Yıtabup/Thaapsow Elbruz, Yıtabup/Thaapsow Benim Adım 1864

0
23

Uzunyayla Çerkes Festivalinin tarihi, geçtiğimiz Kurban Bayramının 3. günü olarak ilan edilmişti aylar önceden. Dernek çalışmalarım esnasında kâh görevli kâh katılımcı olarak çokça etkinlikte bulunduğum için hiç de düşünmüyordum katılmayı.
Ancak kızımın yurt arkadaşının ailelerimiz de tanışsın amaçlı davetine genelde hayır diyemeyen ama kızımın istekleri söz konusu olduğunda hiç mi hiç hayır diyemeyen biri olarak karar değiştirerek söz verdim götürmeye.
Festival programına göz atıp yazar ve kitapların olduğunu görünce, uzun süredir yaşadığım şehrin dışına çıkamamanın verdiği dürtünün de etkisiyle mutlaka gitmeliyim diye düşündüm. Üstüne üstlük birde kadim dostlarım Lak Ümit, Abaze Tunay ve eşi Cemile’nin de orada olacağını öğrenip yıllar sonra bir araya gelme fırsatı doğması iyice zorunlu kılmıştı beni bu yolculuğa. Buna bir de dostum Ş’ejoque Zafer’in mutlaka olmasını tavsiye ettiği kitabın ve yazarının da orada olacağını öğrenmek bu geziyi farz kıldı.
Bayram sebebiyle evim şehir dışından gelen misafirlerle dolu iken bir de garip bir griple bünyem boğuşurken çıkıverdim yola maaile… Meşakkatli olsa da vardık menzile altı saat sonra.
Kadim dostlarımla buluşmadan önce methini çok duyduğum, kısa sürede dört baskı yaptığına hem sevindiğim, hem de hayretle karşıladığım sevgili Elbruz AKSOY’un “Benim Adım 1864” isimli eserini almak oldu.
Okuma heyecanı ile yanıp tutuşarak dönebildim yolun yarısına kadar direksiyonda. Yarısını ise hatırlamıyorum. Direksiyonu teslim edip aracın arkasında uyuyup kalmıştım iniltilerle.
Seyahatin ertesi gününü doktor, hastane ve yatakta geçirip biraz ayakta durmayı başarınca başıma gelecekleri hissetmiş gibi bahçemde aldım soluğu yalnız ve tek başıma. Elbette ki okumak için yanıp tutuştuğum kitabımda yanımda idi. Çalışma arası molalarda okuyabilmek için. Fakat ne mümkün mola vermek. Bırakamıyordum elimden. Kısa molalarım çalışma, uzun çalışma dakikalarım kısa mola zamanı olmuştu. Ertesi gün de böyle geçmişti kitabı elimden bırakamayarak.
Giriş kısmı hariç 17 Çerkes hikayesinden oluşan bu kitabın, her hikayesinden sonra kâh duygulanarak, kâh hırslanarak, kâh öfkelenerek, kâh meraklanarak, hikayenin kahramanlarının veya yardımcı öznelerinin yazarın bıraktığı yerden sonrasını hayalimde kurgulayarak iki günden az sürede bitiriverdim kitabı.
Tıpkı; bundan önce okuduğum sevgili Sinem Özkan’ın “Özgür Ruhlar Efsanesi” kitabı gibi bir toplantı ve etkinlik sonrası edinmiştim “Benim Adım 1864”ü.
Yine elimden bırakamamış, yine bir günden az sürede bitirivermiştim. Yine okunmayı bekleyen onca itabın önüne geçerek.
Her bir hikayeden sonra bir insanın yaşayacağı her bir duyguyu yaşamıştım. Merak, hınç, ihanet, hırs, özeleştiri, gözyaşları ve vücudumun sol yanını felç edecek derecede yakan ateş.
Kitabın başında çok kısa ve harika bir özetle sürgünümüzü, diasporada yaşadıklarımızı çok iyi anlatan Elbruz, beni tahmin ettiğim bir hikayeler dizisine hazırlıyor gibiydi. Hikayelere geçtiğimde ise beklediğimin ötesinde bir hikaye dizisi ile karşılaştırdı daha ikinci hikayesinde.
Bu, tıpkı çok iyi bildiği bir mekânda maça çıkmaya iyi hazırlanmış ve savunmasını sağlamlaştırmış bir boksör gibi hissettirdi kendimi bana. Daha ikinci hikayede kroke durumuna düşmüş, ayılması için hakemin saydığı boksöre dönüştürdü.
Bu yazar çizer şairlerin zekasına, kalemlerinin kıvraklığına hep hayran kalmış gıpta etmiş, özenmişimdir elim kalem tuttuğundan beri. Elbruz da bunu çok güzel yapmış. Okuyanı bir meraklar alemine atıvermiş. Sonunu göstermeden gizli sonlar yazarak. Hayal dünyalarına renkler katmasını sağlayarak.
Bir de buna benim gibi hayalleri ütopik birisini, hikayenin sonunda bıraktığı kahramanları alıp, yeni bir romana çevirdiği için biraz kızıyorum hayranlık ve gıptayla, biraz da takdir ediyorum gerçek dünyadan kopardığı için.
Mesela kitabın 2. hikayesindeki Celal’i ve Kevork’u kaldıkları yerden aldım. O Çerkesleşmiş aileyi bağdaştırıp, zengin birisi yapıp, Celal’in çocuklarını yanlarına aldım, Kevork’un annesini buldurdum, Celal’in öz çocuklarını yanlarına aldırdım ve mutlu sonla bitirebildim hayal dünyamda.
Her bir hikaye sonunda delice çıldırtan sorular kapladı beynimi. Meraklar içerisinde geceler uykularıma bile girmeye başladı. Terzi Anuş başına bir kötü bir olay gelmeden Tavşandağı’ na ulaşabildi mi? Çocukları, kimlikleriyle veya değiştirilmiş kimlikleriyle Çerkes Elif’in nezaretinde büyüyüp yaşayabildiler mi? Yaşamışlarsa, köklerini araştırıp, analarını arayıp bulmuşlar mıydı? Sorular… Sorular… Sorular…
Sonra da alevleniverdi hınç, hırs ve isyan duygularım. Sanki Elbruz düşüncelerimi somut kanıtlara dönüştürüyordu. Yaşantım boyunca Kafkasyalı’lık anlayışımda, bir yerlere gelen makam şöhret sahibi olmuş insanlarımızın ulusal kimliklerini söyleyememelerine hep hırslanıp eleştirmiştim Elbruz 8. ve 14. hikayelerinde bu insanların “ Ben Çerkesim” diye içlerinden attığı sessiz çığlığın nasıl bastırıldığını gösterdi. Bir yönüyle bu kişiler açısından eleştiride daha insaflı olmaya yöneltiverdi. Vicdanlı olmam gerektiğini öğretti bana bu yaşta. Bunun yanında da 6. hikayesinde ölüm pahasına ulusal değerlere sahip çıkmamızın gururunu yaşattı.
Bedenimi eskiten, yoran onlarca yıllarda hep Çerkeslerin yabancılarla evlilik yapmamasını özellikle de diasporada savunup durdum. Bu tür evliliklerle yapanlara ve yaptıranlara kızdım, küstüm hatta küfür ettim durdum. Ve dahi bir Çerkes köyüne Çerkes olmayanın yerleşmesine izin vermeyi de aynı çerçevede gördüm. Bunu Kafkasyalılığa ihanet olarak değerlendirdim. Kendi kendimizi yok etmenin girizgahı olarak gördüğümü haykırdım durdum. Bağırışlarımı duymuş olmalı ki Elbruz, iki hikayesinde bana somut kanıtlar sunuveriyor.
Oflu İmam’ı çağımızın hastalığı kanser hücresine benzettim. Tıpkı bir kanser hücresinin girdiği organın sağlıklı hücrelerini yiyerek, büyümesi ve tüm vücudu kaplayıp yok etmesi gibi. Öyle yapmıştır Oflu İmam güzelim köyümüze.
Nesime’nin hikayesi beni yıllar öncesine götürdü. “Nartların Sesi” gazetesinin 2. sayısındaki Yahya Bey Köyü gençlerinin mücadele başlatma haberini hatırlattı birden. Yoksa Yahyabeyli miydi Nesime? Adana istasyonunda bıraktığımız Nesime’nin ve üvey kızlarının akıbetini hala meraklar içindeyim. Bedeli üç yiğit öküz olan Nesime feodal düzen kurbanı mı, yoksulluk belası kurbanı mı, meşru müdafa sınırları içinde elini kana bulamış bir sanık mı, mağdur kendisi sanık toplum mu? Karar veremedim bir türlü. Babasının Nesime yanından ayrılırken hissettikleri adeta bütün bedenimi, ruhumu sarıverdi. Cayır cayır yaktı içimi.
İnsan yaşlandıkça daha bir sulu göz oluyor galiba. Hayatım da en vahim olaylarda, en büyük facialarda bile katı, facialardan kalanların haklarını düşündüğü için çevresince taş kalpli görülen birisi olarak son yıllarda eften püften, olaylara, sözlere bile gözyaşı akıtan birisi oluvermiştim. Hatta polisiye filmlere ağlar oldum ihtiyarlıktan. Ama hiç birisinde hıçkırıklara boğulduğumu hatırlamıyorum. Hatta bu yaşıma kadar bu şekilde ağlayabildiğim olay sayısı bir elin parmaklarını dahi geçmemiştir. En son hatırladığım ise,7 sene önce kardeşim gibi bir dostumun vefatında cenazeyi hastaneden alırken, oğluna sarılırken bu şekilde ağladığımın bana söylenmesiydi. Farkında bile değildim hıçkırıkların. Çocuk, sağlığımdan endişelendiği ve korktuğu için koluma girdiğini anlatmıştı definden sonra.
Kitabı okumaya başlarken gardını almış bir boksör gibi hissetmiştim ya, daha ikinci hikaye de kroke olmuş, hakem ayılmam için saymıştı ya yüzüme karşı. İşte bu krokeden kendimi sallanarak da olsa ayakta tutabilmişken, en öldürücü darbeyi 10. hikayede vuruverdi Elbruz yüreğimin üstüne. Nakavt ediverdi oracıkta beni.
İlk okuduğumda Meli seneler sonra beni yarım saat hıçkırıklara ve gözyaşlarına boğduğu için okuyamadım sonunu. Toparlanmam da zaman aldı hikayenin sonunu okumak için. İkinci kez okuduğumda ise hikayeyi, sonunu bilmeme rağmen kısa da olsa yine hıçkırıklara boğdu beni. Her okuyuşumda ise Goşe Setenay ve İpek meraklara gark etti. Hemen atlayıp arabama yaşadığım şehre yakın, olayın geçtiği ilçeye gidip sormak geldi içimden İpek’i. Tanıyanı bileni var mıydı? Goşe’yi hatırlayan yaşlı var mıydı acaba?
Bana bu 17 hikaye arasında her şey yönünden bir sıralama yaptırsalar bana, yaşattıkları itibarıyla rakipsiz en başa yazardım “Meli”yi.
Bizim camiamızda, halkların yaşadığı kötü olaylardaki milletimizin katkısını kabul etmeyen keskin ve sert bir görüş vardır. Yani halk olarak pek sevmeyiz özeleştiriyi. Hep iyi şeyleri bizim yaptığımıza inanırız, savunuruz ve de övünürüz de kötü yaptıklarımıza sahiplenmez ve kabullenmeyiz. Çünkü biz iyilik timsali asil(!) bir milletin insanlarıyızdır. Böyle bir tavır koyduğumuz Ermeni Mezalimi de bu konulardan biridir. Hep, mezalime uğrayan Ermenilerin küçük çocuklarını ölümden ve mezalimden bizim kurtardığımız kanısı beynimize belleğimize kazınmıştır. Acaba sorusunu sormayız hiç kendimize. Korkarız sormaktan nedense.
İşte Elbruz, 13. hikayesinde bu iyilik algısına yol açan duygularımızı iyice köpürtmüş ve coşturmuşken, finalde altın vuruşunu yaparak köpürttüğü duyguları durultmuş bence. Çerkes Araksi’nin söyletmediği sırla, mezalime katkılarımız adeta bir tokat gibi çarpmış suratımıza.
Kitabın 15. hikayesindeki Hasan’ın, 17. hikayesindeki torun Fuat’ın ve babaannesinin yaşamının kalanını merak etmeye devam ediyorum.
Yazarın 16. hikayesindeki Ethem’in belki kahrından, belki üzüntüsünden çaldığı o farklı Qafe’nin tınısı halâ kulaklarımda çınlıyor, cümleler arasında duyduğum şekliyle.
Her ne kadar bu yazıdan sonra sevgili Elbruz “Kitabın tamamını yazmışsın, gizemini büyüsünü kaçırmışsın, lanet olsun sana” diye düşünüp söylense de kahramanların sonunu merak ettiğim hikayelerin devamını getirir umarım bir sonraki kitabında.
Binlerce, milyonlarca teşekkürler Elbruz AKSOY.
Bu kitabı bitirdiğimde “HARA HAKIZ 1864” diye nara atmama sebep olduğun için.
Çok çoook teşekkürler, yıllarca içimde biriken duyguları, beynimde oluşan düşünceleri aktarıp sözcüklere döktüğün için. Kalemine yüreğine sağlık. Umarım daha nice baskılara erişirsin.

Laçış Mustafa Aziz Özbek
29.08.2018

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here