Perdelerim allı güllü basmadan

0
155

Kana bulanmış, kısacık saçlarına geçirdim parmaklarımı; kayıyordu. Sımsıkı kenetledim parmaklarımı ve az önce onun iştahla çıktığı merdivenlerden, boynundan hâlâ kanı akan kafasını sallayarak indim. Karanlıktı. Defalarca tecavüz etmişti bana, pusuda dedikodu bekleyen komşularıma söylemekle tehdit ede ede, defalarca!

Kalbimde hiç tanımadığım bir duygu vardı. -Şimdi şu satırları yazan kız bilir onu, benim hiç bilmediğim o köylü hormonlarımın adını o şehirli bedeninden tanır, hepsinin adını bilir.- Köyün, o gözü kapalı bildiğim yolundan yürüdüm, yüzlerindeki çizgileri bile ezbere bildiğim komşularımın evlerinin bahçe duvarına sürtünerek geçtim. Ezbere bildiğim bir ezilmeyle burkuldu içim, gözlerimden ateş salarak karanlık köyümün yolunu aydınlattım.

Köy kahvesinin önüne geçince uzun uzun baktım boş masalara, karanlık camlara, tozlu betona. Fırlattım attım parmaklarımın arasından kaymasın diye saçlarından sıkıca tuttuğum kesik kelleyi o boş masaların arasına… Ait olduğu yere. Daha fazla iştahları kabarmasın diye…

Namusumu temizledim.


Gördüğüm en çirkin kadınsın, dedi bana. Çirkin ne demek bilirdim ben. Aynadan değil, insanların gözlerinden bilirdim. Bana bakarken o kadar çirkinleşirlerdi ki kendi çirkinliğimi onların yüzlerindeki yansımamdan bilirdim. Ulan, derdi bazen mahallenin gençleri, yokluktan şu karıya bile bakan vardır kesin! En çok kadınlar… Benim çirkinliğim onlara hazla katmerlenmiş bir saltanat kazandırırdı sanki.

Şu çirkinlikle kırmızı ruj sürmüş haspam!

Evet, benim kadar çirkin olmadığın için kırmızı ruju yalnızca kendine hak gören akılsız, senin yetiştirdiğin o işe yaramaz çocuklar yolumu kesiyor her gün ve benimle alay ediyor.

Zor öldü Halime. İnce, yamuk yumuk bedeni rüzgârda düşmemeye direnen kurumuş bir dal gibi sallandı durdu ipin ucunda. Aşağıdaki komşusu örgüsünden başını kaldırıp tavana baktı uzun uzun. Bir şeyler düşer gibi olmuş, sonra da hayvan boğazlanıyormuş gibi kıhh kıhhhh diye gırtlaktan kopup onun çekyatına kadar inen bir ses duymuştu. Hışır hışır bir şeyler oluyordu.

Manyak Halime, dedi içinden. Sonra yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı; ya güzel, dul bir karı olsaydı şu Halime. Onun çirkinliği içine su serpti şişleri dürterek ipleri çekiştirirken. Kocası Halime’yi her gördüğünde ona daha bir istekli sarılıyordu. Mendebur herif, biliyordu tabii ağzının tadını.


Küçücük bedenimi bu kadar örseleyeceğini nereden bilebilirdim ki onunla oyun oynarken? Bağırsaklarımı parçalayacağını, bacaklarımı açmaya çalışırken pelvis kemiklerimi, üzerime abandığında kaval kemiklerime kadar bütün bacağımdaki kemikleri unufak edeceğini…

Doktorculuk oynayacağız, demişti.

Şşşşt, sakın kimseye söyleme, demişti.

Eğer söylersen annenle babanın boğazını keserim gece gelip, demişti.

Zaten söyleyemeyecekmişim. Ölecekmişim. Annemin avuçlarında kaybolan ellerim büyümeden, babamın omuzlarında gezdiğimiz o parka bahar gelmeden ölecekmişim.

Şşşttt, dedi. Akıllı kız ol, çok güzelsin. Duyduğum son söz buydu, acıdan kulak zarlarım yırtıldı sonra…

Belki akıllı ve güzel bir kadın olacaktım, elektrik direğinin altına gömülmüş bir çocuk ölüsü olmasaydım.


Yedi kere soktun bıçağı; yedi! Oysa dördüncüsünde ölmüştüm ben gözlerim açık. Fazladan soktuğun o üç bıçak senin hırsındı, nefretindi, tahakküm kurman, bedenime yapabileceğin her şeyi kendine hak görmendi.

Oysa sevmiştim seni.

Dövmüştün, sevmiştim.

Sövmüştün, sevmiştim.

Bir tek aldattığında… O zaman çıtır çıtır kopup gitmişti kalbimden o bitmez sandığım aşk. Evi terk etmek istiyorum diye annen tiksinerek yüzüme bakıp; “Kökü sende olsun da dalı budağı nerede olursa olsun geri zekâlı! Sanki ilk sen aldatılıyorsun? Şu melaike gibi babanı komşumun üstünde yakaladım kaç kere de başımı çevirdim görmezden gelerek!” dedi. O melaike diye bahsettiği adam kıçıma sürtünüp dururdu halbuki her fırsatta. Annenin sözü bitince çekti kolumdan, bir tokatta yere serdi beni o melaike gibi adam, baban!

“Geç lan içeri, kaltak!”

Evin içinde kalakalmıştım öylece, sonra sen geldin. Başımı duvara vura vura dövdün. Sonra hep dövdün.

O kâbuslar evinden kaçıp gittiğimde kuşlar kadar özgürleştim bir an. Kısacık bir an. Sonra yolun başından çınladı sesin.

Yedi kere soktun bıçağı, yedi. Oysa dördüncüsünde ölmüştüm ben. Hiç değilse bu defa baksaydın gözlerime görürdün öldüğümü.

Annene söyle kanım bulaşmış o gömleği bir gece çamaşır suyu döktüğü leğene bassın, sonra da kaynatsın, içine benim kokusuna bayıldığım o yeşil sabunlardan rendeleyerek. İzi bile kalmaz kanımın, korkumun kokusu da gelmez burnuna hem.

Kir çıkar da leke tehlikelidir, geride kalandır.


Dolmuşta son yolcu kaldığı için ölen, incecik boynu duşa, hırkasıyla asılan, bir plazanın yirminci katından bez bebek gibi aşağı atılan, hayalleri evinin kapısında kalbinden aldığı bir bıçak darbesiyle biten, bir varile sığdırılan benim. Bu; her gördüğünde başını çevirdiğin, duya duya alıştığın, içine bulaştığın hikâyenin her bir kadını, her bir kız çocuğu benim.

Ve;

Benim hikâyem burada bitti bayım; tırnaklarımın arasına dolan, delil diye alacağınız o derilerin sahibinin izin verdiği kadardı ömrüm çünkü. Siz basmadan etek olur ancak, perde mi olurmuş deseniz de inadına allı güllü basmadandı benim perdelerim. Bir bahar daha görmeme izin vermediniz, siz, hepiniz!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here