Mayıstan Hazirana

0
78

Uzun süredir J.A. Longworth’ın “Kafkas Halklarının Özgürlük Savaşı” kitabı elimden düşmüyor. Notlar almaktan, altını, üstünü çizmekten ilerleyemiyorum. Türkçesini Sedat Özden yazmış. İngiliz yazar, Çerkesler arasında (1837-1838 yıllarında) on iki ay geçiriyor. Yaşadıklarını, yorumlarını ve Kafkasya’nın doğal güzelliklerini paylaşıyor. Bu güne kadar sürgün öncesi ana vatanda yaşanılanları anlamamı sağlayan en iyi kitap.  Kitabın 186. sayfasından size aktaracağım bölüm savaş ile ilgili önemli bilgiler veriyor.

“Her yerde olduğu gibi burada da, Çerkesler arasında belli bir savaş sisteminin olmayışı kendisini açıkça belli etti. Savaşçıların uydukları tek kural, işgal haberini veren ilk silah sesinin duyulmasından sonra en kısa zamanda olay yerinde toplanmak oluyor. Olaydan haberdar olan herkes, istisnasız olarak, en kısa zamanda olay yerine ulaşıyor. Fakat bu aşamadan sonra durum değişmekte ve ilk alarm halinin geçmesinden sonra, tehdit edilen nokta sadece o bölge halkının sorumluluğuna bırakılmakta ve diğerleri dağılmaktadır. Bu insanların kendilerini ve topraklarını savunamayacaklarını var saymak onlara hakaret anlamına gelmektedir.” Herhangi bir yönetim sisteminin bulunmaması Çerkeslerin işlerini hep zorlaştırmış.

Sayfa 193: “Çerkesler, güvenliklerinin ve hürriyetlerinin dayandığı sosyal kurumlara öylesine bir gurur ve kararlılıkla bağlılıkları var ki, ülkenin çıkarları ve selameti için olsa bile bir takım otoritelerin ortaya çıkmasını kabullenmeleri zor olmaktadır. Daha öncede bahsettiğim Milli Meclisler, birçok kereler, o andaki acil ihtiyaçlar yüzünden son derece büyük yetkilerle donatılmış olmalarına rağmen bu yetkilerin kalıcı olarak ve yaşamın her alanındaki idari işleri kapsayacak şekle getirilmesi, halkın kesinlikle kabullenemeyecekleri bir şeydir.

Bizim buraya gelmemizden bir yıl kadar önce, İstanbul’daki Çerkes elçisi ile haberleşen bir İngiliz’in tavsiyesi üzerine Semez’in önde gelen Thamadelerinden ve yaşlılarından on iki kişi, kendi aralarında bir komite kurarak Semez’in yönetimini üzerlerine almaya karar vermişlerdi. Fakat halktan saygı ve itaat göreceklerine, hızlı bir şekilde, onların alay konusu olmaya başladıklarını görünce, daha önceden sahip oldukları bir takım otoriteleri de kaybetmek korkusuyla parlamentolarını dağıttılar ve herkes kendi köyüne çekildi.” Yazar, bu teşebbüsün uğradığı yenilgiden sonra bir daha böyle bir girişimde bulunulmadığını, 338. sayfada da Çerkeslerin, birisinin devamlı olarak liderlik yapmasından çok çabuk sıkıldıklarını söylüyor.

Bütün bunlara rağmen kitabın sonunda, bunca bağımsız ve düzensiz insanların savaş alanında nasıl, tek vücut gibi hareket ettiklerini Rus toplarının üzerine kama ve kılıçla yürüdüklerini ve hemen hemen kıyılarındaki bütün Rus izlerini silip attıklarını hayranlıkla anlatıyor. Çerkeslerin bu zaferinden sonra, Ruslar tarafından seksen bin kişilik bir ordu hazırlandığını söyleyen yazar, atalarımızın haklı savaşını kazanacağına dair inanç dolu sözlerle kitabını bitiriyor.

Yıllar sonra maruz kaldığımız sürgünü düşünürsek, bir yönetim sistemimizin olmayışı, liderlerden çabuk sıkılışımız ve dolayısıyla örgütlü olmayışımız bu sürgünün yaşanmasının sebeplerinden değil midir? Bütün bunları yazarken amacım biraz da Haziran seçimlerinin, Çerkesler olarak neresindeyiz, bunu sorgulamak. Bence her yerindeyiz ve hiçbir yerinde değiliz. Bütün partilerde canla başla çalışanımız var ancak Çerkes kimliğiyle yokuz. Yaşadığımız ülkede azımsanamayacak sayıda olmamıza karşın siyasi arenada esamemiz okunmuyor. Toplumların demokratikleşmesinde de, insan haklarının çiğnenmesinin önlenmesinde de örgütlülük şart.

Çerkesler bu ülkeye geleli, vatanın korunması için canla başla çalıştı. Sarıkamış’ta ölen bin beş yüz gence kendi dilimizde ağıtlar yakmadık mı? İkinci vatanımıza anavatan gibi sarılmadık mı? Kurtuluş savaşında her cephede uçan müfrezeleriyle efsane olan Çerkes Ethem bir yandan hastalığıyla bir yandan emperyalist güçlerle savaşmadı mı? Sonra nasıl Hain Ethem oldu? Neden bu ülkede var da yok gibi yaşamayı kendimize reva görüyoruz? Kör topal derneklerimizden birkaç ildekileri saymazsak, hepsi kahvehane olmaktan öteye geçememiş durumda. Dilimiz ve varlığımız yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Birlikte hareket edemediğimiz için mevcut partiler içinde gereken değeri göremiyoruz. Aslına bakarsanız, biz kendi sorunlarımıza ne kadar sahip çıkıyorsak, partiler de o kadar sahip çıkıyor.

Jıneps’te Selahattin Demirtaş’la yapılan röportajı okudum. Soykırım için araştırma önergesi verdiklerini, Soçi olimpiyatlarının protestosu için çağrı yaptıklarını, katliamın yapıldığı kanlı topraklar üzerinde kutlama anlayışının Çerkesleri ne kadar incittiğini anlatmaya çalıştıklarını, soykırımın inkâr edilmesine karşı çıktıklarını söylüyor. Bunları yeterli bulmayabiliriz. Ancak bana göre, hali hazırda Haziranda biz Çerkeslerin yapabileceği şey barışın, kardeşliğin, demokrasinin ve ezilenlerin yanında yer almaktır.

Yazımı bitirirken KA.DER’in (Kadın Adayları Destekleme Derneği) hazırladığı “Biz ne diyoruz, siz ne anlıyorsunuz!” afişlerini hatırlatıyor, biz kadınlar neredeyse yarısını oluşturduğumuz bu toplumun nasıl yönetileceği konusunda söz sahibi olmak istiyorsak, bize değer verenlerin yanında yer almalıyız diye düşünüyorum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here