“Asalet ve nezaket” kompleksi

Rengin Yurdakul

Abzeh, Tsey.
01.01.1950’de İstanbul Cankurtan’da dünyaya geldi.
Annesi Şahide Uz Yurdakul, (Bandırma-Yenisığırcı) Kabardey, Kodz.
Babası Hasan Basri Yurdakul, (Gönen-Ayvalıdere) Abzeh, Tsey.
İlkokulu Fatih – Atik Ali İlkokulunda, ortaokulu Cağaloğlu – İstanbul Kız Lisesinde okudu. Mezuniyet sonrası önce dil geliştirmek ve de meslek edinmek için kızkardeşi ile Almanya’ya gitti. Münih’te teyze ve eniştesinin yanında kaldı. Fr. Groh Kosmetik Fach Schule’den mezun oldu. 1970 yılında İstanbul’a döndü.
Jabağı adında bir oğlu var.

***

“Bence en önemlisi kendimizi eğitmemiz. Öncelikle kendimizi yeterince bilmiyoruz. Önce bunu kırmamız gerekiyor, bunu da asalet ve nezaketin timsali laflarıyla kıramayız”

Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı’nın Yönetim Kurulu üyesi Rengin Yurdakul, yıllardır başarı ve özveriyle yürüttüğü koordinatörlük görevinde Çerkeslerin birçok hallerini gözlemledi. Bu gizli kahramanla geçmişe bir yolculuk yaparken bugünü ve geleceği de konuştuk.

-Yıllardır camianın içindesin, bizlerin Rengin ablasısın, dernek ve vakıfta çalışmaların oldu. İlk adım atışınla başlayalım mı?
-İlk adımı biz evde attık, evimizde kendimizi bildiğimiz günden bu yana duyduğumuz iki cümle vardı meselâ; “Çerkes olsun çamurdan olsun” ve “Bir gözü utanmazsa öbür gözü utanır”. 1954 balosunda 4 yaşında iken bir de fotoğrafım var.

-İKKD balosu değil mi?
-Evet. O dönemde iki dernek vardı, Kuzey Kafkasyalılar Türk Kültür ve Yardım Derneği -sonraki adları Kuzey Kafkasyalılar Kültür ve Yardımlaşma Derneği, Birleşik Kafkasyalılar Derneği- ve bir de Kafkas Kültür Derneği ki henüz Bağlarbaşı’nda değildi. 1946’da kurulan Dosteli Yardımlaşma Derneği, 1952 yılında yaptığı Genel Kurul’da ismini değiştirmiş, Kafkas Kültür Derneği (KKD) olmuştu. Yeni yeni canlandığı dönemdi, 1954 yılında ilk balolarıTaksim Belediye Gazinosunda yapılmıştı. O zamanlar derneğin binası ya da dernek mekânları yok. Kiralık odalarda dernek işleri yürütülüyor, zaman zaman evlerde toplanılıyordu. Babamın (Hasan Yurdakul) lakapları vardı; Telefoncu Hasan, Kel Hasan veya Hasana quıy.İşyeri ve evimiz zaten dernek gibiydi. İşyeri Karaköy’de Bankalar Caddesi, Banka Sokakta idi, çok bilinen bir yer olduğu için, her İstanbul’a gelen mutlaka önce oraya uğrar, oradan da derneğe yönlendirilirdi.

-Balo kıyafetin neydi?
-Özel bir kıyafetim yoktu, kurdelem ve üstümde bir küçük hırka vardı, öyle oturuyorum fotoğrafta. Teyzem derneğin ekibinde idi. Çocuklara özel bir şeyler giydirmek kimsenin aklına gelmiyordu ki o zamanlar, sonradan canlandı öyle şeyler. Dolayısı ile dernekçilik hayatım başladı, yani çocukluğumla beraber, aklımın ermesiyle beraber başladı.

Literatürde kayıtlı olarak 3 tane Çerkes işi var.
Örneğin El Sanatları müfredatında yazılı Çerkes dikişi.
Çerkes çiti, Çerkes makası, Çerkes dikişi.
Çerkes çiti Kafkasya’da köylerde halen kullanılmakta, hem bahçe duvarı olarak hem de bahçe içinde bir bölüm oluşturmak için, çok da şık duruyor. Özellikle Abhazya’da her yerde, her mekânda kullanmışlar.
Çerkes makası iki parça. Tek tek de bıçak gibi kullanılabilir. Birleştiğinde makas oluşuyor. Mesela koyun kırkma işinde çok pratik olduğu, çok rahat kullanıldığı ve hızlı iş çıkarıldığı söyleniyor.

-Derneğin Taksim Elhamra pasajında kiralık ofisi vardı, sonra Bağlarbaşı oldu.
-1969 yılında alındı Bağlarbaşı binası. Biz 1965-70 arası İstanbul’da yoktuk. Biz diye konuşuyorum, kızkardeşimle beraber, aramızda 1 yaş var, onun için hemen her şeyimiz birdir bizim. O arada biz Almanya’daydık. Dolayısı ile o arayı çok iyi bilmiyorum. 68’de geldik ama tekrar gittik. 70’de geldiğimizde dernek alınmıştı.Hatta Eskişehir’den folklor ekibi gösteriye gelmişti.
Grubun başkanı, daha sonra Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Rektörlüğüde yapan Profesör Fazıl Tekin idi. Hayatımda gördüğüm en düzenli ekipti, çocukluktan da bildiğim için ekipleri bunu söylüyorum. Tam Xabze ile hareket ediyorlardı, Thamade söylemeden otobüsten inip binmiyorlardı. Herkes oturacağı yeri biliyordu. Çok etkilenmiştim, çok hoşuma gitmişti. Almanya’da da dernekleri gördüm, Münih’te, oraya da gidip geliyorduk. Özellikle de Kuneytra Savaşı olduğu dönemde (1967’deki Altı Gün Savaşları, Arap-İsrail) oradan gelen Çerkesler vardı kampta. Tolstoy Vakfının girişimi ile gelmişlerdi, önce kampta kalıp sonra ABD’ye götürüldüler.

-Almanya ve Eskişehir, iki tarafta da Çerkesler var ama…
-O zamana kadar hatta şimdiye kadar hiç görmediğim kadar Xabze uygulayan bir ekipti Eskişehir. Bir Thamadenin önderliğinde Xabze uygulaması, özellikle ekiplerde çok da olmuyor, hele şimdi hiç olmuyor. O zaman da yoktu, ilk onları görmüştüm ve çok etkilenmiştim. Gösterilerini yaptılar, ertesi gün de dönecekler. Eskişehir’e gitmeden önce dernek binasına gidelim diye konuşuldu. 1970 senesinde Fatih’ten Kadıköy Bahariye’ye taşınmıştık. Bizler de gençlik olarak dernekte bulunacağız, Almanya dönüşü derneğe ilk gidişimdi, misafirlerimizi karşılamak için erken gittik, daha camları bile takılmamış, hiçbir şey yok, her taraf taş duvar… “Biz ne yapıyoruz, dört duvarımız var onu göstermeye mi çağırdık, bir şey yapmamız lazım” dedim. “Hiç değilse yiyecek bir şeyler hazırlayıp verelim, ayakta da olsa yesinler içsinler, sohbet etsinler, bir de yolluk hazırlayalım” dedik. Bağlarbaşı’nda ilk maceram böyle başladı.

Yapılan hiçbir şeyin gereksiz olmadığını düşünerek başladım. Hayatta ve insanda hiçbir noktanın, hiçbir hücrenin fazla olmadığını düşündüm. Ardından bizim kullandığımız şeylerin de hiçbirinin sadece süs olsun diye yapılmadığını düşünmeye başladım. Farkettim daha doğrusu. Ve çok estetik. Vahşi halklar, barbar halklar diye anılan bu insanlar bu kadar estetik şeyi nasıl yaptılar? Bizim bunu bilmemiz ve unutmamamız lazım. Biz kendimizi çok değersiz görüyoruz artık.
Ha bir de hainlik, çocuklar okula başlar başlamaz ilk karşılaştıkları şey Çerkeslerin hain olduğu bilgisi. “Ben hainmişim” diye başlıyor çocuk. Hemen kendisini saklıyor. Ne mahareti varsa saklıyor, ‘ortaya çıkmayayım da hain olduğumu kimse hatırlamasın’ diye. Onun için de böyle atıl, başkalarına hayran, kendi değerini bilmeyen veya biliyorsa da nedensiz yere ‘asil ve de zarif milletim’ kompleksinin altında ezilen bir kitleye dönüştük. Oysa neden asil onu bile bilmiyor artık. Çok kızarım ‘asilim’ diyene. Asilliğini insanın kendisi söyleyemez, başkası söyler, onu bir başkası takdir etmeli. Yoksa sen veya ben asilim dersek, birbirimize asi oluruz ancak. Başkasına söyletebilirsek asiliz zaten.

-O zaman Eskişehir’den dans ekibi geldi. Burada dans ekibi yok muydu?
-İstanbul’da daha gösteri yapacak bir ekip yoktu, bir ara vardı ama dağılmıştı. Bağlarbaşı’na taşındıktan sonra yeni folklor grubu oluşturuldu.

-Balolarda derneğin ekibi olurdu değil mi?
-Balolar kalmamıştı ki zaten o zamanlar. Yani 60’dan sonra yavaş yavaş ‘balo zengin kulübü, işte zengin işi, halka hiçbir şey yok’ gibisinden söylentiler başlamıştı zaten. Gerçi balonun arkasından mutlaka çok uygun fiyata bir gösteri ve eğlence gecesi yapılırdı, onun da mekânı Şehzadebaşı’ydı. Orada da bizim düğün düzenimize uyan bir salon vardı. Çok güzel bir salondu. Yani güzel derken öyle tefrişatı falan güzel olduğundan değil, tasarımı güzel olduğundan.Yuvarlak ve basamaklıydı salon, dolayısıyla kimse kimsenin önünü kapatmıyordu, sahne de yuvarlağın ortasındaydı. Çok uygundu, bir orada yapardık, bir de Taksim Belediye Gazinosu’nda. Gazino da asma katlıydı, çok yüksek değildi asma katı, loca gibi insanlar yukarıdan seyredebilirdi ve kopuk olmuyordunuz çok yüksek olmadığı için. Orada da sahne ortada ve yuvarlaktı.
Bu iki salonda yıkıldıktan sonra İstanbul’da, herhangi bir toplantı yapacak şekilde düzenimize uygun hiçbir salon kalmadı. Ondan sonra çok aradık, Vakıf olarak da aradık, ama mimari tamamen değişmişti.

-Kafkas Kültür Derneği’ne devam edersek…
-1972-73 dönemi Gençlik Kolunda çalıştım. Hikmet Albayrak, Faruk Özden, Beycan Şen, Kemal Aksoy, Erol Kök ve Burhan Canpolat vardı, Hikmet başkan, ben ikinci başkandım.
Yönetim Kurulu başkanı Kazım Öztekin’di. Babam ona Kürt Kazım derdi, bu yüzden de herkes onu Kürt Kazım biliyordu. Kürt Kazım’ın yönetim kurulu başkanlığını destekleyen de babamdı.

-Gençlik Kolu çalışmaları?
-Almanya’dan iki çuval kitap gelmişti. O kitapları Burhan Canpolat ile ben teslim aldık. İçinde Ramazan Traxo’nun kitapları da vardı, tutanakta da yazmamışız, teslim aldık diye imzamız var ama kimden geldiği yazılı değil. Almanya’daki dernekten gelmedi, II. Dünya Savaşı göçmenlerinden geldi sanırım ama isim hatırlamıyorum.
Bağlarbaşı’nın camekânlı bir kitap dolabı vardı o zaman, bayağı geniş bir dolap. Burhan’la tek tek yazarak kitapları teslim aldık. Kitaplıktan sorumlu olmuştuk.
O dönem yaptığımız bir önemli çalışma da ders vermekti. Üniversite hazırlık veya ortaokul dersleri. Mesafeler uzak olduğu için bize gelmelerini beklemiyor, uzak bölgelere biz gidiyorduk. Çağlayan’daki vatandaşı derneğe getiremiyorsunuz, dolayısıyla biz onlara gidiyorduk. Tespit etmiştik öğrencileri, çok rağbet görmedi ama bir dönem uyguladık. Ben Almanca, Erol Kök matematik, bir başka arkadaş İngilizce veriyordu, biz gruplar olarak dağılıp ders veriyorduk. Diğer çalışmalar, dans vb. derneğin rutin çalışmaları idi.

-Çocukluğunuz ve Kafkasya desek?
-Kafkasya ile ilgili ilk olarak, yanılmıyorsam ilkokul ikinci sınıfta, Lermontov’un İsmail Bey kitabını okumuştum. Çok etkilenmiştim. O sarı kitabın, ilk çıkan baskının kapağındaki o atlı silahşor resmi hala gözümün önüne gelir. Kafkasya denilince aklıma o kitap gelirdi. O zaman o kadar çok kitap yoktu, bir tek dergi çıkıyordu, dergiler mutlaka gelirdi zaten eve, ama o kitap o yaşta beni daha fazla etkilemişti.
Dedemi hatırlarım, “Çerkes olsun çamurdan olsun” baş lafıydı. “Bir gözü utanmazsa, bir gözü utanır” diğer bir lafı. Bunları duyarak büyüdük biz.

-Çerkeslerin yaşadıklarına dair bir şeyler konuşulur muydu? Çarlık Rusyası, sürgün…?
-Çarlık dönemi hayır. Osmanlı’dan çok eziyet gördüğümüz konuşulurdu.

-Dedelerden laf açılmışken…
-Annemin babasını dede olarak tanıdım. Baba tarafı dede ve nine biz doğmadan ölmüşler. Annemin babası, fötr şapka vb. yeni aldığı her şeyi -o evde bile takım elbiseyle otururdu- cuma namazına giyerdi. Fatih’te oturuyoruz o zaman, etrafımız cami dolu. Öyle çok dindar değildi ama cumaları mutlaka giderdi. Kur’an da okurdu ama sesli okuduğunu hiç hatırlamıyorum. Kuran’ı hala durur bende.
Dördüncü katta otururduk. Namaz dönüşü takunya sesini duyduğumuzda anlardık ki ayakkabıları çalınmış. Ya da paltosunu çalarlardı. Yeni alıp Cuma namazına giydiği şeyler çalınınca da kızardı.

-El Sanatları Sergisi, 1972-73 dönemi…
-Benim çok istediğim şey bir Çerkes El Sanatları sergisiydi. Aklımın ilk ermeye başladığı yıllarımdan beri istediğim şeydi bu ve Gençlik Kolu olarak yapalım istedim.
El Sanatları Sergisi için evlerdeki antik eşyalara ihtiyaç vardı. İnsanlar değer verdikleri eşyalarını tanıdıkları birisi olmayınca vermiyorlar doğal olarak, birinin aracı olması gerekiyordu. Fikrimizi babama anlatınca “Size her şeyi sağlarım, siz yapın” dedi. Mesela Aydın Osman Erkanbir gün Vakfa gelmişti, beni de ilk defa görüyordu. Soyadımı öğrenince, “Hasan beyle akrabalığınız var mı?” diye sormuştu. “Kızıyım” deyince “İnal’la ikimiz bir şey gerektiği vakit babanıza sormadan yapmazdık” dedi.
Bilirdi de babam, kimin evinde ne var. Onlardan bizzat kendisi topladı eşyaları. Ve tutanak tutmuş, ‘bundan şunu aldım’ gibisinden kaydetmişti. Tutanak örnekleri İKKD 60. Yıl Andacında var. Tabi bunları dernekte bırakmak da riskliydi, bizim Bahariye’deki evde duruyordu. Biz de evde ‘ya hırsız girerse, çalınırsa’diye çok endişeliyiz, adeta tetikte yatıyoruz geceleri. Sokak kapısı kilitli, bir de eşyaların olduğu odayı kilitliyoruz. Alt katlar doktor muayenehanesi olduğu için apartmana giren çıkan pek belli değildi zira.
Broşür çekimleri için Erol Kök’le ben götürdük eşyaları. Bir valiz ve eyeri o taşıyor, ben de elime kılıç almışım, ambalaj kâğıdına sarılı, kılıç açık gider mi? Fakat vapurdan inerken kılıcı ters tutmuşum, ters tutunca açıldı, turnikelere doğru ses çıkararak yere düştü. Neyse ki bir hasar oluşmadı. Tehlikeli yıllar bir de o zamanlar. Bir takım kemer, kama, kılıç, eyer, iki kadın ve bir erkek elbisesi götürmüştük. Bir de kadife çocuk pelerini vardı. Çok hoş bir şeydi.
İsteğimiz sergiyi Galatasaray Lisesi’nin orada Yapı Kredi’de -o zamanlar sergi salonuydu- yapmak, böyle bir projemiz var. ‘Radyolara reklam vereceğiz, İstiklal caddesini tıkayacağız, trafiğe kapanacak’ diyorduk açılış günü.
Üç tane tablo hazırlamayı planlamıştım. Halil Bek Musayassul’un “Genç Kız ve Yaşlı Kadın” tablosu, üç boyutlu olarak; “Savaşa Uğurlanan Genç” tablosu, üçüncüsü de “Kosta Şiir Okurken” olacaktı.
Hemen her şey hazırdı, kabartma bebekler de hazırdı, bizim eve tebligat gelince bıraktım, bir küskünlük de oldu doğrusu. Bırakış o bırakış…

-Tebligat?
-Evet. Kapı çaldı, baktık bir polis eve bir tebligat getirmiş, Yönetim Kurulu göndermiş.

-Babaya yönelik mi?
-Evet, babama yönelik. Babama yönelik olunca ben de çekildim. Eşyaları babam topladığı için hep Hasan Bey lafı öne çıkıyor tabi. ‘Hasan bey sergi yapıyor’ vb. diyenler de var. Yönetim Kurulu bundan mı rahatsız oldu bilemiyorum, oysa sergi zaten benim fikrim. Böyle bir şey yapalım diyen benim. Babam da ‘tamam yapın, ben toplarım size’ demişti. Şeyh Şamil’in elde dokunmuş külot pantolonuna kadar vardı elimizde.
Tebligatta, aklımda kaldığı kadarı ile “Hasan Yurdakul’un şu tarihte şurada yapılacak sergi ile alakası yoktur” gibi bir şey yazıyordu.
Babam ondan sonra tek tek eşyaların sahiplerini aradı, “Ben çekiliyorum, eğer isterseniz eşyalarınızı teslim edebilirim, ya da kabul ederseniz derneğe veririm, devam ederler” dedi. Bir kişi eşyasını geri istemiş, onun dışındakileri derneğe verdik. Ama babam “sen takip edeceksin” demişti Erol’a. İstanbul’dan önce Ankara’ya gitti sergi, Erol götürdü Ankara’ya. Sonra İstanbul’da Yapı Kredi’de açıldı, broşürü sadece İstanbul için bastırmıştık zaten.
Broşürün yazılması da ayrı bir sorun olmuştu. Zamanın Topkapı Sarayı müdürü Hadi Altay hazırlıyordu broşür yazısını. Ve günlerce süren fikir alışverişleri, kararsızlıklar, uzun düşünmeler sonucunda broşürün bir yerine Türk ibaresi de konulmuştu, ama hiç istenmeden. Bankanın sanat işleriyle uğraşan biriminin başındaki Erol Erdinç’ten eşyaları sigorta etmesini de istemiştik ama dehşete düşüp kabul etmemişti, ‘gücümüz yetmez’ diye.

-Şamil Vakfı süreci?
-Şamil Vakfı’nın kurucu üyeleri sabit, 25 kişi. Kurucu üyeler kendilerinden sonra gelecek varisi belirleyerek kuruyorlar vakfı. Hikmet Arslanoğlu Balıkesirli, senatör. Babamı varis göstermiş. 1980 yılında Arslanoğlu vefat etti, mektubundan adı çıkınca babamı çağırdılar. Babam da bana durumu anlatıp “Eğer ilgileneceksen varis olarak seni yazacağım” dedi. Çok değerli bir arşivi olduğunu biliyordum Vakfın, “sahip çıkarım, olur” dedim. Öyle başladım. 1983 yılında burası yeni alınmıştı, babamlar da hemen yolun karşısında oturuyorlar. Hemen her gün Jabağı’yı da alıp uğruyordum.
Vakfın borcu vardı, 13.000 liraya alınmıştı, 3.000 lira borcu kalmıştı. Biraz da çehreyi değiştirmek için olsa gerek babam hanımları toplamaya başladı. İşte Resmiye Abla, Işık Geç, Tülay Bir, şu an hatırlayamadığım bir kaç hanım daha geldi, iyi bir grup oluşturduk. Nasıl katkıda bulunabileceğimizi konuştuk. Bir kursa gidiyordum o ara, orada şöyle bir uygulama vardı; her sınıf evinden haftada bir gün bir şey getiriyor, kantine teslim ediyor, öğle teneffüsünde ücretle satılıyor, kazanılan para kursa kalıyor. Biz de böyle bir şey yapalım diye önerdim. Haftada bir gün yapsak, kalan direkt kasaya girse, biz öyle başladık.Tabi ‘her şeyi parayla satıyorlar’ diye epey bir dedikodumuz da yapıldı bu arada.Daha sonra babamın önerisi ile ilk kermesi yaptık, ardından yemek vb. derken vakıftan çıkmaz olduk.
Eşimden ayrılınca iş aramaya başladım, 42 yaşındayım o zaman, o yaştaki birine kimse iş vermiyor, tecrübem yetersiz. “Neden dışarıda iş arıyorsun, gel burada çalış” dediler. Kabul ettim ve 93 yılında bordrolu çalışan olarak başladım.

Bence en önemlisi kendimizi eğitmemiz. Öncelikle kendimizi yeterince bilmiyoruz. Kendimizi bilmememiz, içinde yaşadığımız toplumların da işine geliyor aslında. Kendi farklılıklarınızdan ne kadar bihaberseniz o kadar kolay lokma olursunuz ve kendinizi o kadar ağır olacak ama sürüngen hissedersiniz. Sözün özü biat edersiniz.
Böyle bir sistem bütün emperyal devletlerde var zaten ama geniş düşünmüyoruz. Önce bunu kırmamız gerekiyor, bunu da asalet ve nezaketin timsali laflarıyla kıramayız.

 

-Yayınlar konusunda, süreli yayın-kitap vd. Vakıf zengin bir arşive sahip.
-Nerede ilgili bir şey bulsam topluyorum. 1970 yılında bina yapıldığında bu kat kulüptü, adı da Kafkas Kulüp. O kulüpten kalma oda şeklindebüyük bir buzdolabı vardı, mutfağın üstünde. Vakıfla ilgilenmeye başladığımda orası kâğıt doluydu, teksir makinası bile vardı. Gereksizleri atayım diye işe giriştiğimde oradan çok ciddi Kafkasya haritaları çıktı. Numaralandırdığım 70 küsur pafta harita var. Arapça olan bir takım var ki paftaları yan yana dizsek tüm bu salonu kaplar. Yapabildiğim kadarıyla tamir ettim ve hepsine asetat uygulattım. Aslında çok işime gelmedi asetat uygulatmak ama başka türlü haşerattan ve rutubetten korumam mümkün olmayacaktı.
Şimdi duvarlarımızda yer alan kimi resimler, fotoğraflar da o dağınıklığın içinden çıktı. Arkası gümüş levha ile kaplanmış mineli çerçevesi olan Şamil’ in minyatürü de oradan çıktı.
Kitapların bir kısmı ve halen kullandığımız kitaplık vardı zaten. Sait Şamil’den kitaplar gelince Halit Tultay yaptırmıştı onları.
3.500’ün üzerinde kitap bilgisayara kayıtlı şu an. Yaklaşık 2.000 adet daha kaydetmek gerekiyor.

-Ne tür kitaplar var? Bir kaç örnek verebilir misin?
-Meselâ Lâtin harfleriyle Adıgece yazılmış Puşkin hikâyeleri var iki tane. Şu an tam tarihini veremeyeceğim el yazmaları var. Savaşı anlatmış, Kafkasya’yı anlatmış, ama farklı bir kaç kişi yazmış belli ki, yazı değişiyor. Aytek Namitok’un Lehçe basılmış bir kitabı var.
Kafkasya dışında Türk ve Dünya tarihi ile ilgili ciddi miktarda yayın var.

-Vakıf burs vermeye devam ediyor mu?
-Devam ediyoruz. Öğrenci sayımız azaldı gerçi ama burslara devam ediyoruz. Şu an 15 öğrencimiz var. Bağışların çok olduğu dönemlerde 60 öğrenciye kadar verdiğimiz zamanlar olmuştu.

Bir sene Aslan Carım’ın eşiyle yaptığı Türkiye ziyareti sırasında onları Vakıfta ağırlama şansımız olmuştu. Gençlerden biri sormuştu, “İyi bir Çerkes olmak için ne yapmalıyım?”. Fatima Carım bir cevap verdi, hakikaten bunu her yere yazmak lazım belki de;
“Nerede olursanız olun ve ne iş yaparsanız yapın; en iyisini yaparak Çerkes olursunuz” dedi.

Maykop Baskılı Motifler Kitabı

-Çerkes El Sanatları çalışmaları nasıl başladı?
-Nasıl merak saldığımı çok net hatırlamıyorum ama biz Almanya’dan geldikten sonra kızkardeşim dans ekibine girdi, Bağlarbaşı’nda kurulan ilk ekip. Kafkas Kültür Derneğinin ilk ekibi değil yanlış anlaşılmasın. Bir elbiseye ihtiyacı var, o çok bilindik ‘saten elbiselerden olmasın’ dedik ve yeni bir elbise yapmaya kalktık. Motifler olduğunu biliyoruz, pek çok fotoğraflarda, resimlerde gördük. Bir de İpek Yağan ve Özcan Kandemir kendi orijinal elbiseleri ile oynarlardı ekipte. Çok hoş olurdu. Ama o zaman bildiğimiz motif sadece bir tane, üçgen üstünde yaprak olan motif, elbiselerin etek uçlarına dikilen köşe motifi. Ama başka bir şeyler de olmalı derken, babam da bu konuyu işyerinde konuşmuş olmalı ki Dr. Vasfi Güsar kendisinde bir kitap olduğunu söylemiş. Moda ‘da yakın oturuyorduk.
Bir akşam saat sekiz, beşinci katta oturuyoruz, merdivenleri çıkarak geldi Vasfi amca, Maykop’ta basılmış kocaman orijinal ciltli bir kitap getirdi ve ‘yarın sabah 9’da gelip alacağım’ dedi. Çok prensip sahibi idi zaten.
Kitabın her sayfası acayip güzel. Ama fotoğraf makinamız yok. Gece vakti fotokopici nerede bulabiliriz ki? Kardeşimle sabaha kadar oturup, bir gecede kitabı kopyaladık. Evde dikiş dikildiği için şeffaf mulaj kâğıtlarından daima bulunur, o kâğıtlara her bir sayfadan motifleri kopya çektik, hatta çoğalttık. Kopyalar durur hala.
Sonradan kitabın Mesut Amca’da (Şurdum) olduğunu öğrendim, ama sayfaları eksik, yırtıp almışlar belli ki. Vasfi amcadakini bildiğim için sayfa eksikliğini de bilebiliyorum.
Oradan aldığımız motiflerle kıyafet dikildi. Rahmetli Ömer Yağan’ın eşi, Hakkı Kurmel’in kayınvalidesi dikti. İşlemeler yerine lame deri kullandı. Ama o lame deriyi kadifenin üzerine makinada dikmek herkesin harcı değil. Kadife, üzerine konan her şeyi yürüttüğü için üzerine bir şey dikmek zordur. Olağanüstü bir kıyafet oldu, kızkardeşim birilerine vermediyse hala duruyor olmalı.

-Vasfi Güsar’daki kitap şimdi nerededir acaba?
-Bilmiyorum. Maykop’ta basılmıştı, şimdi bildiğim kadarıyla Rusya’da da yok o kitap. Gerçi sonradan yeniden başka bir kapakla basılmış. Biraz daha farklı bir şekilde. Fotokopisi var bende. Desenler üzerine çalışmaya o zaman başladım diyebilirim.
Bir diğer etki, Almanya’dan geldiğimizde çalışmıyoruz, babam izin vermiyor, boş oturuyoruz, canımız da sıkılıyor. Kadıköy Akşam Sanatta resim kursuna yazıldık, karakalem ve sulu boya resim yapardık zaten. Anneannesi Adliye köyünden bir hocamız vardı, kendisi Kürt asıllıydı, Zuhal hoca. Bizim Çerkes olduğumuzu öğrendi. Zuhal hoca bize “Siz bundan sonra sadece Çerkeslerle ilgili şeyler yapacaksınız” dedi. O zamana kadar da birçok resim yapmıştım, daha çok portreler, vesikalık fotoğraftan, dergilerden… Zuhal hanımın yönlendirmesi ile alanımız değişti. “Biz bunları gündelik hayata geçirebilir miyiz” diye düşünmeye başladık. O zamanlar daha çok resimler, tablolar, heykelimsi -malzemesi toprak veya mermer olmadığı için heykelimsi- şeyler, o tür işlerle uğraştık. Önceleri giysi olarak fazla bir şey düşünmedik. Oldukça da zordu, yapabilirdik gerçi ama bunu bir Çerkes giysisi olarak nasıl adlandırırdık. O dönem nakış hocaları motifleri bizden istediler. Vermedik. Çerkes Motifi olarak kullanmayacakları için. Çerkes Motifi diye kullanacak olsalar verirdik.

-Çerkes motifleri çalışıyordunuz ama bunları Çerkes motifi olarak sergileyemiyordunuz…
-Evet, Çerkes diyemiyorsun.

-72’li yıllardan söz ediyoruz değil mi?
-Evet, öyle.
Sonrasında bir yerlere rumuz gibi, damga gibi bir şeyler koymaya uğraştık. Devam ettik, 80’li yıllara gelince biraz daha rahatladık. Şamil Vakfı’nın balolarında piyango yapılırdı, mutlaka bir SAYE kadın elbisesi koyardık, ilk ödül olarak. Erkek elbisesi hiç düşünmedik nedense. Her elbise ayrı modeldi. İpek Özkök’ün bir fotoğrafı var internette, çok dolaşıyor, mızıka çalarken giydiği siyah-mavi bir elbise var, mesela o. Piyangoda kendisine elbise çıkan kişi sunucusuna armağan etmişti elbiseyi, sunucu yani manken İpek’in ablası idi. O kıyafet Lezginka ekibinin solist oyuncusunun kıyafetinden örnek alınarak yapılmıştı. Hatta o zaman o kadar bol malzeme ve para yok, nasıl ucuza mal ederiz diye düşünüyorduk. Böylece perdelik kumaş kullanmaya başladık. Perdelik kumaşın eni geniş, pahalı bile olsa eni geniş olduğu için çok daha ucuza geliyor. Çünkü bizim elbiselerimize çok kumaş gerekiyor. Eskiden satenden yapıyorlardı, onlar çok kırışıyor. Üstelik parlak olduğu için vücudun bütün kusurlarını gösteriyor, en ufak bir harekette daha farklı kıpırdıyor kumaş ve daha çirkin gösteriyor. Bir de ipek olduğu için çok çabuk yırtılıyor. Tabi en yakışanı brokar veya kadife. Bunu da biz perdelik kumaşlarla dengelemeye başladık.

-Kıyafet dışında?
-Bir de her balo bir takım takı vardı çekilişte. Tasarımını ben yapar üreticiye sipariş verir, çekilişe koyardık. Hatırladığım; Tülay Ablada, Resmiye Ablada, Nesrin Doğan’da birer takım var mesela.

-Zuhal hocanın katkısını önemsiyorsun.
-Tabi ki. Zuhal hanım bize o desenlerden çuha üzerinde çalıştırdı ama gördük ki delicesine emek vererek yapmak gerek. Günümüz kolaylıklarını kullanarak biz onu yansıtabilirdik ve biz orada onu öğrendik. Taş olmazsa acıka olmaz veya ceviz ezilmez, şu olmazsa bu olmaz diyoruz ya, yok öyle bir şey. Ha belki onun lezzetini bulamazsınız denebilir. Şimdi evlerimizde taş bulunmuyor diye lezzetlerimizden vaz mı geçeceğiz? Ben de tuttum şimdi merdane ile eziyorum, aynı lezzeti yakalıyorum. Biz bu şartlanmalara bağlı kalırsak ölüyor, bitiyor her şey. Onun için o şartlanmaların yerine başka şeyler koymamız gerekiyor diyerek bu işlere giriştim.
Örtüler yaptım, küçük küçük yastıklar yaptım, onlarda motifler kullandık, sonra çantalara bir şeyler eklemeye başladık, küçük panolar yaptık astık, abajurlar yaptık. Her kermeste mutlaka bize özel bir şeyler kullandık. Hatta bir kermeste örtüsü, abajuru ve iki apliği ile takım yapmıştık, üzerine boya ile motif yaparak. İşleyerek değil, boya ile yaptık, kumaş boyası ile. Rahmetli Suat Berzeg almıştı o takımı. Kumaş boyası ile kendime elbiseler yapmıştım, her baloda öyle bir şey giyerdim mutlaka, bir tarafına bir desen koyuyordum. Balo davetiyelerimizde motifleri kullandık, hatta biz iki kardeşin düğün davetiyelerinde de motif kullanmıştık ki o zaman hiç kimse öyle şeyler yapmıyordu. Öyle başladım. Etrafa yaymaya çalıştık ama o zaman ilgi görmedi, belki de anlatamadık derdimizi bilmiyorum. Sonra gelinlik modelleri çizmeye başladım, birkaç kişi kullanmıştı hatta. Şimdi herkes bir şeyler yapmaya çalışıyor. Bu iyi bir şey. Belki daha kaliteli şeyler yapmayı da öğreneceğiz. Hep kendimizi aşmayı hedeflememiz gerekiyor, birisinin yaptığını kopyalamaktan ziyade fikir alıp daha iyisini yapmamız lazım. Bunu yapmıyoruz sadece.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here