Tsey Rengin Yurdakul’la Sohbet – Nisan 2021

0
166

Merhabalar, izninizle şubat sayısında bıraktığım yerden devam edeceğim.

Uzun kaşenlik ve nişanlılık süreçlerinden sonra 1977 yılında evlendim ve Moda İlkokulu’nun arkasında Hülya Sokak 10 numaraya taşındım.

Annem ve babam Bahariye Caddesi üzerindeki Altay Apartmanı’nda oturuyorlardı zaten. Hemen hemen her gün görmeye giderdim. Kafkas Sitesi, şimdiki adıyla Yeğiner Sitesi 1970 yılında yapılmıştı. O zamana göre büyük bir kompleks olarak düşünülmüştü. En alt iki katı mağazalar ve Kafkas Sineması, ön bina daireler, en üst arka kat Kafkas Kulüp, en arkadaki kısımda ise bir Kafkas Sauna yapılmıştı. Alakart çalışan kulüp çok randımanlı ve uzun süre işletilemedi ve isim değiştirerek Kafkas Düğün Salonu oldu. Salonun çatı-teras olan en üst katı yarım kapatılarak şimdi adını hatırlayamadığım bir derneğe kiralanmıştı.

1983 yılında Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı, Sultanahmet’teki malvarlığını satarak Kafkas Düğün Salonu ve derneğin de olduğu katı o zamanın parasıyla 13.000.000 (On üç milyon) Türk Lirası karşılığında satın aldı. 3.000.000 (Üç milyon) TL borcu kalmıştı. Bu arada babama da Hikmet Aslanoğlu’nun halefi olduğu için üyelik teklif edilmişti. Babam bana “Eğer halefim olursan üyeliği kabul edeceğim” dedi. Vakfın çok iyi bir arşivi olduğunu biliyordum zaten ve babamın teklifini kabul ettim. Böylece eve çok yakın olmasını da fırsat bilerek sık sık vakfa gitmeye başladık. Küçük bir kadın grubu oluşturduk ve kalan borcu ödemek için bizim de katkımız olsun diye çay toplantıları düzenledik, önceleri evlerimizde bir şeyler yaparak getiriyor ve birbirimize satıyorduk. Tabii isimlerini duysanız hayretler içinde kalacağınız pek çok kişiden “Parayla çay da satılır mıymış, zaten kurucuları hepsi kuyumcu, sanki paraya ihtiyaçları mı var” gibi birçok söylentiler yayılmaya başladı. Ama biz hiç aldırmadık. Vakfın ilk gününden beri gönüllü olarak her gün sabah 9.00, akşam 17.00 açık tutan ve sekretaryasını yürüten Yönetim Kurulu üyesi değerli büyüğümüz rahmetli Halit Tultay da bize çok büyük destek sağladı.

Vakfın o zamanlar Cankat Devrim ve Hacı Murat Dağıstanlı tarafından yetiştirilen bir folklor grubu vardı. Ben de kıyafetlerimize merak sarmıştım; çizimler yapıyor, isteyenlere gelinlik modelleri tavsiye ediyordum. Bu arada grubun kostümlerinin yenilenmesi düşünüldü ve kostümler üzerine çalışmaya başladık. O yıllar en güzel grup ve kostümler Şamil Vakfı’nınkilerdi. Sonra kermesler yaptık. Kermeslerimiz, sergilenen her şey el yapımı işler olduğu için özel olarak takip edilirdi.

Bu grubun temel taşları Resmiye Hacali, Matez Sayın, Tülay Bir ve Yücel Yakşi’yi saygıyla anıyor, kaybettiklerimize rahmet, yaşayanlara uzun ömür ve sağlıklar diliyorum. 90’lı yılların başı kahvaltı programlarına başladık. Tabii hiç de şimdiki gibi kalabalık olmuyordu ama zaman içinde temel bir kitle oluşmaya başlamıştı.

Bu yıllarda özel hayatımda yaşadıklarım, hissettiklerim ağır şeylerdi, belki de hayatımı sorguladığım bir dönemdi. Ve bir gün her şeyin bir sonu olabileceğini anladığım vakit eşimden ayrılmaya karar verdim ve ayrıldık. Yeniden başlamak, yeni bir hayat kurmak, aslında sorgulamalarla atılacak bir adım değil bana sorarsanız. Birden koparmak gerek ipleri ve birden düşmek çukura… Sonra kurtulmak için üstün bir çabalama… Yoksa sıraya koymak, düşünmek prangalarınızı daha da ağırlaştırıyor.

“Acaba”lar bitince ne pahasına olursa olsun hayatıma yeniden başlamaya karar verdim. Tabii ki çalışmam gerekiyordu ve ben de iş arıyordum. Tabii ki hiç kolay olmadı. 42 yaşında idim. O zamana kadar çalışmamıştım. Hiçbir birikimim yoktu ve de en önemlisi oturabileceğim bir evim yoktu.

Ama ne yazık ki bu ülkede hayatını kendi başına yeniden kurmaya çalışan bir kadın olmak hem de parasız, o kadar kolay değil. İş ve ev aradığım o dönemi hiç düşünmek istemiyorum.

Şamil Vakfı Yönetim Kurulu – 1984

İş aramaya nasıl gidersiniz?

Derli toplu giyinir, bütün iyi halinizi üstünüze takınırsınız. Ama görüşmeye gittiğim insanlar “Hanımefendi, biz sizi atölyede makinecilerin arasına nasıl oturtalım” veya “Bu maaş ve iş size hiç uygun değil diye” utanarak veya bazen de “Neden başka bir evlilik düşünmeden ayrıldınız” diye ilginç tavsiyelerde bulunarak kibarca reddediyorlardı. Artık her iş görüşmesinde ve her emlakçıda ağlamaya başlamıştım.

Bir gün can dost Tülay Bir “Sen niye başka yerde iş arıyorsun, vakıfta çalışsana. Zaten Halit Bey bırakıyor artık, sen de vakfın neredeyse her şeyini biliyorsun. Çok para veremezler ama hep tanıdığın insanlar, rahat edersin, eğer istersen ben başkanla konuşurum” dedi. Böylece zaten bütün aktivitelerinde gönüllü çalıştığım vakıfta ücretli çalışmaya başladım. Yıl 1993.

Moda’dan komşum olan ve beni hiç yalnız bırakmayarak ablalık da yapan sevgili Hilkat Hanım bir gün beni bir emlakçıya götürdü. Acıbadem Caddesi, İş Bankası Konutları karşısında Mert Emlak. “Merak etmeyin, ben size yardım edeceğim” dedi ve bizi cadde üzerinde bahçeli bir eve götürdü. Brüt 40 metrekare, her tarafı dökülen bir ev. Ama olsun, ev sahibi hanımla görüşmeye gittik. Yaşlı hanımın oğlu da oradaydı. Gayet iyi karşılandık. Zaten emlakçı beyi de tanıyorlarmış. Yaşlı hanım bir-iki sorgu sualden sonra bana isteklerini sıralamaya başladı:

Eve misafir, özellikle erkek misafir getirmeyeceğim.

Gürültülü konuşma, müzik vs. olmayacak.

Komşulardan herhangi bir şikâyet gelmeyecek.

Akşam muntazam evime geleceğim falan, falan, falan…

Konuşma öyle bir havaya girdi ve ben kendimi o kadar kötü hissetmeye başladım ki, birden lafa girdim. “Affedersiniz ama benim bir de oğlum var, ben bu evde yaşayacağım” dedim. “Ben bir tabut aramıyorum, ev arıyorum. Ben Çerkesim ve benim evime her zaman misafir gelir, erkek misafirim de gelir. Oğlumun arkadaşları da gelir. Eğer komşularınız rahatsız olurlarsa şikâyetlerini arkamdan size değil, gelir yüzüme söylerler” diye ekledim. Ev sahibi hanımın oğlu birden “Aaa, ben üniversitede öğrenci iken akşamları da Bağlarbaşı Dilek Düğün Salonu’nu işletiyordum, Çerkesleri dernekten tanıyorum, onlardan zarar gelmez” dedi. Emlakçı bey de “Komşularınızın sorunu olursa lütfen bana gelsinler, sizi rahatsız etmesinler” falan dedi ve evi tutum.

O evde 10 yıl oturdum.

Hani bir laf vardır. İçim cız etti diye. Hakikaten cııız ediyor. O sesi bile duyuyorsunuz sanki. Üstelik yaşamın pek çok evresinde duyabiliyorsunuz o sesi. Cııız. Sobayı tutmuş gibi oluyorsunuz.

Ama yaşadığınızı da ancak içinizi yakan veya yıkayan sesleri duyduğunuz zaman fark ediyorsunuz. Eğer hiçbir şey duymuyorsanız bir ayrıkotu gibisiniz artık.

Ne kadar tuhaf…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here