“Sizin anlattığınız Çerkesleri etrafımda görmüyorum” (3. Bölüm)

Gençler çok önemli…

-Gençlere dair neler söylemek istersin?
-Gençlere dışarıdan hiçbir şey yapamayız. Önce evlerinden alacaklar. Daha da önce bizim yaşımızdakiler eğitilecek ki o gençlere bir şeyler aktarabilsinler. Çok konuşmamız lazım gençlerle. Konuştuğumuz gibi de davranmamız lazım. Bir genç bir ara “Siz bana Çerkesler şöyledir böyledir diyorsunuz ama ben o anlattığınız Çerkeslerden etrafımda hiç görmüyorum” demişti. Doğru demişti.
Tabii ki o anlattığımız Çerkesler gibi biz de yaşayamayız. Ama bir şeyler olmalı üzerimizde. Tarif edemeyeceğimiz bir şeyler olmalı. Tanıştığım hemen herkes “Sizde bir farklılık var, siz nesiniz” diye soruyor. Bu farklılığı kaybetmememiz lazım, bu çok önemli. Çerkes değilsem ben hiçbir şeyim. Çerkesliğim önemli. Çerkes değilsem neyim? Etten kemikten, yiyen içen, yatıp uyuyan birisiyim yani. Farklı olduğumuzu çocuklara anlatmadığınız ve de gösteremediğimiz takdirde sahip çıkmayacaklardır. Çünkü etraflarında çok fazla başka uyarıcı şeyler var. Eskisi gibi değil, bizim zamanımızda yoktu.
Sosyal yaşantıda uygulanan ritüellerin ne kadar anlamlı ve gerekli olduğunu anlatabilirsek, sosyolojik açıdan da mantığını-denklemini çözümleyerek anlatırsak sahip çıkacaklardır. Anlatmıyoruz, ayıp diyoruz. Ayıp değil, ayıbın ötesi var. Niye ayıp olsun ki? O bir düzenin sistematiği. Bunu anlattığımız zaman, ona sahip çıkacak. Gençler artık çok şey biliyor ve farklı olmak hoşlarına gidiyor. Bir de anadilimizi konuşamadığımız için düşünce, algılama sistemimiz de konuştuğumuz dil gibi düz. Türkçe düşünüp Türkçe yaşıyoruz.

-Kimlik aidiyeti için biraz da tarih bilmek gerekmiyor mu, anlatarak olabilecek mi? Gençlerin okuması, araştırması da gerekmez mi?
-Bizim zamanımızda şimdiki gibi okunacak kitap yoktu henüz. Bir tek dergi çıkardı bir de Lermontov’un “İsmail Bey”i vardı elimizde. Konuşulanla ve evde yaşanılanla büyüdük. Her akşam birileri gelirdi, mutlaka bir şeyler anlatılırdı, o zaman önemini fark etmediysem de bir şeyler kaldı bir yerlerde.
Onun için kitapsız olmaz diye bir şey değil bu iş. Ha kitap tabi çok daha önemli, çok daha başka şeyler öğreniyorsunuz. Ama çocukların hatta hiç kimsenin kitap okumayı sevmediği bir kültürün içerisinde olduğumuz için burunlarına illa kitap dayamak itici bir şey aslında.

-Senin gençlik döneminden biraz konuşsak…
-Gençliğimizde, hafta sonları dernekteysek mesela çarşamba akşamları da ev ev gezerdik. Mahinur, Orhan, Ünal, Fahri, Avni, Hüda bir gruptuk. Mutlaka bir eve giderdik, büyük olan bir eve giderdik. Müsaitse ev bir de düğün yapardık. Avni kendisi kadar akordeonla müzik yapardı. Artık ev ziyaretleri kalmadı, biz bile gitmiyoruz, bunu kaybettik. Bizim zamanımızda kimse “Kızım-oğlum yarın dersin var git yat” demezdi. Hatta gece vapur seferleri biterse sabaha kadar oturulurdu. Eğer büyükler bir arada ise biz kapının orada oturur dinlerdik, kimse gidin içeride oturun demezdi. Şimdi ne yapıyoruz? “Dersin var, git dersine çalış”.
Artık çocukların, gençlerin misafir kültürü yok, insana tahammülleri de yok. İnsana tahammülü de öğreniyorsunuz o zaman. Uykunuz geliyor, kafanız düşüyor ama oturup onu dinlemek veya dinliyor görünmek zorundasınız. Bunlar bile bir yaşam biçimi, insanına aklında, bilinçaltında bir şeyler bırakan şeyler.
Gençlik sonsuzluk demek. Ölümsüzlük demek bence. Onun için gençler çok önemli. Ama biz hiçbir şey yapmıyoruz ki. Şu çok önemli; dans çalışmaları sadece sahneye çıkıp oynamak olmamalı. Önce o çocuğa, gence biraz geçmişini anlatacaksınız, ne bileyim iki ay böyle sohbetler yapacağız diyeceksiniz, dans öğrenmek isteyen kişiye. Önce kendi tarihini, nereden geldiğini, nasıl bir yaşam tarzı veya anlayış olduğunu bilmesi lazım. Farklılığı sağlayan Xabze. Yoksa herkesin eti, kemiği, beyni var. Farklı kılan tek şey Xabze. Sonra giyim, kuşam, davranış, oturup-kalkma, onu anlatacaksınız. Sıkılırsa kendi bilir, sıkılıp gelmeyebilir, zaten o insan ile bir şey yapamayacaksınızdır.Ama bu mutlaka ve mutlaka yapılmalı.

-Dans tek başına dans değil gerçekten.
-Azamat gelmişti Kafkasya’dan ve bizim çocuk ekibini çalıştırmıştı bir yıl. Her oyun sonrası salonda oturur, çocukları da yanına alır, konuşurdu, hatta harita üzerinde anlatırdı. Sohbet gibi. Bu tür şeyler çok önemli. Şimdi gençler geliyorlar, sorsanız Kafkasya haritada nerede, artık o kadar değil belki ama gösteremeyecek çoktur. Derneklere gelenler dışında bunu gösteremeyecek o kadar fazla insan var ki. Gerçi genel eğitimde de şimdi Türkiye’de böyle galiba. Ama böyle olmamalı.Bunun farkına varıp önüne geçebiliriz, üzerine kafa yoran insanlar olarak.

Rengin Yurdakul

Abzeh, Tsey.
01.01.1950’de İstanbul Cankurtan’da dünyaya geldi.
Annesi Şahide Uz Yurdakul, (Bandırma-Yenisığırcı) Kabardey, Kodz.
Babası Hasan Basri Yurdakul, (Gönen-Ayvalıdere) Abzeh, Tsey.
İlkokulu Fatih – Atik Ali İlkokulunda, ortaokulu Cağaloğlu – İstanbul Kız Lisesinde okudu. Mezuniyet sonrası önce dil geliştirmek ve de meslek edinmek için kızkardeşi ile Almanya’ya gitti. Münih’te teyze ve eniştesinin yanında kaldı. Fr. Groh Kosmetik Fach Schule’den mezun oldu. 1970 yılında İstanbul’a döndü.
Jabağı adında bir oğlu var.

Dans kıyafeti, makyaj

-Şamil Vakfı’nda dansçılar için makyaj dersleri de yapardık. Kafkasya’dakiler şöyle boyanıyorlar diye bizim öyle boyanmamız gerekmiyor. Makyaj yüzü ve hatları belirlemek demektir. Boya sürmek, renk sürmek demek değildir. Sürülen renkler organları; gözü, kaşı, dudağı ortaya çıkarmak içindir. Bunun için de cart kırmızı boyanmak gerekmemektedir. Bir defasında ekipten genç bir kıza söylemiştim, “Kırmızı ruj sürmeyeceksiniz, zaten lacivert elbise giyiyorsunuz, kırmızı ruj çok göze batar” demiştim, dinlememişti tabi.Bunlara dikkat etmemiz lazım. Sahnede gözlerin uzaktan görülebilmesini sağlayacak renk seçilmeli. Mesela benim gözüm mavi, maviyi kullanırsam gözüm kaybolur, yakışmaz.
Her renk insanımız var. Koyu esmerinden, pudra beyazına varana kadar. Bir ekip elbisesi yapacağınız vakit bütün hepsini aynı gösterecek bir renk seçmeniz lazım. Birinin esmerliğini ortaya çıkaracak, öbürünün beyazlığını karartacak değil. Geçenlerde internette bir resim gördüm, hangi derneğin ekibi bilemeyeceğim, sarı kırmızı bir elbise giydirilmiş. İzleyenin aklına önce futbol takımı gelecek, eteği kısa, beyaz pisiler gözüküyor, bir de yakasız saten. O çirkin şeye verilen paraya da yazık. Bir sene bir dernekte kumaşı kendinden püsküllü bir elbise dikilmişti püsküllü kumaştan, çarliston elbisesi gibi, neymiş kumaşı bedava almışlar. Biz çirkin ediyoruz kendimizi, çirkinleştiriyoruz.

-Bir de kısa elbise konusu var…
-Kısa elbiselerin üstü aslında içe giyilen ceket, alta giyilen elbisenin eteğinin uzun olması lazım. Neymiş? Kızın ayak figürleri sahnede gözüksün… Ama o kız döndüğü vakit bacakları beline kadar gözüküyor. Bir gazeteci sormuştu, “Kızlar sahnede neden göğüs göğüse geliyorlar, karşılıklı zıplarken” diye. Ne diyeceğimi şaşırmıştım, “ayakları tökezlemiştir” gibi bir şeyler uydurdum. Nalmes’i taklit ettikleri için çıkardılar o kısa elbiseleri. Nalmes’i taklit etmeyin, Nalmes ne yaparsa olur. Burada öyle değilsin sen. Burada sen özünü sımsıkı tutup korumak zorundasın. Çünkü en ufak bir olumsuzlukta yüzüne hainliğini, moskofluğunu, kaçaklığını falan vuracaklar zaten.
Bir de şu var; gençler her türlü dansı yaparak başlıyorlar hayata. O ayağa alıştığınız vakit kendi dansınızda kendi ayağınızı oynayamazsınız. Mutlaka kalça hareket eder. Oysa bizde kalça hareket etmez. Ne erkekte ne de kızda. Erkek şimdiki gibi öyle çırpınmaz da. Şimdi kızlar bile çırpınıyorlar. Rahmetli Rasih Savaş ile Halis Aşetey, “akrobasi yapıyorlar” diye ne çok kızarlardı.

-Bilen birilerinin sesini yükseltmesi işe yarar mı?
-İşi bilen pek çok kişi, işi bilmeden bilen gibi görünenler nedeniyle ve “aman birilerini küstürmeyelim” diye konuşmuyor. Ben de “o da kim” diyecekler diye yakın zamana kadar konuşmadım. Artış yaşımı başımı alınca kim ne derse desin umurumda değil diyorum ve konuşuyorum.
Rustavi geldiğinde, karanlık oluyor ya gösteri sırasında, (çantamda mutlaka kalem-defter olur), bütün kıyafetlerini çizmiştim o karanlıkta. Şimdi de hala aynı şeyi yapıyorum, nerede ne yaptıklarını da yazıyorum. Yazdığımı gören ve bu işin başı insanlar var, ne yazdığımı sormuyorlar, ne yazdığımı biliyorlar çünkü ve onu duymak istemiyorlar. Oysa derim ki her organizasyonda çekimler yapalım, sonra oturalım izleyelim, nerede ne yaptık, kendimizi görelim. Beğenmediklerimizi görelim ve bir dahaki sefere yapmayalım. Hiç kimse buna yanaşmadı. Hiç kimse kendi kendiyle ve eksikleriyle yüzleşmek istemiyor.
Kendimizi kötü tanıtma lüksümüz yok. “Eğlenmeye geldim”, yok öyle şey! Eğlenmeye gelebilirsin, yanı sıra eğlenebilirsin ama o işi iyi yapacaksın!
TV programları var ya, en nefret ettiğim kelime “Yarışmaya gelmedim, eğlenmeye geldim”, öyle bir şey yok. Sen o yarışmanın sonunda ciddi bir para alacaksan, eğlenme değil o. Çok saçma. Yaptığınız işi iyi yapacaksınız.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here