Kuncak İnişi

0
297

İkisi de güzel idi.

Alımlı ve uzun boylu idiler.

Biri sevdalısının güzeli Setenay…

Diğeri yavuklusunun yiğidi Kunçak…

Aynı köyde, aynı mahallede, yaşıt, komşu idiler, birlikte büyüdüler.

Çocuklukları geçip, düğünlerde sıraya girmeye, bakışları birbirlerini bulmaya başladığında artık yüzleri kızarıyor, kalpleri hızla çarpıyor, ılık, çoşkun bir nehir içlerinden akıp gidiyor, çağlayıp coşuyordu.

Önce kaşen oldular.

Köylüleri, komşu köyler, düğünlere gittikleri uzak köy ve kabilelerin hepsi, ikisini birbirine yakıştırıyor, onlara gıpta ile bakıyorlardı.

Setenay dillere destan bir güzel olmuştu…

Kunçak; yapılı, cesur, gözü pek, şimşek gibi çakan, “Azak denizini şeytanın kuyruğunda geçmeye hazır” yiğit bir süvari, savaşçı olmuştu.

Zamanı geldiğinde, aileler onlara usulüne göre söz kestiler.

Herkes, çok uzak olmayan bir zamanda düğünlerinin olacağını bekliyordu.

Azak kalesini Osmanlılar alalı bir hayli zaman geçmişti. Azak kale komutanı, çevre halkla iyi ilişkiler geliştirmek, kendine çevre edinmek, dostlar kazanmak için zaman zaman köyleri geziyor, kunak olduklarına ve köy ileri gelenlerine hediyeler vererek onları kendi tarafına kazanmak istiyordu.

Bir gün yolu Kunçaklar’ın köyüne düştü. Önceden tanıdıkları vasıtasıyla öğrendiği bilgiler doğrultusunda, hatırı sayılı, sözü geçen Kunçaklar’ın komşusu olan bir haneye kunak oldu.

Azak Paşasının şerefine, kunak sahibi ve köy şenlik düzenledi. At yarışları, binicilik, okçuluk hünerleri, yağlı direğe tırmanma yarışları, düğünler yapıldı, şarkılar söylendi.

Paşa çok memnun kalmış, köylünün ve kunak sahibinin kendisine gösterdiği ilgiden çok hoşnut kalmış, ilgili gördüğü kişilere bol bol hediyeler dağıtmıştı.

Hediye alanlar memnun, Paşa çok çok memnundu…

Düğün ve şenlikte kendisine sunulan hizmetler sırasında, beğendiği Setenay’dan gözünü bir türlü alamıyordu.

Köy ileri gelenleri ile baş başa kalıp sohbet ederken, Osmanlı Paşası olmanın kendine verdiği öz güvenle:

– Şu kız kimindir? diye sorar.

-Kunçak’ın sözlüsüdür, diye cevap verirler.

Fütursuz, destursuz Paşa tekrar:

– Değeri kaç paradır? diye sorar.

Ona, bu işin olmayacağını usulüne uygun olarak söylemeye çalışırlar.

Setenay’ın güzelliğine vurulan ve bu işten vazgeçmek niyetinde olmayan Paşa, onu her ne pahasına olursa olsun elde etmek istemektedir.

Önceleri, gizli gizli Setenay’ın babasına, akrabalarına, her türlü kadife, ipek, yünlü kumaşlar, başka hediyeler gönderir, baskı yapar. Sonunda babasını zorla ikna eder.

Bir sabah, Setenay’ın babası bir iş bahanesiyle evden uzaklaşır. Setenay’ın odasına bir Çerkes gelerek, ona fısıltıyla şöyle der:

-Kunçak bir an evvel size kavuşmak istiyor. Nişanlına kaçarak babanın kaprisi yüzünden yapılacak aşırı masraftan onu kurtarırsan çok sevinecek.

Tereddüt içerisinde kalan Setenay’ı, aracı rolündeki Çerkes yaptığı konuşma ile ikna etmeyi başarır.

Gün, Setenay’a asırlar kadar uzun gelmeye başlar, bir türlü hava kararmak bilmez.

Karanlık, aydınlık günü yutup zifiri bir siyaha dönüştüğünde, evin avlusuna on atlı yanaşarak Setenay’ı beklemeye başlar. Setenay onları karşılamak üzere avluya çıktığında, ne olduğunu anlamadan bir anda kendini at üzerinde bulur. İçlerinde, sabah gelip kendisine yalan haber veren Çerkes’in de olduğu grubun konuşmalarından Nogay olduklarını anlar. Bunlar Azak Paşasının adamlarıdır.

Artık Setenay için yapacak hiçbir şeyi kalmamıştı. Grup, sabah gün ağarırken Azak kalesine ulaşıp Setanay’ı Azak Paşasının haremine teslim ederler.

Binbir ızdırap içinde durumuna bir türlü alışamayan Setenay, Paşa’nın kendine her yaklaşmasında, küçük kamasını çıkarıp kendisine saplayacağına yemin ederek onu uzak tutmaya çalışır. Günler geçer, üzüntüsü her gün daha da artan Setenay, bir deri bir kemiğe dönüşerek, ölü gibi sararıp solar.

Paşa’nın adamı olan ve kale muhafızları arasında bulunan melun Çerkes’in beklentileri çokmuş. Kaledeki konumunun artmasını istediği gibi, kendisinin Azak bölgesinin en zengin adamı yapılacağını ümit ediyor ve bekliyormuş.

Bahtsız, herkese rezil olmuş, bedbaht, üzüntülü Kunçak, o kahredici günden itibaren Azak paşasından öç almak için her fırsatı kollar olmuştu.

Zenginlik ve terfinin bir türlü gerçekleşmediğini gören melun Çerkes, Paşa’nın huzuruna çıkarak, derdini anlatmaya çalışmış.

Paşa; “Sen dün hanımını sattın, yarın da sana çok altın veren birine beni satarsın! Biz senin gibileri iyi biliriz” diyerek ona beklentilerini vermez ve küçük bir ödemede bulunur. Paşa’nın kendisine sırtını döndüğünü gören melun Çerkes, öç almak için fırsat kollamaya başlar. Öfkesini yenerek Paşa’nın muhafızları arasında görev yapmaya devam eder. Zamanla bu işin yolunun Kunçak ile işbirliği yapmak olduğuna kara verir. Aracılar koyarak Kunçak’a haber gönderir. Kunçak kendisine hayatındaki en büyük kötülüğü yapan bu melun Çerkes’in teklifini, tüm nefretine rağmen istemeyerek kabul eder.

Kunçak ve melun Çerkes birlikte fırsat kollamaya başlarlar.

Yağmurların başladığı, ayın görünmez olduğu, Azak denizi üzerinde kara bulutların dolaştığı bir gün, gök gürlemeleri dinmiş, şimşekler kesilmiş, ışıklar birer birer sönmüş, şehir derin bir sessizliğe bürünerek uykuya dalmıştı. Bu ölüm sessizliğini sadece saat kulesinin sesi bozmaktaydı…

Kulelerin birinde melun Çerkes nöbetteydi. Sessizce surlardan aşağıya, hendeğe bir ip merdiven sarkıttı. Bir yılan sessizliğinde aşağıya süzüldü. Aşağıda yakın bir yerde beklemekte olan Kunçak ve yüz zırhlı adamın yanına giderek, Kunçak ile bir şeyler konuştu. Karanlığın, sessizliğin içinde, aşağıya sarkıtılmış merdivenden, önde Kunçak ardında adamları teker teker, sessizce kale burcuna tırmandılar.

Yiğit, cesur adamlar kolaylıkla muhafızları etkisiz hale getirerek haremin kapılarını kırıp, şehri baştan aşağı yakıp yıktılar. Setenay hiç beklemediği anda Kunçak’a kavuşmuştur.

Yiğit Kunçak’a sevdiğine kavuşmak yetmezdi, intikamını alabilmek için Setenay’ı emin ellere teslim ederek, melun Çerkes ile birlikte Paşa’yı aramaya koyulur.

Paşa’yı bulduklarında, “Bre yağlı köpek! Sen benim dostluğumun değerini bilmedin, şimdi benim nefretimi öğren bakalım” diye bağırır.

Paşa, “Biz seninle daha sonra hesaplaşacağız, ancak ben önce ihanet edene borcumu ödemek isterim” diyerek tabancasını melun Çerkes’e doğrultur.

Tabancadan çıkan mermi melunu yere serer.

“İşte onun yaptığı hizmetlerin ödülü” diyen Paşa, “Şimdi sıra sende” diyerek silahını Kunçak’a çevirir. Yıldırım gibi ileri atılan Kunçak, kılıcını Paşa’nın boynuna hızla indirir, Paşa bir külçe gibi ayaklarının dibine yığılıverir.

Kunçak’ın adamları nişanlısını, haremdeki esirleri ve bolca ganimeti yanlarına alarak kaleden çıkarak, gözden kaybolurlar. Kunçak arkada kalarak bir tepeden, nefretini kustuğu Azak kalesinden yükselen, intikamının eseri alevleri seyreder, sonra kaleyi geride bırakarak cesur yürekli arkadaşlarına yetişir. Kuban kıyılarına vardıklarında dinlenmek için oturup, atlarını kösteklerler. Kunçak ve Setenay için ayrı ayrı kulübeler inşa ederler. Yer içerler, aralarında eğlenirler, daha sonra dinlenmek için uykuya dalarlar. Takip edildiklerini ertesi sabah, ancak takipçilerinin çok yaklaştıkları anda görürler. Toparlanmaya fırsat bulamadan düşman saldırısına karşı koymaya çalışırlar. Köprüye ulaşmak için hamle yaptıklarında orasının da düşman askerlerince çevrildiğini görürler. Atlarını öldürüp kendilerine siper yaparak kahramanca çarpışırlar, sayıları giderek azalır.

Kunçak, Setenay’ı kurtarabilmek için belinden tutarak, düşmanı yararak Kuban kenarına ulaşmaya çalışır. Kunçak’ın yiğitliğine, cesaretine hayran kalan düşmanlar ona yol açarlar. Kuban kıyısına ulaşırlar. Kunçak ve Setenay ulaştıkları kıyıdan aşağıda azgın akan Kuban’a bakarlar. Kıyı oldukça yüksektir.

Arkada düşman kılıçları, aşağıda derin, azgın Kuban…

Arkada esaret, önde ölüm…

Zaman…

Yok…

İki sevdalı el ele…

Bir tüy hafifliğinde…

Ölümüne bir sevgiyle…

Sonsuz bir salıncağa biner gibi…

Kendilerini, aşağıda dalgalanmakta olan azgın suya bırakıverirler,

Kuban’da kurban olmaya…

Aktı Kuban mecrasında…

Sevgilileri sonsuza dek alan Kuban, köpürerek, kükreyerek, binlerce yıl aktığı gibi, yine mecrasında akmaya bıraktı kendini.

Daha sonraları Rus Çarlığı “Kuban Hattı”nı kurduğunda, kordondaki adı Pavlovsk gözleme noktası olan yerden görülebilen, beş verst* uzaklıktaki bu dik buruna, bu olaydan sonra Çerkesler “Kunçak İnişi” adını verdiler.

 

*Verst: 1067 m.

Not: Bu öykü aşağıdaki kaynaktaki bilgilere dayanılarak yazılmıştır.

Kaynakça: Çerkesler, Nikolay F. Dubrovin, Çevirenler: Habibe Eren&Varol Tümer, KAFDAV Yayıncılık, Ocak 2017, Ankara.

 

Önceki İçerikToroslarda Çerkes izleri
Sonraki İçerikMEB raporu: “İş yok, sömürü var”
Jiy Zafer Süren
1951’de Samsun’da doğdu. Üniversite’yi terk etmiş ve muhasebeci olarak çalışarak emekli olmuştur. Çeşitli dergilerde şiir ve araştırma yazıları yayınlandı. Kafkasya üzerine yayın yapan, As Yayın’ın kurucuları arasında yer aldı. “Çipxe, Kafkas Aile Armaları” (derleme) ve “Tama Bahar Gelmeyecek” (şiir) isimli iki kitabı vardır. Nisan 2008 itibariyle Jıneps gazetesi yazarları arasında yer aldı, Ocak 2011 tarihinden bu yana yayın kurulu üyesidir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz