Akdeniz Halkının Ana Tanrıçası (2)

0
26

Neolitik Kültürde Ana Tanrıça ve Kadın

Daha önceki yazımızda Yakındoğu’daki Neolitik toplumlarda (Ceriko, Çatalhöyük, Hacılar, Halaf, Samarra ve Ubeyd kültürlerinde) Ana Tanrıça tapımlarını genel hatlarıyla incelemiş, daha doğrusu bu konudaki bilimsel görüşleri aktarmıştım. Yazıyı paylaştığım dostlardan pek çok soru geldi. Bu sorular bana düşüncelerimin daha iyi anlaşılabilmesi için ele alınan dönemle ilgili bazı açıklamaları yapmam gerektiğini düşündürdü. Bu yazıda yazılı dönem öncesi Yakındoğu Neolitik dönem halklarının yaşam biçimleri ana hatlarıyla incelenmeye çalışılacak dinsel inançlar konusunda da ek açıklamalar yapılacaktır.
Sözü edilen yazıda da belirttiği gibi, Çatalhöyük ve Hacıları kazan Mellaart ve onu takip eden bilim adamları Anadolu’da yaşayan en eski Paleolitik halkı Çatalhöyük ve Hacılar halkıyla ilişkilendirmektedir.

Çatalhöyük Halkı Akdeniz Irkındandır

Bilindiği gibi Çatalhöyüklüler Hatti, Hurri, Elam ve Sümer gibi en eski Yakındoğu halklarının da dahil edildiği Akdeniz ırkındandır. Ayrıca Çatalhöyük halkının soyu, Üst Paleolitik Dönem’de Anadolu’da yaşayan halka dayanmaktadır. Hacılar ve Çatalhöyük’ü kazan James Mellaart’a göre bu durum Anadolu’yu benzersiz kılmaktadır. Yine Mellaart’a göre Çatalhöyük Yakındoğu’dan çok Avrupa’yı etkilemiş, “tarım ve hayvancılığın başlangıcını ve uygarlığımızın temelini oluşturan Ana Tanrıça kültünü bu yeni kıtaya tanıtmıştır.” (Mellaart, s.71) Çatalhöyük halkının Akdeniz ırkından olduğu görüşüne katılan Ahmet Ünal, bu halkın Hattilerin ataları olduğunu da belirtir. (Ünal, s.54)
Peki, Hattiler kimdir?
Hattilerin Kafkasyalı bir halk olduğu görüşü genel kabul görmektedir. Buna kimse itiraz etmiyor. Gurney, Hatti dilini “Kuzey Kafkas diliyle akraba” olarak görür ki, Kuzey Kafkas dil grubu şimdilerde “Çerkes” olarak adlandırılan Adige-Abaza-Ubıh dil grubudur. Diakonoff’a göre de Hatti dili Adige-Abaza dilleriyle akrabadır. (Dolukhanov, s.484)

Hassuna, Samarra ve Halaf Kültürleri

Arkeologlar çanak çömlek biçimlerine ve diğer maddi kültür özelliklerine bakarak ilk kent devletleri öncesi Neolitik Dönemde Kuzey Mezopotamya’da üç farklı kültürü saptarlar. Bunlar kronolojik sırayla Hassuna, Samarra, Halaf ve kültürleridir.
Geleneğe adını veren Hassuna Musul yakınlarındadır ve kültürel bölge Halep’e kadar uzanır. Ancak Mellaart, kültürün asıl merkezinin Diyarbakır-Mardin arasındaki bölgede bulunduğunu, hatta Halaf’ın ilk kültürel merkezinin de buralarda olduğunu düşünmektedir. (Mellaart, s.59) Bölgedeki temel geçim biçimi tarım ve hayvancılıktır, fakat yıllık yağışın kuru tarım için yetersiz olduğu görülmektedir. Kültüre bir bütün olarak bakıldığında, Hassuna yerleşimlerinin arasında sıkı kültürel bağ bulunduğu saptanmaktadır.
Antakya-Halep arasındaki dar sahada ve güney Mezopotamya’da görülen, olasılıkla asıl merkezi güney İran olan Samarra kültürüyle Hassuna kültürü arasında da anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır. (Frankfort, s.67) Bu kültür, Hassuna kültürünün yerele uygulanmış gelişkin bir biçimi gibidir. Maisels, Hassuna kültürünün tarımın yağmurla yapılabileceği bölgede, Samarra’nın ise tarımın sulamayla mümkün olduğu bölgede görüldüğünü, yani bu bölgelere ilişkin uyarlamalar olduğunu belirtmektedir. (Maisels, s.188) Samarra çömleğiyle Elam’daki Susiana ve Aşağı Mezopotamya’daki Eridu çömlekleri arasında ise Mellaart’ın deyimiyle “sayısız benzerlikler” vardır. (Dolukhanov, s.295; Mellaart, s .60)
Hassuna-Samarra kültürel bölgesinde daha sonra Halaf kültürü egemen olmuştur. Halaf kültürüyle Hassuna kültürünün maddi buluntuları tamamen farklı olmakla birlikte ekonomide ve geçim biçiminde bir farklılık bulunmamaktadır. Maisels, Halaf yerleşimlerini “nitelikli tarım köyleri”; Samarra yerleşimlerini ise “kent eşiğindeki yerleşimler” olarak değerlendirmektedir. Tholos denen yuvarlak evler, Halaf kültürünün geçici olmayan bir kültürel özelliğidir. Pek çok yerde tholos evler dikdörtgen evlerle birlikte görülür ve onların yerlerini alırlar. Bilim adamları Halaf halkının iyi düzenlenmiş bir ticari sistemlerinin bulunduğunu ve geniş bir coğrafyada ticaret yaptıklarını kabul ederler. (Sevin, s.93)
Halaf kültürü, Mellaart’ın genel kabul gören görüşüne göre, Çatalhöyük ve Hacılar kültürüyle ilişkilidir. Hatta bu kültürlerin ortadan kalkmasının bir sonucudur ve Halaf kültüründeki Anadoluluk yadsınamayacak kadar açıktır. (Mellaart, s.119)
Yukarıdaki saptamalardan da anlaşılacağı gibi Hassuna, Samarra ve Halaf kültürü halkları, Hacılar ve Çatalhöyük halklarıyla akrabadır. Çatalhöyük kültürü göçle batıya ve doğuya yayılmıştır. Ana merkezden yayılan kültürün farklı coğrafyalarda zaman içinde farklılaştığı anlaşılmaktadır. (Childe, s.41) Esasen, Yakındoğu’da yaşayan en eski halklar Akdeniz ırkındandı ve kökende aynı olan bir dil konuşuluyordu. Öyle görülüyor ki yukarıda adları belirtilen arkeolojik kültürel çeşitlemeler kökeni aynı olan akraba halkların farklı kabilelerinin egemenlik bölgelerini göstermektedir. Bölgesel ticaret ağını, teknik ve ideolojik bilgi değişimini de bu bağlamda düşünmek gerekir.
Halaf kültürünün tüm bölgeye yayıldığı dönemi, bölgede yaşayan halkların kültürel olarak daha çok bütünleştikleri ve beylikler oluşturdukları bir dönem olarak değerlendirenler vardır. (Dolukhanov, s.300)

Kan Temelli Örgütlenme

Klan aynı kökenden gelen, aynı inançları paylaşan akraba halkların oluşturduğu bir topluluktur. Bu örgütlenme biçiminde dıştan evlilik temel yasadır. Dıştan evliliğin bir sonucu olarak akraba sayılan ama ataları farklı olan iki klan bir evlilik kümesi oluşturuyordu. Çocuk annenin klanında kalıyor, o klanın üyesi sayılıyor, baba akraba sayılmıyordu. (Diakov ve Kovalev, s.27)
Doğru olduğunu düşündüğüm baskın görüşe göre klan örgütlenmesi Mezolitik Dönem’de ortaya çıkmıştır. Childe’in “akrabalık ilkesine dayanan klan yapısının ve topluluğunun neolitik devrim sırasında ve hatta bu devrimin sonrasında da yapısını sürdürdüğü” görüşü de genellikle kabul edilmektedir. Çağımızdaki Kuzey Kafkas toplumlarının klan yapılarını halen sürdürmeleri ve bu klanların eski çağ klanlarının temel özellikleri olan; 1) ortak bir atadan geldiklerine inanma ve klan üyelerini kardeş olarak görme, 2) klan içi evlilik yasağı uygulama, 3) ortak bir klan adına ve simgeye sahip olma gibi üç özelliğini halen korumaları, Childe’in görüşünün doğruluğunu gösterdiği gibi, Kuzey Kafkas halklarında soy (klan) ve boy örgütlenmesinin ne kadar derin tarihi kökleri olduğunu, klan örgütlenmesinin direngenliğini ve uyum gücünü de gösterir.
En eski klan toplumları eşitlikçi ve demokratik bir yapıdaydı. Sınıf farklılıkları yoktu.
Coşkuyla kutlanan dinsel bayramları vardı. Kutsal mezarlıkları bulunuyordu. Siyasal örgütlenme yoktu, klanın erkek ve kadın üyeleri kendi şeflerini seçiyorlar ve gerektiğinde görevden alıyorlardı. Klanın yönetimi büyük ölçüde yaşlılar tarafından binlerce yılda oluşmuş gelenek ve göreneklere göre yürütülüyordu. Bu durum klan ya da kabile örgütlenmesinde bir zayıflık da yaratmıyordu. Klan ve kabile yapılarını 20. yüzyılda bile koruyan ve siyasal örgütlenmeleri olmayan, dolayısıyla düzenli orduları bulunmayan, savaş anlarında bir araya gelerek liderlerini özgürce seçerek savaşan Kafkas halklarının, çağının en büyük devletlerinden Rusya’ya karşı 15. yüzyıldan itibaren sürdürdükleri büyük mücadele soy örgütlenmesinin siyasal ve savaş görevlerini büyük ölçüde başarabildiğini göstermektedir.
En arkaik klanlarda birlikte çalışma ve dayanışma çok önemliydi. Toprak bireylerin değil klanın mülkiyetindeydi.Toprak ortaklaşa işleniyor, av birlikte yapılıyordu. Genellikle yüz kadar insanın barınabildiği büyük konutlarda (“uzun evlerde”) oturuluyordu ve evler klanın mülkiyetindeydi. Ancak yay, balta, kazma, ok gibi araçların ve takıların özel mülkiyeti vardı. Bir süre sonra hayvanlar da özel mülkiyet kapsamına girdi. (Diakov ve Kovalev, s.38)
Neolitik yaşam biçimlerinde anaerkil bir yapının egemen olduğunu, toprağın genellikle kadının mülkiyetinde bulunduğunu savunan çok sayıda araştırmacının varlığını da belirtmek durumundayız. (Stone, s.50)
Üretim güçleri geliştikçe klan zenginleşti ve üretim bireyselleşti. Bu durum mülkiyet alanlarının sınırını genişletti ve zamanla toplumun içinde varlıklı kesimler ve sınıflar oluştu.
Aşiret ve kabile gibi daha geniş toplumsal örgütlenmeler de, bir evlilik kümesi oluşturan akraba klanların bir araya aynı bölge ya da köyde yaşamaya başlamasıyla, olasılıkla tarihte ilk kez neolitik dönemin yerleşik tarım toplumlarında ortaya çıktı. Yukarıda da belirtildiği gibi Hassuna, Samarra ve Halaf toplumlarını kimi bilim adamları “beylik” olarak niteleseler de, klan, aşiret (boy) ve kabile olarak değerlendirenler de vardır ve bu görüşe ben de katılıyorum.

Neolitik Toplumda Kadın ve Ana Tanrıça

İlkel arkaik toplumlarda kadının yeri her zaman çok önemliydi. Çünkü bu toplumlar için en önemli şey soyun devam etmesiydi. Soyun devamını sağlayan en önemli figür ise kadındı. Kadının vücudundaki değişiklikler, içinde büyüyen çocuk ve doğum, çocuğu beslemek için oluşan süt, düzenli olarak görülen adet kanaması ve onun ayla ilişkisi, ilkel insanın açıklayamadığı şeylerdi. Bu durum kadınları gizemli hale getiriyor, korku ve veriyor, büyü ve sihirle ilişkilendiriliyordu. Yine aynı nedenlerle kadın vücudu, yaşamın anası ve besleyicisi toprakla ilişkilendirildi. Zamanla toprak, Ana Tanrıça ve kadın arasında bir ilişki kuruldu. Paleolitil dönemden itibaren görülen kadın heykelcikleri, araştırmacılar tarafından bu şekilde yorumlanmaktadır.
Kesintisiz bir evrim sürecinde Paleolitik Dönem inançları Neolitik toplumlara da aktarıldı. Ayrıca Neolitik toplumlarda kadının ekonomik yeri de güçlendi. Neolitik köydeki bütün tarımsal etkinlikler; ekini hasat etme, tanelerini ayırarak yiyecek ve tohum amacıyla depolama, ezerek öğütüp un haline getirme, ekmek ve yemek pişirme, çanak-çömlek yapma, deriden, yün ve bitkilerden giysi dokuma, az sayıdaki evcil hayvanları besleme ve ürünlerini değerlendirme, çocuklara bakma ve barınağın güvenliğini sağlama gibi temel yaşam etkinlikleri kadınlar tarafından rahatlıkla yerine getirilebiliyordu. Bu durum kadının toplumsal statüsünü de etkiledi. Bu nedenlerle pek çok bilim adamına göre neolitik toplumlar “Anaerkil” olarak kabul edilirler. Bu görüşe karşı çıkan az sayıdaki bilim adamları da bu toplumlarda soyun ana yanlı olduğunu kabul ederler.
Elde edilen bulgulara göre, yukarıda sözü edilen Yakındoğu’daki üç kültürün yaşam biçiminde önemli bir farlılık bulunmadığı gibi dinsel anlayışlarında da önemli bir farklılık yoktur. Özde aynı olan tapım yerel çeşitlemelerle sürdürülmektedir. Bu dönem inancının odağında Ana Tanrıça’nın bulunduğu ittifakla kabul edilmektedir. (Campbell, s.11) Ortadoğu’da Mezolitik Dönem’den itibaren Ana Tanrıça’yı dölleyen bir güç olarak görülmeye başlanan boğa tanrı inancı Neolitik Dönemde de devam etmekle birlikte, Ana Tanrıça’nın erkek eşinin insan biçiminde de tasvir edildiğini görmekteyiz. Ayrıca ele geçirilen kafataslarından anlaşıldığı gibi Çatalhöyük’te “atalar kültü” de görülmektedir. (Desti, s.29)
Çatalhöyük’te olduğu gibi diğer neolitik tarım yerleşimlerinde de elde edilen bulguları değerlendiren uzmanlardan pek çoğu, ilk tarımın hem kutsal bir yer hem de toplumsal ve ekonomik merkezler olan Ana Tanrıça türbesinin çevresinde gerçekleştirildiğini, hatta ilk kentlerin çekirdeğinde de mabetlerin bulunduğunu savunmaktadırlar. Joseph Campbell da İlkel Mitoloji’de bu görüşü savunur.

Kaynakça
1. Ahmet Ünal, Hititler Devrinde Anadolu 1, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 2002
2. Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, İmge Yayınları, Ankara, 1999
3. Gordon Childe, Tarihte Neler oldu, Alan Yayıncılık, İstanbul, 1985
4. Henri Frankfurt, Uygarlığın Doğuşu, V Yayınlar, Ankara, 1989
5. James Mellaart, Yakındoğu’nun En Eski Uygarlıkları, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul,1988
6. Joseph Campbell, Batı Mitolojisi, Tanrının Maskeleri, İmge Kitabevi, Ankara, 1992
7. Merlin Stone, Tanrılar Kadınken, Payel Yayınları, İstanbul, 2000
8. Pavel Dolukhanov, Eski Ortadoğu’da Çevre ve Etnik Yapı, İmge Kitabevi, Ankara
9. Veli Sevin, Anadolu Arkeolojisi, Der Yayınları, İstanbul, 2003
10. V.Diakov, S.Kovalev, İlkçağ Tarihi 1, V yayınları, Ankara, 1987

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here