*Kitap temini için: 0216 332 44 44

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here