Siz bu yazıyı okurken…

0
277

Yazıyı yazmaya oturdum; bir sürü belirsizlik var…
Siz bu yazıyı okuduğunuz zaman seçimlerin sonucu belli olmuş olacak. Ama ben o sonuçları bilmiyorum. Seçimlere ilişkin en azından en çok heyecan duyduğum ve en çok merak ettiğim konu olan HDP’nin barajı geçip geçmediğini bilmiyorum.
Dolayısıyla Jıneps’in bu sayısının piyasada dolaştığı zamanki ruh halini bilmiyorum. Ama eğer HDP barajı geçtiyse, Türkiye’nin adaletsizliğe uğramış olan tüm kesimlerinin bir nebze de olsa daha rahat nefes almaya başlamış olacağını biliyorum.
Kamp Armen için çok güzel haberler duydum bugün. Nihayet kampın Ermenilere tekrar verileceğine dair haberler! Yılların haksızlığının giderilmesi söz konusu… Tapu birkaç gün içinde verilecekmiş; yazıyı yazdığım şu anda ben bilmiyorum; muhtemelen siz bu yazıyı okurken biliyor olacaksınız.
Eğer Kamp Armen’in tapusu bir Ermeni vakfı nezdinde Ermenilere verildiyse, Türkiye’de azınlık olma halinin içine düştüğü karanlık ruh halinin bir nebze de olsa aydınlığı görmeye başlamış olacağını biliyorum.

21 Mayıs ve “reel politika”
21 Mayıs’ı andık. Çerkes sürgün ve soykırımının yıldönümünde çok sayıda insan Rus konsolosluğunun önüne yürüdü. Dünyanın ve Türkiye’nin birçok yerinde insanlar, insanlığa karşı işlenen bu suçu hatırladılar ve hatırlattılar.
Onlar hatırlattılar… Hatırlaması gerekenler ne kadar hatırladı hemen bilmek mümkün değil. Ama Çerkes soykırımı, birbirlerinin acılarını öğrenme, anlama ve paylaşma gibi bir boyutla Türkiye halklarının gündemine yerleşiyor. Bir gün gelecek, herkes –acıları yarıştırmadan- birbirlerinin acısına şifa olmaya çalışacak…
Ben bu yazıyı yazarken devletimiz (seçimlerde gönlünde yatan aslanı seçtirmek gibi) çok ciddi işlerle uğraştığı için, Çerkes soykırımı gibi işlerle ilgilenecek zaman bulamamıştı. Tabii “reel politika”nın gerekleri, “ulusal çıkarlar” gibi meseleler de kuşkusuz biz fanilerin pek aklının ermediği alanlar olduğu için, T.C. devletinin neden Çerkes soykırımını kınamadığını, Rusya’ya neden fısıldayarak bile bir şey demeye cesaret edemediğini bilemiyoruz.
Çeçenistan’daki kukla yönetimin başındaki kompleks abidesi şahıs, “Putin’i tanrının bir hediyesi” olarak görürken, polis devleti altında Çeçen direnişinden eser kalmazken, insan hakları için mücadele eden insanlar Sovyet döneminden beter bir şekilde ortalıktan temizlenirken, Türk müteahhitler Türkiye yetmezmiş gibi Grozni’yi de adeta TOKİ cennetine (ya da net olalım: “cehennemine”) çevirirken tabii ki reel politika önemli olduğu için ve de “onurlu yalnızlığın” da bir sınırı olduğu için ses çıkarmamak gerektiğini kabul edip, yerimize oturmak düşüyor bize…
Mehmet Efe’den esinlenerek söylersek, on kere Gazze, bir o kadar kere Mısır, belki sessizlik içinde geçen onyılların tamamında olup bitenleri düşünürsek Suriye kadar acılı, mazlum ve yalnız olan Doğu Türkistan’da yani Uygur ülkesinde işgalci Çin devletinin yaptıkları da T.C. devletimizin radarları içine girmiyor anlaşılan.
Dünya kapitalizminin en vahşi taşeronu olan Çin rejiminin katlettiği, ağır ağır soykırıma uğrattığı Uygurlarla dayanışmak için meydanlarda R4BİA’ya denk gelecek bir el ya da parmak işareti icad edilemedi anlaşılan.
Yanlış anlaşılmasın (bunu diyorum; çünkü bu memleket buna çok müsait; ya birileri “Ne yani, Mısır’da Sisi’den yana mısın?” diyebileceği gibi, başka birileri de “Sen kendi memleketinde olanları görmüyor musun?” diyebilirler); ayrım yapmadan, dünyanın bütün mezalimlerini ortadan kaldıracak, bütün zalimlerini kahredecek bir öfkeyi insanın içinde taşıması gerektiğini düşünüyorum… Ama eğer bir devlet dünya üzerindeki bazı zulümler konusunda mangalda kül bırakmayıp, her türlü kahramanlık söylevini vitesi boşaltmış bir vaziyette sergiliyorsa, insan, o zulümlerden aşağı kalmayan başka mevzularda da –az da olsa- bir inisiyatif, bir-iki iç rahatlatıcı cümle bekliyor.
Ve bu cümleler gelmediği zaman da, insan ister istemez, “Acaba bunların kahramanlığı tehlike gelmeyecek yerlere mi ancak yöneliyor?” diye sormadan edemiyor.

40 milyonluk bomba
Köylerin şimdiki halleri ve gelecekteki muhtemel halleri üzerine yapmakta olduğumuz bir araştırma için Türkiye çapında köy köy dolaşıyoruz. Şimdilik henüz Türkiye’nin batısındaki bazı köylere gittik ve siz bu yazıyı okurken, yavaş yavaş Orta Anadolu’ya geçmiş olacağız. Yaz sonunda da, kısmetse, kuzey ve doğu köylerine de gitmiş olacağız.
Siyasetin yerlerde süründüğü, bir-iki istisna (Demirtaş gibi) hariç öfkenin kol gezdiği, kutuplaşmanın birileri için en önemli silah ve propaganda aracı olarak kullanıldığı bir memlekette insan “Bu köyler gerçekten Türkiye’de mi yaşıyor?” diye sormadan edemiyor. Tarımın kayıpları, köylerin boşalması karşısındaki çaresizliklerine rağmen, siyasal farklarını bile şakayla, mizahla yaşıyor bu köylerin insanları…
Hani hep deriz ya… Kentler insanların birbirleriyle artık ilişki kurmayı beceremedikleri, “Ah efendim ah!” nidaları arasında, komşunun komşudan bir fincan şeker bile artık isteyemediği yerler haline gelmesinden dertleniriz ya… İşte o mizah dolu, güler yüzlü köylüler yerlerinden koparılıp, herkesin birbirine bön bön baktığı “modern” kentlerimize doğru sürülüyorlar. “Bön bön” ve de öfke içinde bakan insanlar haline gelmek üzere…
Ve köyler boşalıyor… Hikmetinden sual olunmaz efendiler tarafından 40 milyonluk bir canavar-kent yapılacağı gururla söylenen İstanbul ve benzerlerine doğru yola çıkmak üzere…

40 milyonluk şehir! Şehir değil, “kent”!
Sokaklarında insanların çıldırdığı…
Belden aşağı diyalogların ve küfrün bini bir para olduğu…
Çaresiz ve ruhlarını kaybetmiş, kendilerine ve insanlara yabancılaşmış eski köylü-yeni kentlilerin burnundan soluduğu…
Yüzü gülmez, kararmış, somurtkan insanların asansörlerde birbirlerine merhaba bile diyemediği…
Çünkü apartmanda komşusunu tanımayan, kimin oturduğunu bile bilmeyen; buna karşılık apartmanlarında ateist, eşcinsel, Ermeni, Yahudi, Kürt, Çingene istemeyen “yeni bir ırk”ın inşa olduğu kent…
Aslında oldu olacak, biraz gayret göstersek, İstanbul’u 40 milyonu da aşan bir kent haline getirebiliriz.
Mesela Artvin’den başlayarak, bütün sınır kentlerine yani Ağrı’ya, Van’a, Hakkari’ye, Şırnak’a, Antakya’ya, Edirne’ye falan sadece birer tane bekçi bıraksak, Kardak kayalıklarının karşısına Fatih Altaylı’yı nöbetçi olarak diksek, geri kalan ahaliyi de İstanbul’a yığsak pekala ne güzel olur!
İstanbul herkese yeter. Bir kaç tane daha kanal, üstüne tekrar köprü, birkaç tane havaalanı, altlarına otopark, plastik ağaçlar, her yolun başına dev bir robot, bir Mevlevi, bir Duşakabinoğulları heykeli diksek, şehrin ormanlarını balkonlarına transfer ettiğimiz bol bol gökdelen ve AVM’leri döşesek baştan aşağıya herşey ne güzel olur! Hem ağaoğlu, paşaoğlu gibi fakirler de aradan çıkar, “kalkınmış” olurlar; hem istihdam, hem eğlence, hem de üstüne üstlük modern olur her şey!

Son söz: “Herkes araştırma yapamaz!”
Biz köy araştırmamız için memleket yollarını arşınlarken, pek sayın ilgililer Türkiye’deki mülteci Suriyeliler üzerine araştırma yapılmasını yasaklamışlar! Tabii, Suriyelileri anlamaya ne gerek var? Devletlû efendilerimiz neyin araştırılması gerektiğimi bilirler…
Bir zamanlar da Kürtlerin kökenlerinin Türk olduğunu ispatlayan araştırma siparişi vermişlerdi mesela… Ya da yurtdışına çıkan Türk akademisyenlerin önce Dışişleri Bakanlığı’na uğrayıp, “brifing” almaları “nazik bir şekilde tavsiye edilmişti”. (!) Malûm, savunmasız ve saf Türk akademisyenlerin yurtdışında çok kötü Ermeni ve Rum akademisyenlerle karşılaşma ihtimali olduğu için ve de türlü çeşitli tuzaklar hazırlayan bu mihraklar karşısında mahcup duruma düşmemeleri için devletimizin onların beynine en doğru bilgileri şırınga etmeleri kadar doğru bir şey olamazdı…
Onlar hep en doğruyu bilirler… Nedense biz de hep yanlış yaparız… Ama yanlış yapa yapa da hep bambaşka bir dünyayı kurmayı beceririz….

Önceki İçerikAsmadık, besledik
Sonraki İçerikLazca İçin Ne Yapmalı?
Ferhat Kentel
Son olarak, kapatılan İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi olan Ferhat Kentel 1981’de ODTÜ’de işletmecilik lisans eğitimini tamamladıktan sonra 1983’te Ankara Üniversitesi SBF’den yüksek lisans ve 1989’da Paris, Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’den sosyoloji doktora derecesi aldı. 1990-1999 arasında Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi Bölümü’nde, 2001-2010 arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalıştı. Fransa’da Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’de ve Université de Paris I’de çeşitli dönemlerde misafir öğretim üyesi ve araştırmacı olarak bulundu. Türkiye’de ve yurtdışında çeşitli kitap ve dergilerde modernite, gündelik hayat, yeni sosyal hareketler, din, İslâmi hareketler, aydınlar, etnik cemaatler üzerine makaleleri yayımlandı. Yayınlanmış araştırma ve kitapları şunlardır: Ermenistan ve Türkiye Vatandaşları. Karşılıklı Algılama ve Diyalog Projesi (Gevorg Poghosyan ile birlikte), TESEV, İstanbul, 2005; Euro-Türkler: Türkiye ile Avrupa Birliği Arasında Köprü mü Engel mi? (Ayhan Kaya ile birlikte) İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, İstanbul, 2005; Milletin bölünmez bütünlüğü: Demokratikleşme sürecinde parçalayan milliyetçilik(ler) (Meltem Ahıska ve Fırat Genç ile birlikte), TESEV, İstanbul, 2007; Belgian-Turks: A Bridge, or a Breach, between Turkey and the European Union? (Ayhan Kaya ile birlikte), King Baudoin Foundation, Brüksel, 2007; Ehlileşmemek, düzleşmemek, direnmek, (Söyleşi: Esra Elmas), Hayykitap, İstanbul, 2008, Türkiye’de Ermeniler. Cemaat-Birey-Yurttaş (Füsun Üstel, Günay Göksu Özdoğan, Karin Karakaşlı ile birlikte), İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, İstanbul, 2009; Yeni Bir Dil - Yeni bir Toplum, (Söyleşi: M.Talha Çiçek, Gülçin Tunalı Koç), Bilsam yay., Malatya, 2012; “Kır Mekânının Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Dönüşümü: Modernleşen ve Kaybolan Geleneksel Mekânlar ve Anlamlar” (Murat Öztürk ile birlikte), TÜBİTAK araştırması, 2017.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz