Evdeki hesap çarşıya uymadı

0
88

11 Mart Pazartesi günü ortalık karışıp Türkiye’de ilk korona vakası açıklandığında dernekten arkadaşlarımız İnci, Setenay ve Cüneyt’in yeni evlerine güle güle oturun ziyareti için hummalı bir hazırlık yapıyorduk; kimler geliyor, nasıl gidiliyor yazışmaları, adres paylaşımları…

İçkileri almayı üstlenen arkadaşımız market raflarında yiyecek bırakılmadığını, herkesin tepeleme sepetlerle kolonya ve dezenfektanlarla kuyrukta beklerken elinde içki şişeleri ile oldukça absürt bir görüntü oluşturduğunu anlatmıştı gülerek. Yurtdışından gelen vaka artış haberleri nedeniyle biraz huzursuz olsak da çarşamba günü yaklaşık 20 kişilik grup evin salonuna kendimizi sığdırıp yedik, içtik, güldük, eğlendik. Bir sonraki toplanma adresini belirlerken bilmiyorduk tabii evlerimize çekileceğimizi ve alışageldiğimiz yaşamlarımızın altüst olacağını.

15 Mart Cuma günü çocuklarımız okullardan evlere gönderildi. Biri üniversite, biri lise sınavlarına hazırlanan iki oğlumuz böylelikle hem okulun hem dershanenin derslerine online devam edecekti. Böyle bir şans yüz yılda bir güler insanın yüzüne! Yine de bardağın dolu tarafını görmeye çalıştık. 18 Mart Pazartesi günü, çocuklarımızı bilgisayarlarının başına oturtup, biz her zamanki gibi işimize gittik, ancak hepimizde bir tedirginlik vardı, işyerinde nasıl bir önlem almamız gerektiğine dair bir bilgimiz yoktu; kolonya ve dezenfektan almak dışında pek bir şey yapmadık. O gece ilk ölüm açıklandığında tedirginliğimiz iyice arttı. Salı günü ani bir kararla tüm çalışanlar bilgisayarlarımızı alıp uzaktan çalışmak üzere evlerimize dağıldık, ‘Birkaç hafta böyle idare eder, yeniden ofise döneriz’ düşüncesi vardı hepimizde. Mimarlık, mühendislik işi yaptığımız ve proje ağırlıklı çalıştığımız için her işimizi bilgisayardan yürütüyorduk, uzaktan çalışmaya en kolay adapte olacak sektörlerden biriydik. Büyük şans!

İlk gün salonumuzu işyerine, çocuklarımızın odalarını sınıfa dönüştürmekle uğraştık, eşim ve ben salonda yemek masasına bilgisayarlarımızı kurduk. Hiç bu kadar dip dibe çalışmamıştık! Evden çalışmak için epeyce bir şeye ihtiyaç olduğunu yavaş yavaş öğreniyorduk; internet, kamera, hoparlör, kulaklık, bağlantı kabloları… Liste bitmiyordu bir türlü, evdeki tek kamera kavga konusu oluyordu, kimin daha çok ihtiyacı varsa o kapıyordu. Toplantı programları ayrı dert! Her işveren ayrı bir program kullanıyordu; Zoom, Teams, şudur budur… Zaman içinde daha hızlı internet sağlandı, ailedeki her bireyin donanımı, yazılımı tamamlandı, online toplantılara alışıldı ve uzaktan her şeye bağlanmanın fiziksel koşulları sağlanmış oldu.

Evden çalışmanın ilk günleri, korona canavarına karşı kalemize çekilmiş, sevdiklerimizi koruma altına almış, maske, mesafe ve izolasyon silahlarımızı kuşanmış hissediyorduk, güçlüydük, güvendeydik. Korona öyle bir canavardı ki çekirdek ailenin bile bir arada olmasına zor izin veriyordu. Sarılmak, öpmek gibi tüm insani davranışları anında cezalandırıyordu. İş dışında bütün ilgi alanımız korona haberlerine kaymıştı, düşmanı iyi tanımak gerekiyordu, ne bulursak okuyor, ne denirse yapıyorduk, canavarsavar olarak kullandığımız sabunu elimizden düşürmüyorduk. Bu kapanma dönemine ait çokça hayallerimizde vardı; çocuklarımızla daha fazla vakit geçirecek, kitap okuyacak, yıllardır izlemek isteyip izleyemediğimiz filmleri seyredecek, yazılar yazacak… Şapkadan tavşan çıkaracaktık velhasıl, liste uzadıkça uzuyordu.

Feminizmin mor bayrağını her daim evde dalgalandırdığımı düşünen ben…

Dört kişilik çekirdek ailenin tek kadın üyesi olarak evdeki diğer bireylerden daha ağır bir sorumluluk hissediyordum. ‘Çocuklarımızın geleceğini belirleyecek böyle bir yılda krizi iyi yönetmeli, kazanımlarla çıkmalıyız’ diyordum. Çocuklar büyüdü, ailenin tüm üyeleri artık ev işlerini paylaşabiliriz diye düşündüğümden; çocuk da yaparım kariyer de diye çıktığım yolda, ev işleri konusunda yıllarca desteğini aldığım yardımcımla koronadan birkaç ay önce vedalaşmıştım. Feminizmin mor bayrağını her daim evde dalgalandırdığımı düşünen ben, ailenin üç erkek üyesinin alimallah hakkından geleceğime inanıyordum. Günlük ve haftalık işleri belirleyecek, görev dağılımını yapacak, yıllardır attığım eşitlik nutuklarının meyvesini toplayacaktım. Verimliliğimden hiçbir şey kaybetmeden tıkır tıkır hem evin işini yürütecek hem de başarılı projeler yapacaktım.

O günden bugüne neredeyse sekiz ay geçti, bir şeyleri ölçmek, değerlendirmek için fena bir süre sayılmaz. Yaz aylarında haftada bir-iki ofise gidilse bile çoğunlukla evlerden çalıştık, çalışmaya devam ediyoruz. Evdeki hesap çarşıya uymadı, evde çalışmak bana yaramadı. Ya evin dışında bir yerde çalışmalıyım ya da ev hizmetleri sorumlusu olmalıyım. Evde ikisi bir arada olmuyor, olamıyor. Ancak geçecek tabii bu durum ve yine iş düzenimize kavuşacağız eğer saplandığımız ev işlerinden kurtulabilirsek. Yine de literatüre geçsin diye ev-ofis çalışmamla ilgili bazı saptamalarımı buraya bırakıyorum.

Odaklanma sorunu

Eskiden ev ne kadar karışık ve kirli olsa da kapıyı çekip mis gibi ofisimize gidiyor, işimize konsantre oluyorduk. Ev-ofis çalışınca evin işi-işin işi çok iç içe geçiyor ve bütün bu karmaşa katlanılmaz olabiliyor, işini unutup kâh toz alıyor, kâh çamaşır topluyorsun. Eve bir düzen vermeden işine odaklanamıyorsun. Tam bir metni dikkatlice okurken, yan odada online dersteki küçük oğlun kısa mesajlar gönderiyor sana “İçecek”, “Meyve tabağı”, “Bir çayını alırız”, “Dünden mısır patlatma sözün vardı”! Online derste çocuk, tabii vakit kaybetmesin, dikkati dağılmasın diye koşturuyorsun. İşinin başına döndüğünde “Ne yapıyordum” diye kalakalıyorsun. İşine dalmış bitirmek üzereyken bu sefer dibinde çalışan eşine bir telefon geliyor, uzadıkça uzuyor konu, kulak misafiri olmadan olmuyor, ona el-kol hareketleri ile fikirler veriyorsun, kafan dağılıyor. Tam telefon kapanıyor, “Artık şu işe bir nokta koyayım bari” demişken büyük oğlun dikiliyor karşına “Açım” diye. Her şeyi bırakıp kendini mutfağa atıyorsun, aç bir ergenin hışmına uğramaktansa işten atılmak yeğdir. O günü unut! Mutfaktan çıkmak o kadar kolay değil, emek-yoğun bir iş. İş de beklemez, gece işe devam artık.

Mekân karmaşası yaşamak

Eskiden bir iş alanımız, bir de özel alanımız “evimiz’’ vardı. İnsan iş konularını ofiste bırakıp eve geldiğinde bir rahatlar, ayaklarını uzatır, yelkenlerini indirirdi. Şimdi öyle mi? İş alanın iki adım ötendeki yemek masası, istediğin kadar yandaki koltuğa uzan, bir türlü rahatlayamıyorsun ve kendini sokaklara atmak istiyorsun. Bu sefer de sokağa çıkmak yasak!

Gerilmeyelim, görev dağılımında aslan payını üstlenelim

Ev-ofisin yöneticisi olan ben, gerilimden pek hoşlanmadığımdan, baba ve oğullar arasındaki çatışmayı önlemek adına hemen her ortada kalmış görevi üstleniyorum. Büyük oğlum “Süpürmek neyinize yetmiyor, hayatta yapacak başka hiçbir işi olmayanların icadı olan toz almak, paspas yapmak da neymiş” diye karşı çıkınca aman kıyamet kopmasın, baba-oğul çatışmasın diye çaktırmadan hemen onun odasını hallediyorum. Küçük oğlumun odasında biriken kirli tabak çanak yüzünden kılıçlar çekilmesin diye bulaşık makinesine yetiştiriyorum. Bu konuda kimseyi suçlayamam tabii, bu konu bende, benim çözüm üretip evdekileri daha iyi çalıştırmam lazım. Size tavsiyem: Gerilime alıştırın kendinizi.

Sloganımız: Yemek benim işim, elinin kiriyle erkeğin ne işi var mutfakta

Korona var; dışarıda yemek, dışarıdan yemek söylemek tehlikeli, ailenin yemeği yapılacak mecburen. Hepimiz biliriz, erkekler yemeği ancak para kazanabilecekleri bir iş olduğunda yaparlar. O yüzden “E ben de çalışıyorum, bir gün sen yaparsın, bir gün ben” diye boş hayallere kapılmayın. Bilin ki iki gün sonra bu iş de diğer ev işleri gibi sizin üstünüze kalacak. Yemek temizliğe benzemez; öyle haftada bir derin, günaşırı yüzeysel yapar hallederim durumları yok. Sabahı, öğleni, akşamı, ara öğünleri derken ömür dolduran bir iş. Çok iyi bir planlama ile yemek aralarında iş yapılır elbet!

Herkes her işi yapacak

X Kuşağı patronlarının en sevdiği cümledir: “Ne demek anlamıyorum, herkes her işi yapacak!” Aynen öyle oldu. Artık ofiste değiliz, kolektif bir çalışma yok. Bilgisayarın ve sen baş başasınız, her şeyden anlamak, anlamıyorsanız öğrenmek zorundasınız. En küçük sorunda IT sorumlusuna seslenip “Bir bakar mısın” söylemleri mazide kaldı artık. Kıytırık bir Zoom toplantısı organize etmek bile kalbinizi küt küt attırıyorsa bu iş yürümez, sıkı bir eğitimden geçmeniz lazım.

Organik olanından yok mu?

İşyerinde Skype bile kullanmayan ben, biraz da teknoloji özürlü olunca her toplantı öncesi bir kaos yaşamaya başladım. Kamera çalışıyor mu, iyi görünüyor muyum, acaba sesim karşıdan duyulabilecek mi, dokümanı nasıl paylaşacaktım… “Oğlum koş bir bakıver, Zoom’un süresi bitecek neredeyse” haykırmaları. Online yapılan toplantılarda pat diye seslerin kesilmesi, yeniden duyurana kadar dökülen ecel terleri, tuhaf bir mimikle donup kalıveren görüntüler. Yani kriz günlerinde idare eder ama teknoloji âşıkları hiç alınmasın, olmuyor, yapamadınız. Bu kadar da mekanik olmamalı, organik olanından yok mu?

Yalnızlık sendromu

“Evdesin, o çok sevdiğin eşin, çocukların dibinde, daha ne yalnızlığından bahsediyorsun” diyebilirsiniz. Bir elin nesi var, iki elin sesi var derler ya, bu yalnızlık, kolektif enerjiyi hissedememek, aynı görev etrafında toplanmış bir grup insanın birbirine geçirdiği pozitif enerjiyi algılayamamak… Ofiste bir arada dağları aşarken evin köşesinde çöpü kıpırdatamama hissiyatı…

Zor günlerden geçerken demek istiyorum ki; bu kadar yeter! Güle güle korona, merhaba gezmeler, tozmalar, doya doya sarılmalar, sohbetin tadına varmalar…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here