Üç yumurta

0
305

Dağların dürüstlüğü ve safiyetiyle “misafir olduklarını” düşündükleri topraklarda karşılaştıkları durumu ve tutumu anlamalarına imkân yoktu. Misafiri baş tacı eden, kalan son lokmalarını misafirlerine ikram eden, özgürlüklerine ve onurlarına son derece düşkün olan Çerkesler, kabullenmeleri olanaksız muamelelere maruz kalıyorlar, bırakın misafirliği, özgürlüklerini yitirmemek için ellerinin tersiyle itip, sürgünü göze aldıkları sefil bir esarete ve mağduriyete mecbur kalıyorlardı. ”Biz vazgeçtik, geri dönüyoruz” diyemeyecekleri bir esaret!

Trabzon, Ekim 1864.
Bir kızları vardı Salihat ile Huzbek’in…
Adı Dane…
İpek anlamına gelir Dane.

Yıllar, yıllar, yıllar boyunca isyan etmişler gibi sanki, Tanrı sabırlarını denemek istemiş olmalı ki doğuştan tutmuyordu yavrucağızın bacakları.

Bir gariplik sezmişlerdi, ama konduramadıklarından olsa gerek uzun sürdü anlamaları. Zaten onlar da anlamamıştı. Aze fark etmişti.

Yapılmadık şey kalmadı. Aze hemen her gün uğrayıp bacaklarını çeşitli köklerden yaptığı merhemlerle ovdu, çekti, biraz daha büyüyünce kaynattığı kemikli kuzu etinin köpüğünü yedirdi bacaklarına, suyunu içirdi, didinip durdu. Bunlar olurken ailesi de adaklar adadı, hiç kesmeden dualar etti. Hiçbiri işe yaramadı.

“Her gün örse yatırın çocuğu!” demişti yaşlılar.

Onu da yapmışlar; yaz kış demeden, bıkmadan usanmadan her gün örse yatırmışlardı. Dört yaşına gelmişti ve hâlâ yürüyemiyordu.

Kapkara gözleri, dalgalı saçları, yanaklarında gamzeleri, bembeyaz teniyle adı gibi nasıl da güzeldi. Annesi, babası, dedesi, babaannesi içlenerek yüzüne baktıklarında, sanki teselli etmek istercesine öyle bir gülümserdi ki, yersiz bir umut, lüzumsuz bir neşe kaplardı içlerini. Umut vazgeçmemek değil miydi?

Bunca dertleri arasında Tanrı’nın kendilerine verdiği bu üzüntünün elbette bir hikmeti olmalıydı. Öyle demişti yaşlılar. Yaşlılar çok şeyler söylüyordu da, bugünlerde sanki epeyce yanılıyorlardı. Ya da gençler sabırsızdı.

Herkesin bildiği şeyleri onlar da yaşamışlardı.

“Gideceksiniz!” demişlerdi, düşmüşlerdi yollara.

“Kapıyı kilitleyin” demişti Huzbek’in babası.

“Anahtarı da iyi saklayın, fazla sürmez döneriz geri!”

Öyle de yaptılar. Avucuna bir parça toprak alıp, bir şeyler okumuştu annesi. Sonra da toprağı evlerine doğru serpmişti. Ne okuduğunu, ne yaptığını hiç sormadılar.
İki uzun kuru ağaç dalının arasına daha kısa dalları bağlamıştı Huzbek, üzerine yatak benzeri bir şey koymuşlar, kızlarını yatırmışlar, düşmesin diye onu da sımsıkı bağlamışlar, üstünü örtmüşler, böyle aşıp günlerce sürecek yolları, sonunda binlerce kişinin arasına tıkıştırılmışlardı. Görmeyenlerin hayal bile edemeyecekleri o sahilde, sırattan geçmek için sıra bekleyen ruhlar gibi aylar boyunca beklemişler, beklemişler, beklemişler, sonunda kendilerini köhne bir tekneye atabilmişlerdi. Herkes gibi yani!

Yolda yaşananları anlatmaya gerek var mı? Şayet insan değiştirmezse asla yalan söylemeyen tarih, zaten anlatacaktı şahit olduklarını.

Beş aydır Trabzon’daki “Sarıdere”(*) kampında yaşam savaşı veriyorlardı. Bir kamp daha vardı Trabzon’da. Bir de daha uzakta Akçakale’de kamp bulunuyordu.

Huzbek’in babası çok hastalanmıştı yolda. Ama sayısız Rusu canından etmiş, dağların dağ gibi ihtiyarı çabuk toparlanmıştı. Şükrettiler!

“Bekleyin!” demişlerdi. Neyi beklediklerini, ne olacağını bilmeden bekliyorlardı.
Geri mi döneceklerdi, burada mı kalacaklardı, başka bir yere mi gönderileceklerdi, ne zaman gideceklerdi, hiç haberleri yoktu. Yeni yeni sürgün insanlar geliyordu onlar beklerken gemilerle, sonra bir kısmı Samsun’a gönderiliyordu. Geri kalanlar hep beraber öylece ve sadece devam ediyorlardı beklemeye.

Çadırlar, çadırlar, çadırlar, çadırı bile olmayıp şurada burada kıvrılıp yatanlar, kampta yer bulamayıp sokak aralarına, cami önlerine, bağlara, bahçelere, tarlalara saçılanlar!
Öyle söylendiği gibi kolay değildir sabır. Genellikle kendi başına belâ gelmeyenlerin tavsiyesidir.

Giderek miktarı azalan tayın bir kişiyi bile doyurmuyor, nefsini köreltiyor, açlığını bastırıyordu ancak. İlk zamanlarda yerli halktan da bir şeyler getirenler olurdu. Önceleri çok ağırlarına gitmişti. Belki de, kötü niyetleri olmasa da, öyle gördüklerinden ve bildiklerinden alışkın olmadıkları bir tavırla veriyorlardı. Ama artık çoğu kendi geçim derdine düşmüş halkın bu yardımları da neredeyse kesilmişti. Hem, getiren olursa eskisi kadar güçlerine de gitmeyecekti galiba…

Bünyesi zaten narin olan güzel Dane ne kadar da zayıflamıştı. Ailenin her ferdi kendi tayınlarından ayırıp ona yediriyordu toparlanabilsin diye. Ama tayın denilen şey çoğu zaman bir parça ekmek ve yanında biraz katıktan öteye geçmiyordu.(**)

Huzbek’in anne ve babasına çok ağır gelen şeyler vardı bu kampta. Nesiller ötesinden bugünlere yaşayarak, yaşatarak ulaşan, o dokunulmaz ve sarsılmaz geleneklerinin bir kısmı, ne kadar çaba gösterilirse gösterilsin, içinde yanlarında getirebildikleri birkaç parça eşya bulunan şu sandıklara, bohçalara kaldırılmış gibiydi. Hak vermiyor da değillerdi. Nasıl yaşansındı bu zaruret içinde? Yine de ağır geliyordu işte.

Bilmek, anlamak ve hak vermek kolayca kabullenmek değildir çoğu zaman.
Gözlerinin önünde eriyordu yavrucak. Küçücük kalan yüzündeki gamzeler kaybolmuşken, o yine de gülümsemeye çalışıyor, bazen bitkin, çok zaman ateşler içinde yattığı yatağında sesli kahkahalar atıyor, kendi kendine şarkılar söylüyor, uyuyup kalıyordu ardından. Sayıkladığı da oluyordu uykusunda.

“Bit var!” demişler, talimat vermişler, çocukların saçlarını da kestirmişlerdi. Dane’yi “Keselim de daha uzun daha güzel olsun saçların” diye kandırmışlardı, ama yine de çok ağlamıştı kesilen saçlarını eline alıp da. Neyse ki annesi kumaş parçalarından bir bebek yapıp bir tutam saçını bebeğe iliştirmeyi akıl etmişti de neşesi yerine gelmişti.
Yüzüne baktıkça yürekleri dağlanıyordu. O ise ağlarken bile, dudaklarının arasından kaçıveren küçük ılık tebessümlerinden ve her seferinde sözlerini değiştirdiği şarkılarından hiç vazgeçmedi.

Canların alınıp satıldığı bir kampta, herkes kendi evlâdının, kendi canının derdinde! Hastalıklar, her geçen gün daha da artan ölümler! Çadırlarda sessiz inleyişler!
Bir sabah çok erken saatlerde, hava henüz aydınlanmamışken Huzbek;
“Bu böyle olmaz!” dedi Salihat’a.

Dedi ve yerinden fırladı. Zaten aklına koyduğu bir şey varsa hemen yapardı. Babasının öksürük sesini duyunca çakıldı kaldı yerinde. Biraz bekledi. Uyuduğuna emin olup, çadırın örtüsünü araladı, Salihat’ın tek kelime söylemesine bile fırsat vermeden usulca dışarı attı kendini. Derin bir nefes aldı. İyi geldi sabah ayazı.

Zabitler, askerler vardı sürekli kampın ve çevrenin kontrolü sağlayan. Emir kuluydu onlar da, nihayetinde söyleneni yapıyorlardı, ama bazen çok da anlayışsız oluyorlardı bu mahzun ve mağdur insanların küçük taşkınlıklarına. Şans Huzbek’ten yanaydı galiba. Ortalıkta görünmüyorlardı.

Bir çadırın arkasına saklandı, uygun bir anı bulup, kampı çevreleyen tellerin altından sürünerek, kimse fark etmeden çıktı kampın dışına. Zaten onlar böyle şeylere alışkınlardı. Baskınlarda Rusların tam ortasına süzülürlerdi de, neye uğradıklarını şaşırırlardı mendeburlar.

Görünmemek için ağaçların, duvarların arkasına gizlenesine, kampa yakın sayılacak bir köyün girişinde, birkaç evin bulunduğu mahalleye doğru ilerledi. Pürdikkat ve biraz da tedirgindi.

Sabah namazı için iki-üç kişi çıktı evlerinden, selâmlaştılar, sohbet ederek camiye yöneldiler. Uzaklaşmalarını bekleyip en yakındaki evin bahçesine daldı.

Avlunun ortasındaki kuyuyu kestirdi gözüne, çevik hareketlerle o tarafa koştu, sindi arkasına.

“Köpek olsaydı çoktan havlardı!”

Evi görebiliyordu saklandığı yerden. Elinde leğen, bir genç kız çıktı dışarıya, hemen kapının sağ tarafındaki solgun yeşilliğe doğru “Bismillah destur” diyerek boşalttı az önce dedesinin aldığı abdestten arta kalan suyu, tekrar girdi eve.

Nihayet tavukların seslerinden anlayabilmişti kümesin ne tarafta olduğunu. Acele etmeliydi, yaklaştı, önce başını daldırdı içeri hemen çekti, sonra elini uzattı, üç yumurta alabildi. Kıyamet koptu sanki kümeste. Buraların tavukları bile bir başkaydı.

Bir kâse sıcak çorba ile olsa bile, yataklarına tok girenler, çaresizlik içinde kıvranan annebabaların yaşatmaya çalıştıkları, ölümün bir köşeye çekilip gözlerini dikerek izlediği hasta ve aç yavrucakların olduğunu akıllarına bile getiremezler. İnsan böyledir, bazen iyi niyetli de olsa düşünemez. Tanrı’nın verdiğini istifler de, bir yumurtası eksilince “Hırsız bunlar” diye feryat eder.

Öyle de oldu. Birbirine karışan çığlıklarla evden biri epeyce yaşlı iki kadın, bir de erkek çocuk fırladı. Komşunun bahçesinde bir delikanlı beliriverdi. Zannedersiniz ki eşkıyalar bastı evi de cana, namusa kast etti.

“Üç yumurta! Topu topu üç yumurta!”

Kadınlar ardından yaygara koparırken ve yerden aldığı taşı muhtemelen bir küfür savurarak fırlatırken komşu evin bahçesinde beliriveren iri kıyım delikanlı, kaçabildiği kadar hızlı kaçtı.
Kucağında büyüdükleri o dağlar, neler neler öğretmişti Huzbek’e. Onlar, kayalardan kayalara dağ aslanları gibi atlarlar, atlarıyla aşarlardı uçurumları.

Bir çitin üzerinden atlarken bacağını çizdi sivri ve münasebetsiz bir tahta parçası. Daha çocuk sayılacak yaşlarda aldığı ilk yarayı hatırlar gibi oldu. Kümesten kapabildiği üç yumurtadan biri düştü yere, bacağı acımadı ama içi sızladı. Her iki avucunda baba şefkatiyle ısıttığı sımsıcak birer yumurta, sinerek saklanarak, kampın tellerine kadar geldi, bir ağacın arkasına gizlendi.

Kolaçan etti çevreyi. Uygun anı kolladı, yine telin altından süzüldü çıkarken yaptığı gibi. Yumurtalardan biri daha neredeyse düşüyordu elinden. Çocuklar gibi sevindi son anda yakalayınca.

Sonunda, zafer onundu. Soluk soluğa çadırlarına vardı. Araladı perdeyi, Dane’nin her sabah içini aydınlatan tebessümüyle karşılaşmak üzere içeri daldı. Ve…

(……)

Salihat, kayınpederi ve kayınvalidesi ses çıkarmadan bir köşede otururken, korkutan bir teslimiyetle açtı çadırın bir köşesinde duran, eli değip de henüz açamadığı bohçayı. İçinden kendisine çok yakışan ipek bir şal çıkardı. Yaşlı kadına uzattı.

“Bu olsun!”

Dane ipek demekti, kefeni olacak şal gibi.

Birkaç saat sonra, kısacık ömründe kırlarda koşup oynayamayan, orayı burayı karıştırıp bir şeyler kıramayan, gizlice evinden kaçamayan, kıkır kıkır gülerek hoplayıp zıplayamayan Dane’nin, ipeklere sarılı, bir avuç kalmış bedeni yüzlerce kişinin yattığı göçmen(!) mezarlığına defnedildi.

Dağıldı herkes, imam kaldı mezarın başında. Muhtemeldir ki “Hakkını helâl et bize” diyecekti. Bir de Huzbek bekledi bir selvi ağacının hemen yanı başında. Nihayet gitti imam da.

Biraz durakladı Huzbek, cesaretini toplayıp olabildiğince metanetle, Dane’nin küçücük ve taze mezarına yaklaştı.

Yalnız ikisinin, meleklerin ve Tanrı’nın duyacağı bir şeyler mırıldandı. İki çukur açtı nemli toprakta kamasıyla Lime lime çerkeskasının iç cebinden iki yumurta çıkarttı. Yumurtaları öptü, itinayla yerleştirdi açtığı çukurlara, üzerini örttü.

Şımarık, şen şakrak serçeler üşüştü mezarın üzerine.

Bir damla gözyaşı bile dökmeden kalktı mezarın başından. Biraz uzaklaştı, dönüp bir daha baktı arkasına Tuttu Dane’siz ve ışıksız kalan çadırlarının yolunu.

Bir kahvehanede, belli ki karnı tok sırtı pek, vicdanı körelmiş üç beş kişi “Kümeslerimize bile dadandılar bunlar” diye sinkaflı küfürler savururken, Dane gamzeli gülüşüyle, yanında kendisi gibi masum ve neşeli sabilerle birlikte ardı sıra kelebekler uçuşurken, dünyada yapamadığı bir şeyi yapıyor, hadrıkhenin yemyeşil kırlarında doyasıya koşup oynuyordu.
Geriye, saçları kesilip de çok ağladığı o gün, artık her yumurta gördüğünde içi yanacak annesinin, gönlünü almak için bezden yaptığı bebek ve bir tutam mis kokulu saç kaldı.

(*) Bazı kaynaklarda Osmanlıcadan deşifredeki farklılık nedeniyle Seredere veya Saredereh olarak da geçmektedir.
(**) Müfettiş Barozzi’nin raporuna göre kişi başına günlük yaklaşık 200 gr. (65 dirhem) ekmek veriliyordu.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here