‘Çerkesim diyorum ama isterdim ki çok daha fazlasını söyleyebileyim’

0
232

Ömer Utku Al… Henüz 22 yaşında başarılı genç bir basketbolcu. Türkiye’deki milyonlarca Çerkesten sadece birisi. Çerkes kültürel kimliğine uzak ama yabancı değil. İçimizden birisi.
Aslında hepimiz gibi. Diasporada yaşayanlar olarak soykırımla yüzleşmeye, sesimizi herkese duyurmaya, ‘Rusya, biz geri geldik!’ diye haykırmaya çalışırken Türkiye’nin mevcut politikalarıyla benliğinden kopartılmış her insan gibi.
Onu farklı kılan şey ise içindeki tanıma isteği. Çünkü kimliklerin biçimlenmesinde mekânın rolünü, kariyerini, yaşamını, Çerkesliği konuştuğumuz sohbete “Keşke şimdiki aklım çocukluğumda olsaydı” diyerek başlıyor Ömer Utku Al. Sonrasında da Çerkes kültürünü ne kadar tanımak istediğinden…

-Aileden başlayalım mı? Nerede doğdunuz, nasıl bir çocukluğunuz oldu?
-Mersin’de doğdum. Doğduktan iki yıl sonra da İstanbul’a taşındık. Kendimi bildim bileli İstanbulluyum diyebilirim.

-Basketbola nasıl başladınız?
-Babam sporun içinden gelen birisi. Eski bir futbol antrenörü. Antrenörlükten sonra beden eğitimi öğretmenliği yapmaya başladı. Ben ilk kez 5 yaşında babamın basketbol antrenmanına giderek basketbola başladım. Babam biraz zorla başlattı beni de diyebilirim. Top sepetinin içinde uyurken bir anda kaldırdı ve antrenmana soktu beni ‘Hadi başlıyorsun’ diyerek.
O günden sonra da hep büyüklerime karşı oynatarak devam ettirdi. 8-9 yaşlarında 14-15 yaşındakilerle oynuyordum. Biraz eziyorlardı beni ama mutlu ediyordu, aynı zamanda hırslandırıyordu.
Çok sevdim basketbolu, çok da zevk alarak yapıyordum. Bugüne kadar da ailem hep destekledi.

‘Beşiktaş benim yuvam gibi’
-Beşiktaş’ın altyapısından yetişen birisiniz…
-Evet, okul takımının ardından 12 yaşında Anadolu Efes’in altyapısına gittim. İki sene oynadıktan sonra 14 yaşıma girerken Beşiktaş’a geçtim ve o günden sonra hep Beşiktaş’la devam ettim. Arada sadece bir sene Giresun’da kiralık olarak oynadım, o kadar. İlk defa bu sene ayrıldım ve Büyükçekmece’ye transfer oldum. Nereden baksanız bir 10 senedir Beşiktaş’tayım.

-Beşiktaş’a karşı neler hissediyorsunuz?
-Siz söyleyince aklıma geldi, Beşiktaş bir Çerkes takımı. Orası benim yuvam gibi. Çalışanlarla bile bütünleştik. Beşiktaş benim için hep farklı oldu, farklı da olacaktır. Hep arkamda durdular.
İlk A Takımı maçına 17 yaşımda Anadolu Efes’e karşı çıktım. Çok farklı bir atmosferdi. Unutamadığım anlardan birisidir. O atmosfer, o taraftar… Daha önce hiç yaşamadığım bir heyecandı. İki dakikaya yakın sahada kaldım ama hiçbir şey de yapamadım. Çünkü A Takım’la ilgili hiçbir şey bilmiyordum, hep altyapıda oynayınca, antrenmana dahi çıkmadan A Takım maçına çıkardılar. Bir de oynadığımız takım Anadolu Efes olunca kalakalmıştım.

‘Hayatım tamamen basketbol odaklı’
-Peki eğitiminiz…
-Annem de öğretmendi. Annem ve babam okulu ve basketbolu hep dengeli bir şekilde götürmemi istiyorlardı ama ben 10. sınıftan sonra tamamen basketbola odaklandım.
Liseden sonra Marmara Üniversitesi BESYO’ya (Beden Eğitimi ve Spor Öğretmenliği) girdim. Üniversite, eğitimi ön plana çıkarmıştı. Antrenmanlar ve maç yoğunluğu dolayısıyla devamsızlık konusunda sıkıntı yaşadım. İki sene sınıfta kaldıktan sonra Bahçeşehir Üniversitesi Sinema Televizyon’a geçtim. Ama oraya da çok fazla gidemiyorum. Hayatım tamamen basketbol odaklı, basketbol hayatımın merkez noktası.

-Çerkes kökenlisiniz. Anneden mi geliyor, babadan mı?
-Anneden. Annem Yalovalı. Altınova’ya bağlı Aktoprak Köyü’nden. Abzeh.

-Köye gidiyor musunuz sıklıkla?
-Tabii, çok… Geçen seneye kadar anneannem ve dedem köyde kalıyordu. Dedemin rahatsızlığından dolayı Karamürsel’e taşındılar. Geçen seneye kadar hep gidiyorduk.
Ben de çok seviyorum. Şehirle hiç alakası yok. Aile, doğa, köy ortamı…

-Çerkes kültürüne dair neler biliyorsunuz?
-Aslında neler bildiğimi bilmiyorum. Eskiden çok şey öğretmeye çalışmışlar bana. Çerkesçe de öğretmeye çalışmışlar ama küçüklüğün getirdiği rehavetle öğrenmemişim, istememişim. Şu anki aklım olsa öğrenmek isterdim.
Annem ilkokul 5. sınıfa kadar köyde Türkçe bilmeden okumuş. 5. sınıftan sonra Türkçe öğrenmek durumunda kalmış. Annem tamamen Çerkes kültüründen gelirken ben biraz uzak kalmışım. İnsanlar nereli olduğumu soruyor. Çerkesim diyorum ama isterdim ki çok daha fazlasını söyleyebileyim.
Çerkeslerle ilgili bir soru sorulduğunda bahsettiğim ilk şey düğünler oluyor. Aileden âdetler, gelenekler, danslar ve tabii ki müzik…

‘Çerkes düğünlerine hele köydeyse mutlaka giderim’

-Cemiyetlere, düğünlere katılıyor musunuz?
-Genellikle düğünlere. En sevdiğim de o zaten. Normal düğüne hayatta gidemem ama Çerkes düğünü oldu mu hele köydeyse mutlaka giderim. Çok farklı benim için.
İzlemesi güzel ama hiç içlerine karışmam, alkış tutmam. Çünkü alkış tutmaya kalksam beni de oyuna atmaya kalkacaklar. Ben de oyun bilmediğim için yanlarına gidip alkış tutamıyorum. Sadece izliyorum.
Dansları da çok istedim öğreneyim ama öğrenemedim. Hatta yine şimdiki kafam olsaydı öğrenirdim diyorum. Bir düğün olsa da dans etsem, çok istiyorum. Ama küçüklükte nerden geldi bana bilmiyorum. Utangaç mıydım yoksa dar kafalı mıydım bilmiyorum; o zamanlarda yeniliğe açık olduğumu düşünmüyorum şimdiki kadar. Ne Çerkesçe öğrendim ne de yaşantıyı…

-Peki müzikler…
-Müzikle ilgili şöyle bir hikâyemi anlatayım, sezon arasında Kartepe’ye Beşiktaş’la kampa gittik. Otelde kalırken oda arkadaşım Karadağlıydı. Nemanja Đurišić. Otelin önünde de büfe gibi bir yer var. Gece saat 11.00. Yatarken bir yerlerden Çerkesçe bir şarkı çalmaya başladı. Müziği duyunca birden kalktım, camı açtım ve dinlemeye başladım. Đurišić “Ne oluyor” dedi. Ben de müzikle birlikte ritim tutmuştum, alkışlıyor, ayaklarımı hareket ettiriyordum. Kendimce dans etmeye çalışıyordum. Đurišić’e orada açıkladım aslen Çerkes kökenliyim, Kafkasyalıyım diye. Sonra ona da dinlettim şarkıyı. Gerçekten Çerkes ezgilerini, müziklerini çok severim. Arada evde de açar dinlerim.

-Bu kültürü öğrenememe şehir yaşantısının getirdiği bir şey mi?
-Şehirde doğup büyüyenler o kadar çok alışıyor ki bu yaşantıya. Kopamıyor. Şimdi de öyle. Sessiz sakin yerler istiyorum, gidiyorum da ama o kadar çok alışmışım ki hemen bir dönme isteği var.
Aynı şey Çerkes kültürü için de geçerli. O kadar çok alışmışım ki normal hayatıma, basketbola, antrenmanlara. Vakit ayırıp bir yerden başlayamıyorum.

-Şehir hayatı dedik… Şehirde pandemi süreci nasıl geçiyor?
-Lig, altı maç kala iptal edildi, beyaz sezon ilan ettiler. Yani şampiyon olarak kimseyi ilan etmediler. Aynı şekilde hiçbir takım küme de düşmedi. Benim de elimden ufak bir sakatlığım vardı. İlk olarak iyi geldi ara vermek, eve kapanmak. Vücudumu dinlendirdim, kafamı topladım. Ama ondan sonra sıkıntı basmaya başladı. Ablamla kalıyordum. Sosyalliğim sıfıra indi. Annem, babam, kardeşim ve kız arkadaşım dışında kimseyi görmedim diyebilirim.
Yemeğe çok yüklendim, yemek yapmayı öğrendim ve bu süreçte 5 kilo aldım. Evde spor yapmama rağmen yetmedi.
Okudum, PlayStation oynadım, film izledim, dizi izledim ve basketbolu çok özledim. Normalleşme süreciyle dışarı çıkmaya başladık ama henüz takım olarak antrenman yapmıyoruz. Herkes bireysel antrenmanlarına devam ediyor.

‘Sporcular gördükleri olumsuzluklara karşı ses çıkarmalılar’

-Bu süreçte çok mağduriyetler yaşandı. Sporun politikliği çok konuşuldu. Sizce basketbol ya da bir genellemeyle spor politik midir? Politik olmalı mıdır?
-Tabii ki politiktir. Politik olmalısın, bazı yerlerde duruşunu göstermelisin. Hak arayışlarına ortak olmalısın. Çünkü aynı sanatçılar, oyuncular, şarkıcılar gibi sporcular da göz önünde olan kişiler. Bir kitlesi var, sporcuları takip eden insanlar var.
Sporcular gördükleri olumsuzluklara karşı ses çıkarsınlar ki halk da onları örnek alabilsin.
Çünkü kimseden bir farkımız yok. Tamam, sporcuyuz, sanatçıyız, oyuncuyuz ama biz de bu ülkede yaşıyoruz. Bu ülkede yaşananlardan biz de etkileniyoruz. Biz, göz önünde olanlar bir duruş sergileyelim ki başkaları da haksızlıklar karşısında dik durabilsin.
Kadın cinayetleri, sosyal medya yasası, halk üzerindeki baskılar, ekonomik kriz… Bunlar sadece ilk aklıma gelenler. Ses çıkaralım, tepkimizi ortaya koyalım ki daha iyiye ulaşabilelim.
Siyasete girmeyelim, belki siyasetten uzak duralım ama gördüğümüz haksızlıklara karşı da direnç gösterelim.

-Son dönemde kadın ve erkek sporcular arasındaki kazanç farklılıkları büyük tartışma konusu. Sizin bu konuda fikriniz nedir?
-Evet, kadın sporcularla erkek sporcuların kazançları arasında çok büyük farklar var. Keşke denk olsa, herkes çok kazansa ama izleyici sayıları birbirine eşit değil.
Erkek basketbolu beş izleniyorsa kadın basketbolu iki izleniyor. Aynı fark basketbolla futbol arasında da var. Erkek futbolcular beş kazanıyorken erkek basketbolcular bir kazanıyor, belki daha da azı bizim payımıza düşüyor.
Bununla beraber bütçeler de yatırımlar da farklılık gösteriyor. Keşke kazanç eşitliğini sağlayabilsek ama olmuyor. Bizim elimizde olan bir şey değil. Daha çok kitle hareketi, izlenme oranları. Eğer izlenme oranları, popülerlik eşitlenirse belki kazançlar da eşitlenir.

-Bu keyifli sohbet için teşekkür ederim…

“Söyleşi dizimiz, ekim sayımızda FK 1864 oyuncusu Salman Altukhanov ile devam edecek.”

***

Mahalle takımlığından asırlık çınarlığa

Beşiktaş kulübünün kurucuları, Ahmet Fetgeri (Aşeni), Mehmet Fetgeri, Mehmet Şamil (Şhaplı), Hüseyin Bereket, Nazım Nazif (Ander) beylerdir. Galatasaray kulübünün kurucularını bir araya getiren etkenin, her birinin Galatasaray Lisesi öğrencisi olmaları; Fenerbahçe kulübünün kurucularını bir araya getiren etkenin, her birinin Kadıköylü ve ağırlıklı olarak Saint Joseph Liseli olmaları gibi, Beşiktaş kulübünün kurucularını bir araya getiren etken, tümünün Çerkes asıllı olmaları ve birbirleriyle bulunan akrabalık ilişkileridir. Her üç kulübümüzün kurucuları da, genç kuşağın temsilcileridir. Yaşça en büyük olanları 21-22 yaşındadır. Beşiktaş kulübünü kurarken, Mehmet Şamil Bey 16, Hüseyin Bereket Bey 14, Ahmet Fetgeri Bey 15, Mehmet Fetgeri Bey 13 yaşındadır. Şeref Bey, Beşiktaş futbol şubesini 17 yaşındayken kurmuştur.
Araştırmalarım sırasında, Beşiktaş’ın kuruluşunu gerçekleştiren ailelerin, yeni kuşaklarıyla tanışıp, görüşme imkânım oldu. Gerek Fetgeri, gerek Mehmet Şamil – Hüseyin Bereket kardeşlerin ailelerinin genç kuşaklarıyla bir araya gelmek, onların soy ağaçlarını inceleme fırsatı bulmak, beni define bulmuş kadar sevindirdi. Ne yalan söyleyeyim, bu ailelerin Kafkas halklarının kültüründe bu kadar önemli yerlerinin olduğunu, bu denli sayılıp, bu denli sevildiklerini bilmezdim. Gerek Osman Ferit Paşa’nın soyağacını, gerek bizzat Ahmet Fetgeri tarafından hazırlanmış, Fetgeri ailesinin soyağacını incelerken, Beşiktaş kulübü kurucularının tümünün, Kafkasya’nın soylu ailelerine mensup olduklarını öğrendim. İşin ilginç yanı, bu ailelerin bireyleri tarafından kaleme alınmış, ancak tamamlanamamış Beşiktaş’ın kuruluş tarihçesinin de varlığından haberdar oldum. Bu tarihçede, Beşiktaş kulübünün kuruluştaki isminin, bilinenden farklı bir biçimde ‘’Bereketiko Jimnatik Kulübü’’ olarak kullanıldığını gördüm.

(Cumhuriyet Gazetesi Spor Eki’nde 02.10.2007 ve 09.10.2007’de yayınlanan, Tuğrul Yenidoğan’ın makalelerinden alınmıştır)

***

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here