Xabze’de her kuralın bir denklemi var

Rengin Yurdakul

Abzeh, Tsey.
01.01.1950’de İstanbul Cankurtan’da dünyaya geldi.
Annesi Şahide Uz Yurdakul, (Bandırma-Yenisığırcı) Kabardey, Kodz.
Babası Hasan Basri Yurdakul, (Gönen-Ayvalıdere) Abzeh, Tsey.
İlkokulu Fatih – Atik Ali İlkokulunda, ortaokulu Cağaloğlu – İstanbul Kız Lisesinde okudu. Mezuniyet sonrası önce dil geliştirmek ve de meslek edinmek için kızkardeşi ile Almanya’ya gitti. Münih’te teyze ve eniştesinin yanında kaldı. Fr. Groh Kosmetik Fach Schule’den mezun oldu. 1970 yılında İstanbul’a döndü.
Jabağı adında bir oğlu var.

El Sanatları Sergileri

-Teşvikiye’de tapılan El Sanatları Sergisinden söz edebilir miyiz?
-Sergi düşüncesi söylediğim gibi her daim vardı. Teşvikiye’de FMV Işık Okulları Nişantaşı Kampüsü, Muvaffak Benderli salonunda sergiyi Vakıf olarak organize ettikama vakfa hiçbir maddi külfet getirmeden. Bütün ürünlerde yazılı açıklamalar kullandık, yalnız görsel ürünlerle yetinmedik. Bu sergi için tarihçe çıkardık, birçok kaynaktan faydalanarak. Hazırladığımız panoları tarih sırasına göre astık ki geçmişimizin ne kadar gerilere gittiğini gösterebilelim.
Meral arkadaşımız sergi nöbetinde iken bir hanım gelmiş, tutturmuş “Siz niye böyle yapıyorsunuz, Tarık Mirşan’ı okudunuz mu?” demiş. Meral de “Hayır okumadım, o da kim, tarihi o mu yazıyor?” demiş. Kadın da okunması gerektiğini, tarihin Türk’le başladığını söylemiş. Oysa duvardaki panolardan birinde MÖ 100 yılında Strabon’un Çerkesler hakkında düşündükleri yazıyor. Ama hanım ısrarla Tarık Mirşan diyor. Biz tam da bu düşüncelere bir karşılık olsun diye yapmıştık zaten sergiyi.

-El sanatlarında Kafkasya’da durum nedir?
-Maykop’ta iyi. Gittiğimde gördüm. Nalçik daha iyiymiş üstelik. Maykop Müzesini de çok beğendim.
Maykop’ta gördüğüm, takı işinde gümüş metalle çalışmıyorlar, biz metalle çalışıyoruz. Onlar iple yapıyorlar. Bir kadın vardı, adını hatırlayamıyorum, çok nefis işliyor. Genç bir kadın, ‘bir göz odanın içinde iki çocukla yapıyor bunları, geçimini böyle sağlıyor’ dediler.
Ahşap işleme işi olağanüstü. Bir boynuz işlemesi gördüm, acayip bir şeydi, çok kalabalıktı, bir gün sürdüğü için de bir türlü boşalmadı o tezgâhın önü, fotoğraf alamadım.
Ciddi bir canlanma var ama görüş alışverişi de gerek.
Bize Maykop’ta ‘iyi ki geldiniz’ dediler buradan gidip yerleşen arkadaşlar. ‘Türkiye’dekileri hiçbir şey bilmiyor sanıyorlardı’ dediler. Çok mutlu olduk tabi.

-Bu işlerin Çerkes işi olduğuna dair patent alınması mümkün mü?
-Bizim de çok istediğimiz bir şey bu. Bilmediğimiz konular bunlar. Sorduk, soruşturduk. Bir şey yapmak istiyoruz doğrusu. Çok zor dediler. Hiç kimse bir şey zor da olsa kolay da olsa yaparız demiyor ne yazık ki.
Abhazya’da Timur Dzaria şöyle bir şeyden bahsetti. Rusya genelinde el sanatları, yani plastik sanatların her türüyle ilgili uzman kişilerin oluşturduğu bir kurum varmış. Timur’u yeni almışlar bu kuruma.Batal Джапуа (Copua) ile Timur o kuruluşa seçilmişler. “O kurumda tanıtalım” dedi Timur. Orada “Çerkeslere ait olarak kabul ettirdiğimizde, bütün dünya kabul edecektir” dedi.

-Orada kabul ettirmek daha kolay olur mu?
-Evet ama iyi bir inceleme istiyorlarmış. O inceleme nasıl yapılacak onu bilmiyorum. Çünkü bunların hepsi Rusça kaynaklarda. Yani aslında iş Kafkasya’dakilere düşüyor. İçeriğini tam anlayamadığım ama sanatla ilgili bildiği kitapları kaynakça olarak listeledim zaten tarihçenin altına,oradan yararlanmak mümkün olabilir diye düşünerek. Patent çalışması gerek ama bu bizim harcımız değil, yani en azından biz iki kardeşin harcı değil.

-Sergi için başka hedefler var mı?
-Hedeflerimiz var tabi ama tümünü şu an sıralamayayım. Bir Avrupa sergisi istiyoruz mesela. Almanya’dan bir teklif de geldi ama Almanya ile yaşanan siyasi gerilim nedeniyle dediler ki ‘birazcık bekleyelim’. Maykop’ta görmüşlerdi yaptıklarımızı, talep öyle gelmişti.

-Abhazya ve Adıgey’deki sergilerden söz eder misin?
-Sohum ve Maykop’ta sergi açtık. Abhazya’daki uzun sürdü. Maykop’taki de uzun süreli tek sergi olacaktı. Fakat uçak krizi bir takım dengeleri değiştirdiği için hedeflenen olmadı, bir günlük sergi için gittik. Maykop Müzesinde görevli Şengül İyigün Adıgey Cumhuriyeti’nin 25. Kuruluş yıldönümü kutlamalarına yaklaşık 10 gün kala mesaj attı; Kültür Bakanı “Hani el sanatları sergisi diyordun ya hadi bu sene yapalım, çabuk hazırlanın” demiş. Onun için apar topar hazırlandık. Bir günlük sergi istemiyoruz aslında, ciddi bir iş çünkü, masrafı diğer yandan. Ama sırf yaptıklarımızdan bilgileri olsun diye gittik bu sefer. O kadar zor gittik ki, son anda çıktı vizemiz. Oradan gönderdik diyorlar, buradan çıkmıyor. Cumartesi gece yola çıkmamız gerekiyordu, cuma akşamı 5’te çıktı vizemiz. Bileti dahi son anda aldık.

-İlgi nasıldı?
-Bildiğim, tanıdığım ciddi isimler vardı.
Türkiye’de soruları cevaplıyor, bilgi veriyoruz ama Maykop’ta dil sorunu yaşadık. Fulya, Meral ve ben, üçümüz gittik. Bengün gelemedi. Üçümüz de dil bilmiyoruz, çat-pat konuşmak, anlamak yeterli değil. Onun için oturup bütün parçalarımızın malzemelerini,hangi teknikler kullanıldığını yazdık. Adıgece isimleriyle yazdık. Dolayısı ile o iyi bir çalışma oldu. Bunu ilk sergimizde yapmamıştık. Bundan sonra artık onlar da var.
Bir de satın almak isteyen çok kişi oldu ama biz satmıyoruz.Kaya Şenvar sağolsun çok yardımcı oldu, bütün gün standın arkasındaydı. O konuştu herkesle. Adres içeren broşürler de götürmüştüm, oradan alabilirsiniz veya sipariş verebilirsiniz dendi ama kimse gelmedi tabi. Zaten hemen orada satmazsanız başka hiçbir yerde satamazsınız.
Bir albüm hazırlamak istiyoruz. Belki o zaman daha da kalıcı bir şey olacak.

-Sergilenenleri satmıyorsunuz, sipariş alıyor musunuz?
-Sergide satmıyoruz ama sipariş alabiliriz evet.

Kazaziye, Trabzon işi, Bartın işi…
Çerkes işi olmasın!

-Türkiye’de iğneyle yapılan el sanatlarının kökeninin Kafkasya olduğu zaten çocukluğumuzdan beri konuşulurdu, yazılı bir yerde okumamıştım ama böyle olduğu hep söylenirdi.
Sergi fikri 1970’den bu yana hep vardıaklımda. Bu arada kız kardeşim, İsmek’in kurslarına başladı, “kazaziye” kurslarına. Başka yerde yok zaten, bu tür yerlerde de adı “kazaziye”. Bir baktı ki -o da daha önceden de biraz bildiği için- bu işler bizim işlerimiz. Ben olsam o kadar atak olamayabilirdim ama Bengün her zaman daha ataktır. Ben bunun“Çerkes işi” olduğunu ispat edeceğim diye inatla çalışmaya başladı. Elmas ve Ayşe hanımlara gitti, onlardan destek aldı, bir taraftan kursa devam etti.
Parmak örgüsü –vağa- ile,parmakların her biri ayrı şekilde kullanılarak çok değişik desenler de çıkartılabiliyor; bütün parmaklarını değiştirerek 15-20 desen çıkarttı; kendi başına yaptı. Derken bir gün yaptıklarını gören Nihat Berzeg‘bunları daha fazla çoğaltabilirsin’ diye fikir vermiş. İnsanların kendilerini motive etmeleri için o fikirler çok önemli.
Vağa (Bütün elbiselerin kenarlarına şerit olarak kullanılan örgü) örmeyi anneannemden öğrenmiştim, sonra unuttum. Yapmayınca unutuyorsunuz. Sonra tekrar öğrendim ve tekrar unuttum. Şimdi ince sutaşları satılıyor, o onun yerine kullanılıyor. Ama o ayrı bir şey, sadece o havayı veriyor.
İsmek’te Bengün ve orada tanıştığı Aysen Demiral ile adeta kampanyaya girişip bunun Çerkes işi olduğunu ispat etmeye çalışıyorlar. Onların çok zor yaptıkları işi Bengün’ün çok daha kolay bir yöntemle yapıyor olması herkesi şaşırtıyor. Farklı sistemle yapıyor ama aynı şeyi çıkartıyor. Anlaşılıyor ki onlar eski işleri bulup önce söküp sonra geri örmeye çalışarak öğrenmişler. Dolayısı ile yapım sistemleri değişik ve daha zor, bu tezle pek çoğuna kabul ettirdiler bu sanatın Çerkeslere ait olduğunu.
Yapmayı düşündüğümüz sergide dedik ki biz bunu antik eşyalar ile beraber sergilemeliyiz, o zaman anlaşılırdı ki bu insanlar eskiden de bunu yaptılar, biz de günümüze taşımak istiyoruz. Amacımız buydu. Hem herkese sevdirmek, kullanılır hale getirebilmek, hem de dışarıya antik kültürümüzü ve bu sanatların Kafkasya orjinli olduğunu anlatabilmek. Bu isteğimizi pekiştirmek amacı ile gravür ve seyyahların anlattıklarından kısa paragraflar içeren panolarla destekledik sergiyi ve bir de Çerkeslerin tarihte ortaya çıkışlarını ve metal ile tanışmalarını kısaca özetleyen, arkasında da oldukça uzun bir bibliyografyası olan bir kitapçık hazırladık.
“Tel kırma” diye bir iş var. Gümüş yassı tel. Gelin teli olarak da satılıyor, gelin telleri gümüş değil ama eskiden gümüş kullanmışlar. O tellerle Çerkeslerin ipek kumaşlarda kullandıkları bir teknik var. Bir kaynakta yazıyor ki, bu iş Bartın’da 1870 yılından sonra görülmeye başlanmış. “Bartın işi” diye geçiyor adı. Belli ki bizimkiler 1864 civarı sürgün sonrası gelmişler, 1870’de anca toparlanabilmiş ve elleri iş yapar hale gelmiş. Yani o kadar oturuyor ki tarih, o işin Anadolu’da görüldüğü tarihle sürgün tarihi.

-Trabzon işi, Bartın işi, ama Çerkes işi değil…
-Kazaziye Trabzon işi. “Kazaz” adını nereden koydular? Hocalar çok sıkıştırmışlar Bengün’ü bu konuda. Epey bir düşündüm bu konuda, sonra çocukluğumuzda oynanan her tür Kafkas dansına “Kazaska” dendiğini hatırladım, oysa yapılan dansın asıl adı Lezginka idi ama öyle denmezdi. Bizim dışımızda bizler için Kafkas Türkü veya Çerkes Türkü de çok kullanılırdı ya, Kazaska da böyle danslarımız için kullanılırdı. Çeçen ya da Lezginka denmiyordu, Kazaska deniyordu. Çerkes işini görünce de büyük bir ihtimalle kazaziye dediler. Çünkü Türkçe bir karşılığı yok. Sözlüklere baktık, farklı yerlerden araştırdık, Türkçe karşılığı yok. Dolayısı ile Kazaska oynayanların el işi anlamında böyle bir isim oluştuğunu düşündük.

Dans ve Kıyafet

-Dans ekiplerinin kıyafetleri hakkında yorumunu alabilir miyiz? Özel yaşantımızda istediğimiz kıyafeti ve aksesuarı kullanabiliriz ama Çerkes kültürünü temsil eden dans ekiplerinde özgün kostümleri korumak gerekmez mi? Anavatanda da bunun farklı versiyonları var.
-Birbirimizi etkiliyoruz tabii ki.

-Bu doğru mu? Modernizasyon doğru birşey mi ya da nereye kadar olmalı?
-Doğru yanlış bilmiyorum ama çirkin bir şey. Bana göre folklor modernleştirilemez, zira folklor eskiyi yaşatmak, kaybetmemek hatta güne taşımak için yapılmaz mı?
Maykop’a gittiğimde bir figür gördüm. Erkekler dans sırasında ayaklarını arkaya fırlatıyorlar. ‘Bu nereden çıktı, bir de bunu mu uydurdular?’ dedim. Şengül, “Hocamız Karamürsel’e gittiğinde görmüş, orada öğrenmiş”dedi.

-Türkiye’de Karamürsel?
-Evet. “Bu yaşıma kadar İstanbul’dapek çok dans ekibi izledim. Kafkasya’daki ekiplerinde buraya geldiklerinde hemen tümünü izledim. Böyle bir figür görmemiştim. Ne kadar az çırpınırsan bizim oyunlarımız o kadar güzeldir. Yaptıkları figürler çırpınma gibi artık. En son izlediğim bir gösteride de horon teptik neredeyse.
Sanıyorum 90’lı yıllardı, İstanbul Müzik Festivaline Gürcistan’dan Rustavi ekibi gelmişti. Milliyet gazetesinde Zülfü Livaneli’nin bir köşesi vardı, orada Kafkas Dansları üzerine; “Yeryüzünde kadının kadın, erkeğin de erkek gibi yaptığı tek dans” diye bir yazı yazmıştı. Hiç unutmadım o yazıyı. Bu ne şimdi, kıyafetler olmasa kadın da belli değil erkek de. Bizim kültürümüzün, xabzemizin önemli bir özelliği değil midir? Herkes yerini, kimliğini, cinsiyetini vs. her şeyini bilerek yaşar ve davranır, hiç kimse birbirinin önüne geçmez, buna gerek de kalmaz zaten, zira sözün özü herkes yerini, haddini bilir, bunun içinde düzen yürür. Şimdi kimin ne olduğu belli olmadığı için hiçbir şeyde düzen ve estetik yok. Hareket estetiği kalmadı artık insanlarda, gençlerimizde de durum aynı. Yaşadığımız ortamdan etkileniyoruz ne yazık ki, böyle bir kültürün içinde yaşıyoruz. Bunu nasıl durdururuz? Evlerimizde yaşayarak mı? Bunun için iş biraz büyüklerimize düşmekte, gençleri suçlamamalıyız.
Gelelim kıyafetlere. Kıyafetimiz çirkin dahi olsa biz güzelleştirmek zorundayız. Kıyafetlerimiz bizim üniformamız artık. Kaldı ki bizim kıyafetlerimizi, eski resimlere ve fotoğraflara bakarsanız, başka hiçbir kültürün kıyafetiyle karşılaştıramazsınız. Bir fotoğraf sergisi açmıştım Vakfın salonunda, eski ve yeniyi karşılaştıran bir sergi. Bir erkek resmi, tam teçhizatlı, her türlü ölümcül silah var üzerinde, ama nasıl güzel bir resim, aşık olabilirsiniz adama, o kadar güzel. Hiç korkutmuyor silahlar, o silahları gördüğünüzde ölümü düşünmüyorsunuz, vahşi olduğunu düşünmüyorsunuz. O kadar zarif, o kadar güzel. Biz ne oldu da bu hale geldik? O resimlere hiç o gözle bakmadık. Önce o resimleri göstereceğiz çocuklarımıza. Bu adamveya kız gibi olacaksınız diyeceğiz.
Bizim zamanımızda kesinlikle kimse traşsız derneğe gelemezdi. Biz kızlar, ceketinin önü açık erkek gelip dansa davet ettiğinde kalkmazdık. Önce ceketini ilikletirdik. Şimdi montlar uçuşarak oynuyorlar. Böyle olmaz. Bu çok çirkin bir şey. Saç sakal birbirine karışmış…
Dans kıyafetleri bizim vitrinimiz, o bizim kimliğimiz, herşeyimiz. Yakışıyorsa giyeceğiz, yakışmıyorsa giymeyeceğiz. Göbeğin altına kemer düşüyorsa giymeyeceğiz. O kıyafeti çirkin gösterme hakkımız yok!
Kıyafeti şöyle çirkinleştiriyoruz; ucuz olsun, dikişi kolay olsun diye başlıyoruz. Renk uyumunu asla ve asla kimse düşünmüyor. Cart renkler seçiliyor mesela, oysa sahnede ne kadar pastel olursanız o kadar bulut gibi, rüya gibi olursunuz. Sahnede gözünüzü alan renkler olursa oyunu görmezsiniz, içindeki insanı da görmezsiniz çünkü renk gözünüzü almıştır, kıyafeti de görmezsiniz. Onun için o kadar acayip ve kötü renkleri kullanmamamız lazım. Sahne siyah veya genelde koyu renkli olduğu için mutlaka kıyafetin içine beyaz bir renk katmamız lazım. Her türlü koyu rengin içine beyaz koymazsanız rengi gösteremezsiniz.
Tamam, anlıyorum, güzel ve iyi işler masraflı ama o zaman bir ekip 5 tane kıyafet giymesin 1 tane giysin.
Sahneye bakmak çok farklı bir şey, onun için sanat danışmanları, görüntü yönetmenleri var, sahne içindeki her şeyi ile bir bütün.
Bir dönem bir yerden yardım istediler, açık hava tiyatrosunda gösteri yapılacak. Gittik baktık, “Arka taraftaki o bütün çelik yapı görünmeyecek, buraya ne yaparsanız yapın kapatın” dedim. Çok aktif bir başkanları vardı “Tamam abla, sen ne istiyorsan yapacağım” dedi. Gittiler Merter’den kaç top olduğunu bilmediğim siyah jarse kumaş getirdiler. Çelik yapının tepesinden aşağı saldık, bu iş değil mesela, dikişi yok bir şeyi yok. Kumaş topunu salıyorsun, uygun yerinden geçirip atıyorsun arka tarafa ve gözünü rahatsız edecek hiçbir şey kalmıyor. Seyircinin sahneye odaklanması lazım. Bütün bunları düşünmek gerekiyor, bayrak asıyorlar sahneye, yıpranmış. Öyle bir bayrağı astırmamış; “ayıp, böyle bayrağı nasıl asarsınız?” demiştim. Bayrağı sen o hale getirdiysen hiç asma zaten!

-Türkiye ve Kafkasya, söylediklerin iki tarafa mı?
-Yok hayır Türkiye’ye yönelik. Kısaca şöyle ayırıyorum; onların sınırları belli, isimleri belli, ‘Çerkesim’ diye gezebiliyor. Onların biraz şov yapma lüksleri var. Kendi sahnelerinde oynuyorlar, orada insanlar biliyor ve sadece bir şov izliyorlar. Ama biz? Ne sınırımız, ne adımız, ne sanımız var. Biz “Hey bakın biz buradayız” demek için sahneye çıkıyor olmalıyız. Dolayısıyla değerlerimizi bozmamak için sımsıkı sarılmamız lazım.
Şu yakasız elbiseleri nereden çıkardılar? Çok çirkin! Dik yaka kızın boyunu da boynunu da uzun gösterir ve bizim elbiselerimizde de vardır. Erkekte de vardır, kadında da vardır. Zaten eski kültürlerde de genelde yüksek yaka var. Batıda tamam açık. Yoksa bile biz koyabiliriz çünkü yaka elbiseyi tamamlar ve daha güzel gösterir. Ayak figürleri gözüksün diye yapılan kısa elbiseleri de beğenmiyorum. Oysa ayağını göstermek için eteğinin ucunu biraz kaldırarak oynamak ne kadar zarif ve estetiktir, bir düşünün.
Erkek kıyafetlerinde hazırlar niye böyle? Onu özel bir açıda dikiyoruz. Erkek vücudunu son derece haşmetli, heybetli, yakışıklı ve omuzları üçgen gösteriyor. Yani bu “vahşi dağlılar” işlevselliğinin yanı sıra insanı daha güzel ve güçlü yapmak için düşünmüşler. Geçenlerde bir ekibin kıyafetini gördüm, hazırlar adamın ağzına girecek gibi dikilmiş. Bunu nerede görüyorlar anlamıyorum. Hadi eskiden resim, fotoğraf yoktu şimdi her şey var! Çok üzülüyorum ve gösterilere gitmemeye çalışıyorum.
Biz, başka birilerinin yani bizim dışımızdaki toplumların da görebileceği gösteriler yapmalıyız, Çerkes olmayan arkadaşlarımı davet etmiyorum. Belki çok beğenecekler ama ben yanlışları biliyorum ya! Oysa biz kayıtsız şartsız herkesin ağzının açık kalacağı, kusur bulamayacağı şeyler yapmalıyız. Üstelik bunu yapmak için elimizde malzemeler de var, eskisi gibi değil.
Danslarımız yeterince güzel aslında. Ama artık dansları da müziğimizi de bozduk.Bir sene Hollanda Dans Akademisi’nde okuyan bir öğrenci gelmişti araştırma için. Hocası, “Bale sizin danslarınızdan esinlendi, git kendi danslarını araştır” demiş.
Artık çalınan kafe midir, çeçen midir, wuig midir anlaşılmaz oldu. Çok yazık.

-Kafkasya’dan gelen dans ekipleriyle ilgili yorumun nedir?
-Mesela en son Lezginka’yı göremedim, onları 90’lı yıllarda geldiği zaman Spor Sergi Sarayında izlemiştim. 10 gün dolu oynamıştı Lezginka. 10 gün ne demek. O zaman İstanbul’un nüfusu bugünkü kadar da değildi. Şimdi büyük bir ihtimalle onlar da biraz oryantal olmuşlardır diye düşünüyorum.
Globalleşmeye karşı nasıl karşı çıkılır? Zor tabi ama bence çıkılır. Gündelik yaşantımızda karşı çıkamayabiliriz ama danslarda çıkmamız lazım.
Mesela Gürcülerin Erisioni adlı bir ekibi var, herkes Şımga koreografisini onlardan aldık zannediyor. Oysa Şımga yani Simd İstanbul ekibinde de öyle oynanırdı zaten. Şunu demek istiyorum; onlar kendilerine ait olmayan dansları dahi daha otantik, çok daha gereğince yapıyorlar, bir Çerkes ancak öyle sahneleyebilir olmalı.

-Düzce’de bir düğünde gördüm, kolbastı kıvamında Leperuş oynuyordu bir genç ve iyi oynadığı söyleniyordu. Bu duruma nasıl gelmişse artık. Geri dönüş olabilir mi onu bilemiyorum. Birilerinin çıkıp ‘bir dur’ demesi gerekmez mi?
-Kendi danslarından çok kolbastı oynamış demek ki.Projelerimden bir tanesi de bu. Mutlaka iletişim, psikoloji,sosyal bilim eğitimi olan birkaç kişiyle oturup karşılaştırmamız lazım. O konudaki danışmanların tanımladıkları davranış biçimlerinin hepsi bizim Xabzemizde var. Geçenlerde bir TV programında, taciz olaylarının çok yayınlandığı dönem; bir sabah programında çocuklara nasıl davranılacağı konusunda uzman konuk beklenirken sunucu anlatıyor, “Hazırlık olsun diye uzmanın bir kaç kitabını karıştırdım dün gece, dehşete kapıldım, meğerse neler yapmışım çocuğuma, çocuğumu öyle öpmemem ve mıncıklamamam lazımmış, şimdi nasıl düzelteceğim durumu diye düşünüyorum” dedi. Hemen telefona sarılıp söyleyesim geldi; “Bu söylediklerinin hepsini biz zaten yapıyoruz yıllardır” diye.

-Yapıyor idik!
-Yapıyor idik evet. Hala biraz yapanlar var. Fakat biraz yapmanın yaşadığımız ortamda da başka türlü bir sakıncası oluyor; etraf çocuğuna öyle davranmadığı için bu sefer sizin çocuk bunalıma giriyor. “Annem-babam niye böyle, onların ki niye öyle” durumu. Bunu da anlatırsak aslında çok büyük sorun olacağını zannetmiyorum. Benzer bir şeyi yaşadım, oğluma Jabağı adını koydum, Xabzeye aykırı bir şey yaptım ismi koyarak ama bir yerde de öyle gerekti, yani Xabzeyi bilmediğimden değil.

-Xabzeyi yazan insanın adını özellikle koymaya çalıştın.
-Evet, tabi asıl o idi benim idolüm. Jabağı’dan anladığım oydu ve o amaçla koydum. Sokakta gidiyoruz, oğlumun sarı ve kıvırcık saçları vardı. Bir de konuşmaya başlar başlamaz arabaların isimlerini söylemeye başladı. Gördükçe söylüyordu. Sokakta bunu duyanlar küçücük çocuk nasıl bu arabayı tanır diyerek hemen geliyorlar, saçını biraz karıştırıyorlar, sonra adın ne? Malum soru geliyor. Önceleri problem değilken sonraları bize doğru yaklaşan birisi olduğunda arkama saklanmaya başladı. İsmini soracaklar diye panik yaptığını anladım. Anlattım; isminin nasıl değerli olduğunu. Henüz okula gitmediği için kanun nedir bilmiyor, hiçbir şey bilmiyor. “Biz Çerkesler için şöyle kıymetli, böyle önemli bir insan” diyerek anlatıp “Büyüyünce değiştirirsin istersen” dedim. Rahatladı, o serbestliği verince rahatladı.

-Değiştirdi mi adını?
-Yok hayır. “Zorluk çekmiyor musun” diyenlere yanıtı “Bir öğrenen bir daha unutmuyor” oluyor. Gayet rahat. Biraz yurtdışında sıkıntı çekiyor “ğ” nedeniyle, burada da “j” harfi nedeniyle sıkıntı yaşıyor aslında.
Sonradan asıl anlamını da öğrendim. Kabardey diyalektinde olduğunu zannediyordum Jabağı’yı. Kabardeyler söylerdi, başka kimseden duymamıştım. Saim Tuç Aşuvaca da bildiği için “Biliyor musun, bu Abazaca” dedi. Hecelere bölerek açıklamasını yaptı; “Zor işi başaran-bitiren” demek dedi.
Xabze’de her kuralın bir denklemi, geçerli bir nedeni var aslında. Üstelik günümüzün modern anlayışına da uyan bir geçerliliği var. Hiçbir kuram sadece ayıp üzerine kurulmuş değil. Biz ‘ayıp’ deyip çıkıyoruz işin içinden. Temeli çoklu ilişkilerde laubali olmamak, korumaya hazır olmak. Laubali olmadığınız sürece çatışmanızda olmaz, kırgınlığınız da. Düzeni de kurarsınız, yani kötü bir şey olmaz.

Orda bir köy olsa…

-Hayalindeki köy projesini paylaşır mısın?
-Benim ömrüm yetmez herhalde görmeye. Aslında bu fikir bana kuzenimden geldi. O söyleyince hatırladım ki dünyada var bunun örnekleri. Güney Amerika’da böyle bir Güney Kasabası yaptıklarını ve eski şekliyle yaşattıklarını izlemiştim. Sonra Finlandiya’da görmüştüm, hala kağnılarla süt taşıyarak yaşatıyorlar o dönemi. Turistlere açık. Adigey’de de var dediler ama bilmiyorum, belki kendileri öyle olağan yaşıyorlardır.
Bu projeyi yapmamız gerektiğine şöyle karar verdim. Oğlum Robert Kolej’i bitirdikten sonra Amerika’ya gitti. Robert’te okuduğu sürece camiaya girip çıkmadı, pek bir ilişkisi yok. Amerika’da keza öyle. Amerika’dan döndükten sonra bir sene boşta kaldı. O senede Kafder’in Bodrum’da ilk gençlik kampı düzenlendi, oraya gönderdim. Nazlanmadı da ama nasıl gelecek diye bekliyorum, dönüşünde kahvaltıda konuşurken “Nasıl geçti?” dedim. Daha önce arkadaşlarıyla Bodrum’a gidip gelmişliği de var, “Hayatımın tatilini yaptım, gece sabaha kadar oturduk, konuştuk” dedi, “Ne konuştunuz siz?” diye sordum. Bizim gençler konuşurlar da benimki ‘konuştuk’ deyince şaşırdım, çok konuşmaz normalde. “Köy konuştuk” dedi, “Sen mi konuştun? Ananın köyünü bilmezsin, babanın köyünü bilmezsin” deyince “Anne dinlemek de çok güzeldi” dedi. O zaman dedim ki “Bizim bu şehirli çocukları mutlaka köyle buluşturmamız lazım”.
Bazılarının köyü çok uzak nasıl gidecek? Genç bir arkadaş vardı, Uzunyayla’lıydı, ona önermiştim; “Organize edemez misin? En azından tatil dönemi, bir haftalığına bir grup yapıp götürsen, orada iş yaptırsan, badana yapsınlar, ot toplasınlar. Yorgunluğun üzerine akşam bir araya gelip sabaha kadar ateş başında oturup sohbet yapsınlar”. O zaman farklı hissedecekler. İstanbul’da, bu kaosta, bu itiş-kakışın içinde Çerkeslik aklına mı gelir? Ha benimki gibi farklı bir isim koyarsanız her gün Demokles’in kılıcı gibi başının üzerinde sallanan, belki.
Şehirde yaşayan çocuklar için böyle bir şey yapmalıyız. En azından hafta sonu gitsinler. Tabi orada mutlaka bir yönetici olacak, bu işi bilen birileri olacak, gençleri yönlendirecek. Orada Çerkes yemeği yiyecekler, başka yemekler de yiyebilir tabi ama mutlaka öyle bir mutfağı olacak. Kalacaklar. Ev düzenini, köy düzenini, avlu düzenini öğrenecekler, kapıdan girer girmez bize özel kıyafetlerini giyecekler, en azından iki günlüğüne bunları yaşayacak. Çalıştaylar, yarışmalar, çeşitli atölyeler (müzik, enstrüman imali, yemek vb.) düzenlenebilir. At çiftliği mutlaka olmalı. Üstelik gelir de getirir.
Kıyafeti giymeyi bilmiyor bizim çocuklarımız. Köye girerken o kıyafeti kiralayacak, köyde başka kıyafetle dolaşamayacak. Giderken teslim edip çıkacak. İsterse sonra kendi kıyafetini diker/diktirir, onu giyer. Neden hiçbirimizin dolabında bir tane kıyafetimiz yok? Dans edenlerin dışında. Gerçi şimdi kıyafetleri kendileri de diktirmiyor dansçılar.

-Belki bir tarafta atlar olacak, ata binecekler.
-Evet evet. Şimdi gidip dünyanın parasını verip bir takım binici köylerinde veya haralarda biniyorlar. Mesela atı ehlileştirmek için kulaklarını tutmanın yeterli olduğunu orada öğrenecekler. Ben de bunu sonradan öğrendim. En azgın at bile kulaklarını kapattığınızda kuzu gibi oluyormuş meğer. Duymayınca ne yapacağını bilmiyor çünkü bütün yönlendiricisi kulakları. Bunu da Çerkesler uyguluyormuş.

-Uzunyayla’da bir düğüne gitmeleri bile gençler için önemli. Sistemi görebilirler.
-Tabi ki, kesinlikle.Bir dönem teklif olarak getirdim ama olmadı. Batı ve Doğu’da birer köy tespit edelim, hem o köy kazansın, pansiyon ücreti gibi bir ücret ödensin, başlarında yol-yordam bilen birileri olsun, küçük gruplar halinde kamp gibi bir etkinlik yaptıralım gençlere, çocuklara. Kaldığı dönem içinde oradaki düğüne de, başka bir çalışmaya da katılsınlar, akşamları kendi aralarında düğün yapsınlar. Mutlaka köydekiler de iştirak edecektir zaten. Köyü ve samimiyeti yaşasınlar. Dernekteki samimiyet de güzel ama oradaki başka, oradaki birliktelik başka. Yaşamı da paylaşacaklar.
Müziği kaynağından öğrenecek bir de orada. Müziklerimizi tanımıyoruz artık. İlk 1960 senesinde teybimiz oldu, hem Kafkasya’dan hem Suriye’den bantlar geldi, burada henüz yok, sözlü şarkı yok.Nart şarkıları o zaman ilk Suriye’den geldi bize. Dolayısı ile müziği o zamandan da tanıdığım için ne kadar değiştiğini ve ne kadar bozulduğunu biliyorum. Yöresel olarak çalma teknikleri değişiyor, ritimler de değişiyor, o tamam. Mesela Ürdünlülerin çalışı ile Uzunyaylalının çalışını ayırt edebilirdik.

-Köy projesi böyle bir şey.
-Bu proje bir yatırım gerektirse bile bu çok rahat çıkar. Film platosu olarak kiralayabilirsiniz, Türkiye’den değil belki ama yurtdışından konuk alabilirsiniz. Kendimizi Türkiye’ye tanıtmak derdinde değilim, 155 senedir buradayız, tanımamışlarsa bir köyle mi tanıyacaklar? Tanımak istemiyorlar, yoksunuz çünkü. Kendimizi dışarıya tanıtmamız lazım.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here