Salgında evdeki emek

0
351

COVID-19 salgını, insanlığı bütün coğrafyalarda tahrip etmeye devam ediyor. İki buçuk milyon insanın öldüğü, milyonlarca hastanın olduğu bu dünyada, aşı sisteminin bile parası olana gittiği gözleri çıkarırcasına ortada. Aslında tahrip edenin COVID-19’dan ziyade kurulu kapitalist sistemin neoliberal ekonomi politikalarıyla girdiği çıkmaz sokak olduğunu artık bilmeyen yok.

Neoliberalizm denen politika, kapitalizmi “kurtaran” reçete, büyük çoğunluğumuz içinse, adıyla anıldığı gibi acı bir reçeteydi. Görevi, 70’lerin başında tıkanıp krize giren kapitalist düzenin tekerlerini yeniden yağlamak ve selamete erdirecek yol temizliği yapmaktı. Her kriz zamanında olduğu gibi, kapitalizm sırtındaki yükleri atıp insani her şeyi yıkacak, kurtarabildiklerini de alıp yola revan olacaktı. Monetarist para politikaları, ihracata dayalı ekonomi politikaları gibi adlarla saldırı başladığında menzilde ne olduğu başta anlaşılmamıştı. Şili’yi askeri darbe ile deney laboratuvarı kıldılar, 12 Eylül askeri darbesiyle 24 Ocak kararlarını yaşama geçirdiler. Bu nedenle yarı sömürgelere uygun sanılan reçete Thatcher yönetimiyle İngiltere’de göründüğünde ve büyük maden greviyle önlenemeyince durum daha anlaşılır oldu. Aynı zaman da artist Başkan eliyle ABD’de uygulanmıştı.

Neoliberalizm dalgalar halinde bütün dünyayı sardığında Sovyet sistemi de yıkıldı. Açgözlü kapitalizm oraları da yağma olanağına kavuşmuştu. Büyük insan yığınlarının elinde işsizlik, güvencesizlik, her türlü sosyal haktan, bu arada ücretsiz okul ve sağlık hakkından, kamusal hizmetlere erişim hakkından yoksunluk ve derin bir yoksullukla birikmişti bile. Dünya kapitalist sistemi 2008 krizine böyle geldi. Her şey çıplak haldeydi artık. Maliyeler savaşlara, lüks tüketime aktarılırken milyarların yoksulluğu ve yoksunluğu derinleşmişti. Ekonomik-sosyal-siyasal bütün hayatlar dikey bölünmeye uğramış ve “eşitsizlik duvarı” çok kalınlaşmıştı. Taşeronlaştırılıp özelleştirilen sağlık sistemi, kıyılmış sağlık güçleri COVID-19 belasına karşı çok yetersiz durumdaydı.

COVID-19 insanlığı tam burada yakaladı, eşitsizliğin dünyanın asıl yüzü olduğunu kanıtladı. 1000 milyarder, dokuz ay gibi kısa sürede COVID öncesi düzeyini yakalamış ama milyarlar 10 yılda ancak durumlarını toparlayabilirmiş! Aşıya ulaşamayan ülkeler, milyarlarca insan varmış, ne gam! Türkiye’de yeni milyarlar, vergi rekortmenleri çıkarken kürtaj hakkı erişilmez olmuş, göçmen kadınlarsa merdivenaltı doğumlara muhtaçmış. Ne gam!

Tüm eşitsizliklerden biri var ki, o kalemde durum daha derin bir eşitsizlik olarak başını kaldırdı. Kadın-erkek eşitsizliği! COVID-19 salgınıyla birlikte, devletlerin milyarlara öğüdü “Evde kal” oldu. Dahası, işler eve taşındı! Bir bilgisayarla ofisler, hele de okullar eve taşındı. Ev demek kadın demektir bu erkek egemen düzende. Ev demek ev işi demektir. Ev işi kadın işi demektir. 5 bin yıllık erkek egemenliği her zaman kendini kadının evdeki halinden, evdeki emeği üzerinden üretmiştir. Evet, ama salgınla iş ve evin ayrımını da ortadan kaldırırcasına eve hücum eden kapitalist sistem, çıkar ortağı erkeği de iyice ödüllendirmiş oldu.

Salgın sürecinde ne olup ne bittiğini merak ettiğimizde karşımıza çıkan ilk olgu, evde kadın emeğinin talan düzeyinde gerçekleşmesi… Mesela OXFAM adlı uluslararası bir (yardım) örgütün 25 Ocak 2021’de yayımlanan eşitsizlik anketine verilen yanıtlar sırasıyla şöyle; %87’si gelir eşitsizliğinin artışını, %56’sı cinsiyet eşitsizliğini dile getiriyor. Bunun evdeki yansımaları çok daha şiddetlidir. Eve çekilen kocaların, çocukların bakımı yanında yaşlı ve evde hasta bakımlarının yükü de hiç abartısız kadının sırtına yüklenmiştir.

Evin bir yuva, aile mekânı olarak modern kapitalist toplumda kadına ait sayıldığını ve süslendiğini biliriz. Ev kadının dünyası; mutfak gereçlerinin ve ev süslemelerinin, mobilyaların kadınlara has hediyeler olarak seçilmesini de her gün deneyimliyoruz elbet. Bunlar işin rüşvet bölümü. Kadından alınacak hizmetin kıymetine dair iltifatlar. Hepimiz biliyoruz ki evdeki emek üzerinden insan üretimi ve bakımı oluyor. Sermaye düzeninin istediği işçi, devletlerin istediği asker, eğitilecek insan nüfusu, erkek egemenliğinin sürmesini sağlayacak bekçilik, yanlış duymadınız bekçilik; kadınların emeğiyle gerçekleşiyor.

Öteden beri erkek egemen düzene ve yasalara göre, kadın için tek güvence; evlilik kurumudur. Kadınlar ya evlenerek ya babalarına ya da çocuklarına bağımlı olarak yaşamak zorundalar. Yaşamlarını dolduran ise; temizlik, beslenme, hasta bakıcılığı, çocuk bakımı ve eğitimi ve daha bir dizi irili ufaklı iş. Tüm bunları genellikle karın tokluğuna yapmak zorundalar. Geçim düzeyleri ise kendi harcadıkları emekten bağımsız olarak, aile bütçesinin durumuna göre belirlenir. Bu nedenle “hali vakti yerinde hayırlı bir kısmet” sözleri kadınlar için aile ve evlilik duası gibidir. Kadınlara ailede ve toplumda biçilen görevler, iddia edildiği gibi, doğal bir işbölümü sonucu değil, erkek egemen sistemin biçtiği cinsiyetçi bir rolün zorunlu yaptırımlarıdır. Kadın cinsin erkek cins tarafından baskı altına alınışının başlangıcı budur aslında. Beş bin yıldır, kadın kapatıldığı evde, evlendiği adamdan çocuklar doğurmakla -servetin vasisi olacak- yükümlüdür ve ev, çocuk, koca bakıcılığı onun işidir. Özel mülkiyete dayanan sınıflı toplumlar, aynı zamanda babalık yani, erkek hukukunun egemen yönettiği durumdur. Kadının büyük tarihsel yenilgisi de böyle somutlaşmıştır.

İnsanlık kapitalist toplum düzenine vardığında kadınlar için durum daha da çetrefilleşti. Kadın “sorunu” gerçeğini onun çarkları açığa çıkardı, derken Clara Zetkin tam da bu çetrefil duruma işaret etmekteydi. Çünkü kadın emeği makinelerin çarklarını çevirmeye çekilmişti ama ev de o olmadan yürümüyordu. Kadın ev ve yöresinin dışına çekilmişken, evdeki işleri ve çocuklara kim bakacaktı? Yani kapitalist gelişmenin içinde ev işi-dışarı işi karşıtlığı kadının yaşamına girmiştir. Bu kadının bölünmüşlük krizi, erkek egemenliğinin de bir kriziydi. Burada erkek egemen düzenin geleneksel yapısıyla kapitalist düzen birinci işbirliğini yaptılar. Ev onun asli iş alanı olmaya devam edecekti! Sonuçta kadın hem evde hem de patronların fabrikalarında işçi olmak zorundaydı. Ama bu kez yedek işgücü olacaktı. İşçi sınıfının mücadelesi, bu işbirliğini bir ölçüde geriletti ve kocalara “aile ücreti” adıyla ek bir para ödenmeye başladı. Bu kez kadın da ilk fırsatta yine eve döndürülebilecekti. Ekonomik kriz, kadının doğum, çocuk bakımı gibi durumlarda kadın işten eve dönüyordu zaten. 20. yüzyıl boyunca sınıf mücadeleleri, kadın mücadelesi, sosyalizm ve savaşlarda kadının ikiye bölünmüşlüğü, bir tahterevalli misali, durmadan sallandı. Emek piyasasında iken, kreş ve benzeri haklar kazandı, az çok yükünü azalttı. Daha iyi gelir düzeyli hale geldiğinde ya da evlilikle böyle bir düzey kazandığında ev işlerinde başka kadınları çalıştırarak ev bakım yükünü azalttı. Yine piyasada iş ve kariyer yapma şansı yakalayan kadınlar görece kendilerine ait mal ve hizmetler ve hatta mülklere sahip olabiliyorlardı. Ama milyarlarca ev kadını statülü kadın, bütün ev ve çocuk yükünü sırtında taşıdı, ne sosyal güvencesi oldu, ne kendi adına parası. Doğurduğu çocuklar gibi kendisini de erkeğin “malı” sayan düzenin çarkları arasında ezildi durdu.

Salgınla birlikte “Evde kal” çağrısı, dışarıda çalışan kadınları, erkekleri, gençleri ve çocukları ve giderek her birinin işini, okulunu, eğlencesini de evlere çekince, kadının durumu bir daha çetrefilleşti. Meslek ya da iş sahibi kadınlar, kreş, yuva ve temizlikçi gibi yardımcı araçlarını kaybettikleri gibi, milyarlarca “ev kadınının” kaderini paylaşmaya başladılar. Ve zaten bin yıllardır milyarlarca kadının eliyle süren kadınlık işleri birkaç katına çıkarak tüm kadınları tam birer ev işçisi yapmıştı. Tüm kadınlar artık evde işçi olduğu halde, yaptıkları görünmez hayalet misali iş sayılmıyor, bir karşılık bulmuyor.

Salgın, bir röntgen cihazı gibi bütün gerçekliğin resmini çekti. Böylece evdeki emeğin karşılıksız ve angarya emek türü olarak kaldığı çok geniş kesimlerce daha çok anlaşılır kıldı. Kadınların itiraz ve isyan sesleri, ev içindeki emek sömürüsü artık herkesin malumu oldu. Kadın hareketi saflarında uykuya yatırılmış ev içi emek araştırmaları, nedenleri ve karşılıksız kalması sorunu yeniden tartışma gündeminin başlarına çekildi.

Öyle ki, kapitalist ekonomi sisteminin en tepe örgütleri de benzer çalışmalarla soruna işaret etme ve acil çözümlere işaret etme gereği duydular. Kimler bunlar, IMF, Dünya Bankası, OECD, salgının yarattığı eşitsizlik, “ekonomik ve toplumsal kalkışmalara sebep olacak kadar arttı” demekte. Şimdi onlar da evdeki bakım emeği için kadınlara bir ücret ödemesinden söz edebiliyorlar. Kadının evdeki emeğinin bunca sömürüsü onları da telaşa düşürdü. İsyanlar silsilesi şimdi en çok kadınlardan çıkıyordu çünkü. Evdeki şiddet, tecavüz ve kadın yoksulluğu tanımlarıyla dünya kadın hareketi ayaktaydı çünkü.

Salgından çok önceki zamanda, 1980’li yıllarda sanırım, Çin’de bir yüksek lisans öğrencisinin yaptığı araştırmaya göre, kadınların evde harcadığı emeğinin ücretlendirilmesi durumunda, karşılığı yıllık 134 bin dolardır. Oysa bu para kadına ödenmez! Yukarıda anlattık, erkek egemenliği, kapitalist sistem bu birikim kaynağının gizli kalmasını sağlar. Kadın yoksulluğu denilen olgu, o da burada gizli! Kadın hiç işsiz olmadı, evinde günde en az 16 saat çalıştı. Aşçıdan temizlikçiliğe, öğretmenlikten terziliğe, hemşirelikten psikologluğa kadar her mesleğin işini yaptı. Evet, hep çalıştı ama çalışmasının karşılığı ona hiç ödenmediği için kendine ait ne parası ne mülkü oldu. Kendine ait bir sigorta kalemi de olmadı. Ayrıca yakın zamanda Türkiye’de yapılan hane içi gelir araştırmaları, işsizlik ve kadın işsizliğinin nedenleri araştırmaları, kadınların evdeki işlerinin boyutunu çarpıcı bir şekilde açığa çıkarıyor.

Yine eski bir araştırma ama konumuz açısından oldukça önemli. Türkiye’de 2003 yılı tespitlerine göre, 10 milyonu aşkın “ev kadını” statüsünde kadın var. Bugün bunun 15 milyon olduğu tahmin edilebilir ve önemli bir bölümünün her türlü güvenceden yoksun, tamamen koca eline bakan bir hayat yaşadığı da sır değil. Kadınlar Türkiye’de erkeklerin hanesine kayıtlı varlıklar olarak hâlâ onlara muhtaçtır. Ev içi şiddet ve kadın cinayetlerinin ekonomik toplumsal temeli tam burasıdır. Şiddet, kadın erkeğin eşiti değil malı, hizmetlisi, kendi emeğinin sahibi olamamakla, böylece çaresiz bırakılmayla olabilmektedir.

Kadınların dediklerine bir kulak verelim burada:

“Bugüne kadar binlerce çocuğu büyüttük, besledik, kimse ‘yeter’ demedi. ‘Üç çocuk daha’ dediler. Binlerce kişilik çorba pişirdik. Kimse bize aşçı demedi, bu bizim vazifemiz olarak görüldü. Binlerce sökük diktik, kimse terzi demedi, aksine ‘çalışmaya devam’ dediler. Binlerce bütçe denkleştirdik, kimse bize ekonomistsiniz de demedi, ‘suyu biriktirin, ekmeği evde yapın’ dedi. On binlerce dert dinledik, kimse ‘psikolog’ demedi, daha fazla anlayış istediler. Biz de onların bu söylediklerine karşı günlerimizi, aylarımızı, yıllarımızı, emeğimizin karşılığını, hayatımızı istiyoruz.”

Ve Rosa Luxemburg’dan bir alıntı:

“Kapitalizm ve ücret sistemi egemen olduğu sürece, yalnızca, artık değer üreten, kapitalist kâr sağlayan çalışma türü, üretken sayılacaktır. Bu açıdan bakıldığında, bacaklarını oynatarak patronunun ceplerini parayla dolduran bir müzikhol dansözü üretken bir işçi sayılırken, dört duvar içinde kalan proletaryanın kadınlarının tüm çabası, üretken olmayan iş sayılacaktır. Bu, gaddarca ve akıl dışı bir şey, ama bu durum, bugünkü kapitalist ekonominin gaddarlığını ve akıl dışılığını tam olarak göstermektedir ve bu acımasız gerçeği açık ve kesin olarak görmek, proleter kadının ilk görevidir.”

Bu görevi geçen bir yüzyılda, proletarya ya da kadın hareketi, teşebbüs etse de yapamadılar ama COVID-19, kapitalizmin gaddarlığının artık gizlenemezliğini kanıtladı.

Salgın, sağlığın paralı ve yetersizliği koşullarında 2020’den beri insanları öldürürken, kadın emeği talanına yardım ve yataklık etti. COVID-19 böylelikle, kapitalizmin kadının evdeki emeğini değersiz kılma gaddarlığını gizlenir olmaktan da kurtardı, diyebiliriz. 2020’de yapılan bütün istatistik çalışmaları, anketler, kadınların yükselen çığlığı, sermaye sistemi ile erkek egemenliğini suçüstü yakalamıştır. Kadınların yaşadığı vahşet, salgın şartlarında yakalanmıştır yani. Anne eli işleri, anne emeklerinin güzelliği, gönüllülük, duygusal emek gibi güzellemelerinin sahteliği açığa çıkmıştır. Ev için duygusal emek alanımız, sermayenin giremediği kutsalımız gibi fikirlerin de kurulu ev-kadın sömürü çarkını gizlemekten başka bir şeye yaramadığı yeterince anlaşılmıştır. Artık evdeki emek ücretlenir mi, böyle olursa kadınların üstüne kalır mı gibi takıntıları geri dönüşsüz olarak gündemden düşürmüştür. Tartışılacak değil, onun için eyleme geçilecek zamanı herkese işaret etmiştir.

Kadının evdeki emeği, köleci toplumdan kalma angarya emektir ve öyle kaldıkça da durumda temel bir değişiklik olmayacaktır. İnsan yaşamını alabora eden kapitalist düzenle onun beyni devlet ve iktidarlarla mücadele, erkek egemenliğiyle mücadelenin kesişme noktasında ev ve evdeki emek soygunu vardır. Kadın yoksulluğu denen şey, tam da bu soygunun eseri olmaktadır. COVID-19 saldırısı bunu ayan beyan herkese göstermiştir.

Önümüzde 8 Mart var. Dünya kadın hareketi, “Kadın yoksulluğuna, savaşlara ve kadına karşı şiddete isyandayız” diyerek mücadele bayrağını kaldırıyor. 8 Mart’ta dünya kadın grevini hazırlıyor. Grevin gerekçesi olan kadın yoksulluğu, kadının erkeğe, piyasada yedek işgücü sayılarak eşitsiz kılınmasıyla ilgilidir. Dahası, kadın aileye bağımlı kılınmasıyla, emeğinin karşılığının ödenmemesiyle, milyarlarcasının karın tokluğuna ev hizmetlisi sayılmasıyla ortaya çıkan bir durumdur. Kadın yoksulluğunu yenmek, piyasada eşit ücretli saydırmak için önce evdeki emeğin değerlendirilmesi, karşılığının kadına ödenmesini sağlamakla başlayabilir. 2021 yılı 8 Mart programları, kadın emeğinin her halini ama evdeki emeğin hakları için mücadeleyi başa almalıdır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here