Adigeler ve Kafkasya halkları

0
300

“Avrupalıların ait olduğu bir beyaz ırk var. Bu ırkı Kafkas ırkı olarak adlandırmak gerekiyor, çünkü bu ırkın en kadim ve temiz temsilcileri Kafkasya’nın yerli halklarıdır.”

Johann Friedrich Blumenbach (1750-1840)

Kafkas ırkı diye bir kavram, Batı’da XIX. yy’ın ilk yarısında üretildi ve her yerde kabul gördü. ABD, Büyük Britanya, Fransa, Almanya, İtalya, İspanya, Brezilya ve birçok başka ülkedeki antropologlar, tarihçiler, etnograflar, filozoflar ve devlet kuruluşları “Kafkaslılar” veya “Kafkas ırkı” kavramını günümüzde de kullanıyorlar. Rusya antropologları, Çarlık dönemi olsun, Sovyet dönemi olsun “Avrupa ırkı” terimini tercih ederek diğerini hemen hiç kullanmadılar. Kafkas temasının görmezden gelinmesinin nedeni bence çok açıktır ve tamamen siyasi düzlemde yatmaktadır.

Antropolojik sınıflandırmalarını Avrupalılar esas olarak Çerkesler (Adigeler), Abhazlar, Gürcüler gibi, çok eskiden ve esaslı olarak incelenmiş etnoslar üzerinden yaptılar. Büyük Osmanlı tarihçisi Cevdet Paşa (XIX. yy. ilk yarısı), beyaz ırkın doğru biçimde bilimsel antropolojik tasnifi için Çerkeslerin (Adigelerin) ve Abazaların incelenmesinin önemine dikkat çekmiştir. Öyle görünüyor ki, “Kafkas ırkı” kavramını bilimsel dolaşıma sokan da odur: Genellikle bunu Blumenbach’ın yaptığı düşünülür. Cevdet Paşa, Çerkes (Adige) ve Abazaların antropolojik yapısını dikkatle inceledikten sonra, bu iki halkın beyaz Kafkas ırkının temel belirtilerinin en eski taşıyıcıları olduğu sonucuna ulaşmıştır. Cevdet Paşa ve Blumenbach’ın büyük çağdaşı Hegel de “Kafkas ırkı” kavramını kullanmıştır. İtalyanları, Gürcüleri ve Çerkesleri (anlaşılan, Abhazları ve Çeçenleri de de Çerkeslere dahil ediyordu -S.H.) gezegenin beyaz nüfusunun en parlak temsilcileri olarak değerlendirmiştir: “Kafkas, Habeş ve Moğol ırklarını ayıran fizyolojidir. Tüm bu ırkların fiziksel farkı, esas olarak kafatasının ve yüzün yapısındadır. Kafatasının yapısını belirleyen yatay ve dikey çizgilerdir; yatay çizgi, dış işitme kanalından burun köküne doğru gider, dikey çizgi ise alın kemiğinden üst çeneye gider. Bu iki hattın oluşturduğu açı vasıtasıyla hayvan kafası insan kafatasından ayrılır; hayvanlarda bu açı çok yatıktır. Irksal farklılıkların tespiti için Blumenbach tarafından önerilen başka bir gösterge de elmacıkkemiklerinin az veya çok çıkık oluşudur. Alnın çıkık oluşu ve genişliği de tayin edici hususlardır. Kafkas ırkında anılan açı diktir. Bu husus özellikle İtalyan, Gürcü ve Çerkes fizyonomisinde doğrulanmaktadır. Bu ırkın kafatası yukarıda yuvarlaktır, alın hafif çıkıktır, elmacıkkemikleri az çıkıktır, ön dişler her iki çenede de birbiriyle dik açılıdır, deri rengi beyazdır, al yanaklıdırlar, saçlar uzun ve yumuşaktır. Yalnızca Kafkas ırkında ruh kendisiyle mutlak bir bütünlüğe ulaşır… Gelişme ancak Kafkas ırkı sayesinde gerçekleşir.”

Kafkasya’nın ve Kafkaslıların olağanüstü niteliklerine dair düşünce, Avrupalı biliminsanlarının gayretleriyle yaratılmıştır, ama bu inanca Kafkasyalılar da yabancı değildir. A.A. Carimov’dan okuyoruz: “…Birçok bağımsız etnik grubun kadim kökleri bizim topraklarımızdadır.” F.D. de Monpere’den bir alıntı, Avrupalı bakışına örnek teşkil edebilir: “Eğer tanrısal hikmetin yolları konusunda fikir beyan etme cüretinde bulunabilseydim; onun niyetinin, yozlaşmış diğer ırkları muhteşem Çerkes milletiyle karıştırarak yeniden yaratmak, yenilemek olduğunu düşünürdüm. Ama o yüce aklın tüm derinliğini ölçmek haddimize düşmez.” Avrupa ve Rus tarihsel ve edebi literatüründe buna benzer fikirlerin bolluğu, genelde Kafkaslının ve özelde Çerkesin (Adigenin) çok belirgin bir imajını oluşturmaktadır.

Çerkeslerin (Adigelerin) dış görünüşüne, hal ve tavırlarına, cesaretlerine hayran kalan Edmund Spencer, dört ciltlik kitabının her bölümünde onlara övgüler yağdırıyordu. O karakteristik pasajlardan birine bakalım: “Şimdi tüm Çerkes kabileleri arasında en güzeli sayılan Natuhay bölgesinde seyahat ediyorum… Yol boyunca Nogay Tatarı, Kalmık veya Rus esiri değilse, güzelliğiyle dikkati çekmeyen tek bir yüz görmedim… Natuhay’ın yüz çizgileri tamamen klasiktir, profilden görünüşleri işin uzmanlarının ideal güzellik olarak adlandırdıkları o zarif, yumuşak dalgalı hattı temsil eder. Çoğunlukla koyu mavi, uzun kirpikli koyu gözleri, eğer Çerkesya’ya ilk geldiğim zaman beni çok şaşırtan o yabani, gaddar ifade olmasaydı, şimdiye kadar gördüğüm en güzel gözler olurdu…”

Şapsığ, Abzeh ve Temirgoy topraklarını ziyaretinden sonra Spencer şu tespiti yapıyor: “Kendilerine bahşedilen bu hatların güzelliği ve vücut simetrisi bir uydurma değil; kadim zamanların bazı en güzel heykellerindeki oran mükemmelliği bundan fazla değildir.”

Uzun süre Çerkesya’da yaşayan Teofil Lapinski, Çerkeslerin (Adigelerin) antropolojik görünümü üzerinde özellikle duruyor: “Bir Türk’ü, Tatar’ı, Yahudi’yi ve hakiki bir Moskof’u Avrupalı kılığına nasıl sokarsanız sokun, kendi kökenini gizleyebilmesi çok enderdir, ama şapka ve frak giymiş bir Çerkesin (Adigenin) Avrupalılığından şüphe etmek kimsenin aklına gelmez. Çerkes (Adige) ortadan biraz daha uzun boylu, vücut yapısı mevzun ve güçlü, ama kemikli olmaktan ziyade kaslı denebilir. Saçları daha çok kahverengidir, muhteşem koyu mavi gözleri, küçük ve düzgün ayakları vardır. Vücudu kusurlu birine çok ender rastlanır.” Dağıstan’ı XX. yy. başlarında ziyaret eden Amerikalı antropolog George Kennan bu konuda şunları yazıyor: “Dağıstan’da ziyaret ettiğim yerlerdeki baskın etnolojik tipler, Tötonik veya Keltik. Gözlemlediğim erkeklerden bir kısmı Batı Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde Alman sanılabilirdi, diğer bir kısmını da İskoçlardan hiçbir şekilde ayıramazdınız, sanki Argayl’lı veya İnvernez’li Mak-Kenziler, Mak-Donaldslar veya Mak-Linler idiler.

Jerry Goldman, Kenneth Janda ve Jeffrey M Berry’nin “Amerika’daki Hükümet Sistemi” başlıklı, kapsamlı eserinde ırksal nispet cetvelinde Kafkasyalıların, Brezilya’da nüfusun % 60’ını, Meksika’da % 10’unu, ABD’de % 83’ünü oluşturduğu görülüyor. Siyah ırkçı örgütlerin çekim alanında bulunan gençler duvarlara “Kafkasyalıları öldürün” çağrısını yazıyor. ABD polis raporlarında İrlandalı ve İtalyan mafya üyeleri Kafkasyalı olarak geçiyor. Kazada ölen beyaz ırktan birisi için “Bir Kafkasyalı ölü var” anonsu yapılabiliyor. SS mensubu olduğu bilinen Çerim Soobtsokov 1948 yılında ABD’ye giriş yaparken milliyet sorusuna haklı olarak “Çerkes” ve “Adige” terimlerinin kimseye tanıdık gelmeyeceğini düşünerek “Kafkasyalı” yazmıştı. İrlanda kökenli gümrükçü Soobtsokov’a şöyle cevap verdi: “Onu anladık, ben de Kafkasyalıyım, milliyetiniz nedir?” Görüldüğü gibi “Nezavisimaya Gazeta”da yazdığı öfkeli makalede, Besik Urigaşvili, kültürlü Amerika’da “Kafkas ırkı” ve “Kafkasyalı” terimlerinin ancak alt tabakada kullanıldığını söylerken, konuyu bilmekten ne kadar uzak olduğunu gösteriyordu.

Bu meseleyle ilgili olarak Sovyet ekolünün kanaati, en toplu haliyle V.V. Bunak’ın sözleriyle ifade edilebilir: “Gerçekte ortak bir Avrupalı tipi yoktur ve böyle bir tipin gerçekten mevcut olduğu ne bir dönem ne de ortak bir tipin oluşması ve Avrupai grupların başlangıçta yerleşik olması için belirli koşullar taşıyan bir doğal ortamın mevcudiyeti kanıtlanabilir. Avrupalılık sadece bir morfolojik kavramdır. Farklı Avrupalı gruplar farklı zamanlarda oluştu, birbirinden bağımsız ve paralel olarak geliştiler, aralarındaki bağ o kadar büyük değil.”

V.V. Bunak, Çerkesleri (Adigeleri) Avrupa ırkının Pontik (Karadenizli -ç.n.) tipine dahil ediyor: “Pontik tip Karadeniz’in Kafkas ve Balkan sahillerinde yayıldı. Zaman içerisinde meydana gelen karışmayla değişim geçiren bazı müstakil gruplarda, batı Çerkeslerinde ve Tuna boyundaki Romenlerde bugün de varlığını sürdürmektedir; yakın zamanlarda değişim geçiren Pontik tip Avrupa’nın daha kuzey bölgelerine de yayıldı, özellikle Batı’ya…”

Kuzeybatı ve merkezi Kafkasya’nın geniş sahalarında yerleşik Çerkesler (Adigeler), birçok halkla sınırdaş idi: Abhazlar, Abazinler, Karaçaylar, Balkarlar, Osetler, İnguşlar, Çeçenler ve Dağıstanlılar. Doğaldır ki, bu halklarla yoğun ilişki içindeydiler ve Çerkeslerin (Adigelerin) iç ve dış siyasi tarihlerinde önemli bir rolü olmuştu. Çerkes (Adige) ülkesiyle birlikte, ortak kültürel ve coğrafi bir alan olarak Çerkesya’yı oluşturan sınırdaş komşularından başka, Kafkasötesi ülkeleriyle, Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’la ilişkiler de ciddi önem taşıyordu. Burada, Çerkeslerin (Adigelerin) bir etnos olarak oluşumunun ilkçağ ile ortaçağın sınırında cereyan ettiğini hatırlamak önemlidir. Kadim zamanlarda Çerkeslerin (Adigelerin) uzak ataları, Karadeniz çevresinde çok daha geniş sahaları işgal ediyordu: Kırım’da, Güneydoğu Avrupa’da ve Küçük Asya’da. Önde gelen Rus antropologlar (V.V. Bunak, M.G. Abduşelişvili, Y.A. Fedorov) erken bronz çağından (MÖ III. binyıl) ortaçağlara kadar Kuzeybatı Kafkasya’da nüfus değişimi olmadığına işaret ediyorlar, yani yöremizin en kadim halkı antropolojik tip olarak Çerkes (Adige) tipli idi. MÖ III-I. binyıllarda Çerkes ve Abhaz dilinin taşıyıcıları olan kabileler bugünkü Gürcistan topraklarında yaşıyorlardı ve meşhur Kolhida kültürünün kurucusu idiler. Önde gelen birçok Abhaz ve Gürcü biliminsanı (İ.A. Cavahişvili, G.A. Melikişvili, S.H. Bgajba, Y.S. Şakrıl vb.) bugünkü Abhazya arazisinde birçok yer adı ve ırmak adında Çerkes (Adige) izi buluyor.

Kafkasya’daki milliyetler arası ilişkiler tarihini incelemek, Çerkes (Adige) etnosunun ve tüm diğer etnosların bugünkü şekliyle oluştuğu süreçlerle yan yana ilerlemiş karmaşık etnogenetik süreçler hesaba katılmadan mümkün olmaz. Çerkeslerin Karadeniz ve Hazar Denizi arasındaki sahaya hâkim olmaları “Çerkes bozkırları” kavramında yansımasını bulmuştur. Çerkes bozkırlarının kuzey sınırı Kuma-Maniç çukurudur. Çerkes bozkırları” kavramını birçok ortaçağ yazarı kullanmıştır: İtalyan belgelerinden birinde Tatarların Kırım’dan Astrahan’a gidip, dönerken “Çerkes bozkırlarının etrafından dolandıkları” (intorno apreso la Circassia) anlatılır. Bu ifade önde gelen Kafkasologların çalışmalarında yer alır: Adolf Berje, Con Badli, Moşe Gammer. Çerkeslerin Kafkasya’da hâkim rolde olduklarını XIV. yy’ın ikinci yarısının Arap ansiklopedisti İbn Haldun da yazmıştı: “Bu dağlarda Hıristiyan Türkler, Aslar, Lazlar ve Perslerle Türklerin karışımından oluşmuş halklar yaşar, ama Çerkesler hepsinden güçlüdür.”

Büyük bir dahili cazibeye sahip Çerkes (Adige) kültürü ve yaşam tarzı Kafkasya’da bir özenti modası yaratmıştı. Giyimde, zırhta, silahta ve at binme tarzında Gürcistan’da olağanüstü popüler idi. Bu durum, o ülkenin hâkim elitinin Çerkesya kökenli olmasıyla açıklanıyor, daha da fazla sayıda aristokratik sülalenin Çerkeslerle (Adigelerle) güçlü hısımlık ilişkileri vardı. Rus yönetiminin Mingrelya, İmeretya ve Gurya’daki durumunu anlatırken Edmund Spencer 1837’de şöyle yazıyordu: “Rusya’nın namüsait durumunu daha da güçleştiren, âdet ve gelenekleri ve diline yabancı insanlar üzerinde hâkimiyet kurma amacına ulaşmasını engelleyen bir husus, önderlerinin, prenslerinin ve starşinalarının (başçavuş) Çerkes kökenli oluşudur.”

XIX. yy’da tüm Gürcü eşrafı Çerkes (Adige) giysisi giyer ve Çerkes (Adige) töresini takip ederdi. 1748-1752 yıllarında Kartli ve Kahetya kralları Teymuraz ve İrakliy çok sayıda Çerkesi (Adigeyi) (Çoğunluğu Kabardey’den) hizmetine almıştı. Onların yardımıyla Erivan, Gence ve Nahçıvan hanlıklarını himayesi altına alarak, Doğu Kafkasötesinde hâkim pozisyona gelmişti. İranlıların Tiflis önlerinde bozguna uğratılmasında Prens Kurgoko kumandasındaki 2 bin kişilik Kabardey süvarisi başrolü oynamıştı. 1753 Eylül’ünde Prens Orbelyani şu ifadeyi kullanıyordu: “Büyük Çerkesya hükümranının Kurgoko adlı oğlu öyle bir yiğitlik gösterdi ki ne kadar övsek azdır. Tüm Çerkes (Adige) askeri de aynı kahramanlıkla çarpıştı, kılıçlarını iyi çalıştırdı.” Aynı İrakliy 1778 ve 1782 yıllarında Kabardeylerin (Doğu Adigelerinin) bir kısmını Gürcistan’a göç ettirmeye çalıştı. Bu Kabardeylerden bir askeri güç oluşturarak, onun yardımıyla Gürcistan’ı birleştirme ve Kafkasötesi’nde egemenlik kurma planını hayata geçirmeye çalışıyordu. Rusya bu planları engelledi ve göç gerçekleşmedi. Çerkes (Adige) süvarilerinin Gürcistan’da kiralık askerlik yaptığına daha VI. yy’da şahit oluyoruz. Prens Barataşvili [kendisi de Çerkes (Adige) kökenli]şöyle yazıyor: “Gürcü vakanüvislerine göre ataları Çerkesya ve Osetya’dan gelen ve Gürcistan’a yerleşen Ksansk ve Argvis eristavları (Eristav-Ortaçağ Gürcistan’ında valiye karşılık gelen bir feodal unvan-ç.n.), onun zamanında (Jüstinyen’in -S.H.) ondan giysi ve arma aldılar. Jüstinyen, Gürcistan üzerindeki etkisini böyle korudu ve bu hâkimiyeti Kafkasya’nın batı bölgelerinde hâkim olacak şekilde genişletti.”

Çerkes paralı askerleri İnşaatçı David’den (1089-1125) itibaren Gürcü krallarının muvazzaf ordusunu meydana getiriyordu. Kral V. David’in gözdesi olan Çerkes paralı askeri Cikur, Gürcü tarihinde iyi bilinir. David, Moğollar tarafından Karakurum’a götürülmüş ve ardından Mısır Memlukları’yla yapılan savaşa katılmak zorunda kalmıştı. David’in yokluğunda Cikur, Gürcistan naibi makamında oturmuştu. Bu Çerkesin sağlam idaresi Gürcistan tarihinde iz bırakmıştır. Çerkes süvarileri VII. Georgiy’in krallığı devrinde Kartalinya’ya saldıran Timur ordularına karşı mücadele eden Gürcü ordusu saflarında savaşmışlardı. Çerkesler arası çekişmelerde yenilen bazı Çerkes süvarileri, Gürcistan’a geçmişti. Vecini’de oturan Kahetya prensleri Çerkesişvililer buna örnektir. Bu prenslerin ataları, Besleney’den Şegenuko pşıları idi.

Gürcü halk şarkılarında, destanlarında ve atasözlerinde, Çerkes en yüce savaşçı vasıflarına sahip bir imgedir. Gürcüler “Bir Çerkes gibi cesur!” derler. Gürcü-Çerkes etkileşimi çok ilginç hikâyelerle doludur ve folklora yansımıştır. Mingrel söylencelerinin en kahraman karakterlerinden biri, Kabardey bahadırı Eram-Hut’tur. Ş. Lominadze’nin anlatımında (kaynak kişi öğretmen Boris Horava) Eram Hut karakteri masal boyutlarında karşımıza çıkıyor: “Dağların, derelerin ardında, Büyük Kabardey’de olağanüstü boyda bir dev varmış. Onu adıyla değil, lakabıyla çağırırlarmış; ‘Eram-Hut’. Eram-Hut söylencesi XIX. yüzyılda çok popülerdi, ismi de cins isme ‘dönüşmüş’ olup, tüm Mingrelya ve Abhazya’da üst düzey cesaret ve kahramanlığı ifade etmek için bir sıfat olarak kullanılmaya başladı.”

Zih (Cik) etnonimi gerçek etnik içeriğinin yanında Gürcü dilinde bir anlam daha kazandı: Dağ parsını bu adla anmaya başladılar. Sulhan-Saba Orbelyani (1658-1725), Gürcüce cik kelimesini tefsir ederken şöyle yazıyordu: “Pars gibidir, İranlıların panterinden daha fazlasıdır. Abhazya ile sınırdaş bir kabile de aynı adı taşır.” Adigelerin kadim adının en güçlü yırtıcı hayvana (Gürcistan sahasında mevcut olan) geçmesi çok ilginç. S.S. Orbelyani zamanında Cikler terimi artık tüm Adige veya Adige-Abazin kütlesini temsil etmiyordu, yalnızca Ciketlerin (kendilerine verdikleri isimle “Sadzlar”) etnoteritoryal birliği bu adla anılıyordu. Ciget etnikonunun (etnikon; bir yer adıyla özdeş halk adı-ç.n.) doğası, çok muhtemeldir ki, daha karmaşıktı ve “Ziho-Het” (Keltiberler, Katalonyalılar, Gotalanlar, Aso-Alanlar vb. gibi) ikili bir etnikon idi. Etnikonun zoonime (hayvan adı-ç.n.) dönüşmesi, Aso-Alan örneğinde de bellidir. “Aslan” şeklindeki Aso-Alan adı, hem bir hayvan olarak aslanı ve hem de bir özel ismi ifade eder. Gördüğümüz gibi, Kuzey Kafkasyalı etnosların adının geçmesi bile, komşularının akıllarında, doğrudan aslan, pars gibi vahşi hayvan tasvirleriyle bir alegori doğurmuştur. Kadim Gürcü kaynaklarında Zihler (Cikler) yarı vahşi kabileler olarak vasıflandırılmıştır. Üstelik gaddarlık Ciklerin yasal bir vasfı olarak ilan ediliyor: Çar I. Mervan karakterini anlatan Mroveli onun “bir Cik gibi gaddar” olduğunu yazıyordu. Şüphe yok ki, Zihler birçok vakanüvisin tasavvur ettiği kadar vahşi ve gaddar değillerdi, ama bizatihi bu vasıflar, bunların Gürcistan’da algılanış biçimi dikkate değer. Ermeni dilinde haydut anlamına gelen “avazak”, N.Y. Marr’a göre avazg veya abazg kelimelerinden gelmektedir.

Çerkes imajının buna benzer bir algılanışı Vaynakhlarda gözleniyor. Bu bağlamda “Kabardey prensi Kaharma’ya dair” ve “Kabardey Kurtslot’a dair” Çeçen epik şarkıları (illi) dikkate değer. Yorumcular buralardaki olayları XVII-XVIII. yüzyıl sınırına tarihliyorlar. Popüler İnguş destanlarından birinin, gerçek bir şövalye timsali olan kahramanının adı Çerkes İsa’dır. Vaynakh-Adige ilişkileri, Adigelerin oluşumunun temellerini atan Maykop kültürü dönemine kadar uzanır. Maykop kültürü kabileleri, doğuda bugünkü Çeçenya topraklarına kadar yürüdüler. Burada, lengüistik ve antropolojik olarak Proto-Vaynakhlar olan Kura-Aras kökenli kabilelerle karşılaştılar. Aynen Abhaz-Adigelerin Hatti kökenli bir etnik camia sayılması gibi, Vaynakhları da Hurri-Urartularla ilişkilendiriyorlar. (Y.A. Fedorov, İ.M. Dyakonov, S.A. Starostin, S.M. Trubetskoy vb.)

Merkezi ve Doğu Kafkasya halkları daha çok Doğu Adigeleri olan Kabardeylerle temas ettiler. Kabardeylerin etkisi muazzamdı. XVI-XVIII. yy’larda birçok Oset ve İnguş topluluğu Kabardey prenslerinin hâkimiyeti altındaki topraklarda yerleşik idiler. Abazinya, Balkarya ve Karaçay’ın dağlı toplulukları da Kabardey bünyesindeydiler. Merkezi Kafkasya dağlıları Adige dilini ve görgü kurallarını öğrensinler diye çocuklarını Kabardey’e gönderirlerdi, “Kabardey gibi giyinmiş” veya “Kabardey gibi at biniyor” ifadeleri komşu dağlının ağzından çıkacak en büyük övgü idi.

Rus harp tarihçisi V.A. Potto şöyle yazıyor: “Kabardeyin asil tipi, hareketlerindeki zarafet, silah taşımasındaki ustalık, toplum içerisindeki kendine özgü duruşu gerçekten çarpıcıdır ve dış görünüşünden bile Kabardeyi tanımak mümkündür.”

Adigeler arası ihtilaflar dolayısıyla kan davasından kaçan çok sayıda insan Osetya, Çeçenya, Balkarya’ya yerleşti. Büyük Oset şairi Kosta Hetagurov XVIII. yy’da Osetya dağlarına yerleşen Adige aristokratı Hetag’ın kurduğu bir sülaleden geliyordu. Oset aldarlarının (prenslerinin) en önemli aileleri Çerkesya kökenli idiler. Onların arasında Kanuktiler –Kanukolar önde gelir. Oset folklorunda Kabardey prensi Aslanbek Kaytuko ile yiğitlikte rekabet eden Yese Kanukti -Kanuko’nun tarihi şarkısı en tanınmışlar arasındadır.

Adigelerle Abhazlar arasındaki ilişkiler özellikle sıkı idi. Bilimsel literatürde (M.F. Brosse, V.E. Allen) Abhaz Krallığı’nın hükümdar hanedanı olan Leonidlerin Çerkes kökenine dair bir hipotez öne sürülmüştü. Bizans kaynaklarında bu devlet Abazglar Krallığı olarak adlandırılır. Bazı dönemlerde Abazg Krallığı’nın en batıdaki sınırları Tuapse’ye dayanıyordu ve bu bağlamda bu siyasi oluşuma bazı Zih kabilelerinin de dahil olduğu sonucu çıkarılabilir. XIII -XVIII. yy’larda Çerkesya ve Abhazya, halkının aynı geleneklere sahip olduğu, aynı tanrılara inandığı, aynı giysileri giydiği yekpare bir etnokültürel alan teşkil ediyordu. Adige dilini bilmek Abhazya için sıradan bir şeydi. Rus-Çerkes savaşı döneminde (1763-1864) çok sayıda Abhaz, Adige kuvvetleriyle aynı safta çarpıştı. Şamil’in Abhaz müritleri mükemmel savaşçılar olarak nam salmışlardı. Abhazlar, Adigelerin trajik kaderini paylaştılar ve Osmanlı İmparatorluğu’na kitlesel sürgüne tabi tutuldular. Temirgoylu prens sülalesi Bolotokolardan gelen Acgeriyiko Kuşuk (1840 yılında öldü), Abhazya’da bir halk kahramanı olarak saygı görürdü. Abhazya ve Adigey’in çok sayıda ortak sülale adı (Bgajba-Bgajnokovi, Bagba-Bagov, Ardzinba-Ardzinov, Çaçba-Çiç, Çaçhaliya-Çaçuh, Çirgba-Çirg) olması dikkate değer. Evliya Çelebi’ye göre daha XVII. yy’da Bjeduğların bir kısmı Abhazca konuşuyordu. Bazı Şapsığ ve Abzeh klanlarının Abhaz kökenli olduğu tahmin edilebilir.

Abhaz-Adige etno-lengüistik camiası her zaman, kendisini müstakil bir tarihsel-kültürel tip olarak tanımlamaya müsaade edecek derecede özdeş yahut “benzer” karakteristiklere sahip olmuştur. Uzun bir dönem boyunca Abhazların, Abazinlerin, Ubıhların, Sadzların, Adigelerin tarihi izole biçimde ele alınıyordu, o derece ki, Adigelerle ilgili birçok çalışmada Abhaz-Abazinler veya Ubıhlara dair tek bir atıf bulamıyoruz.

Kabardey ve Abazin toprakları Batı Adigelerinden sadece Kafkas savaşı ve sürgün döneminde koparılmıştı. Abhazlar, Abazinler, Ubıhlar ve Adigeler arasında hiçbir zaman sınır olmadı. Apsua dilli yerleşimler kuzeyde Taman Yarımadası’na ve doğuda Küçük Kabardey’e kadar yayılmıştı. Aynı şekilde Adigeler de Abhazya’ya girebiliyorlardı ve yer adlarında bıraktıkları izlere Mingrelya’ya ve hatta daha güneye kadar rastlanabiliyor. Diğer Kafkaslılardan çok, özellikle Abhaz-Abazinleri Çerkeslerle karıştırıyorlar veya bilerek Çerkeslere dahil ediyorlardı. Abhaz-Adige etnik etkileşimi tarihlerindeki en önemli süreci teşkil ediyor. Bu etnoslar gerçekten de ortak genetik köklere, antropolojik tipe, etno-inançsal geleneğe, maddi ve manevi kültüre sahiptirler. Tarihin önemli anlarını birlikte yaşadılar, aynı etkilere maruz kaldılar (Bizans, Osmanlı, Rus). Diasporada bir aradalar. Lengüistik farklılıklar Abhaz-Adigelerin ortak bir ülkenin halkı olarak, ortak bir tarihsel-kültürel tip olarak adlandırılmalarının önünde bir engel teşkil edemez. Aksi takdirde, Dağıstan tarihini bugünkü haliyle ele almaktan vazgeçip, bunun yerine dar bir etnik bakışı önermemiz gerekecekti. Abhaz-Adigeler, Gürcülerden çok daha fazla birleşik, kaynaşmış bir camia idiler, ama “Gürcü tarihi” tamlaması kimseyi şaşırtmıyor. Nihayet, çağdaş Abhazların, Abazin ve Adigelerin dilsel olarak ayrılması, Abhaz-Adigelerin Rus işgalinden önce sahip oldukları ortak medeniyet alanının yıkılmasının sonucudur. Birçok gözlemci Abazinlerin, Ubıhların, Sadzların iki dilli, hatta üç dilli olduklarına tanık olmuştu. Sadzların kelime hazinesi, mesela XVII. yy’da (E. Çelebi’ye göre), Adige dilinden neredeyse ayırt edilemeyecek durumda idi. Ayrıca binlerce sosyal bağ (akrabalık, hısımlık, ailevi, klansal, feodal ilişkiler) Abhaz-Adige etnoslarını ortak bir kültürel ve çok sık olarak da siyasi bir ortaklıkta birleştiriyordu. Günümüz Adige soyadlarının Abazin, Abhaz kökenleri meselesi, onlarca Abhaz-Abazin sülalesinin Adige kökenli olması gibi yaygın bir olgudur.

Abhaz, Abazin, Adigey ve Kabardey tarihinin birçok yönü, Abhaz-Adige tarihsel-kültürel tipi olarak önerilen fikir çerçevesinde nitelik anlamında yeni bir yaklaşım kazanacaktır. Bizatihi bu fikir doğaldır ki, münferit bir Kabardey, Adigey ve Abhaz tarihinin kendine özgü vasıflarını yok saymıyor. Adigey ve Kabardey için o denli güncel olan Kırım Hanlığı’yla ilişkiler, XVI-XVIII. yy’ların Abhazya’sı için genel siyasi-askeri problemler yelpazesinde mütevazı bir yer tutar.

Şüphe yok ki, Adige-Kalmık çatışmaları, 30 yıllık Abhaz-Mingrel savaşı, Temryuk zamanında Küçük Kabardey’in Moskova ile ittifakı ve birçok başka konu, Abhazya ile Çerkesya’nın siyasi tarihini önemli ölçüde farklı kılar. Ve Kuzeybatı Kafkasya tarihi ile ilgili çalışmaların hemen hepsi bu mecrada yazılmıştır. Ama Abhazların, Gürcistan ile ilişkilerinin öyle değil de böyle şekillenmesinin nedeni, güçlü bir Adige-Abazin faktörünün varlığıdır. Ve eğer Çaçba-Şervaşidzeler, Bahçesaray tarafından doğrudan doğruya bir tehdide maruz kalmadılarsa, bu, prenslik Abhazya’sıyla ve prenslik Kabardey’iyle her bakımdan ilişkili olan Kuzey Kafkasya Abazinlerinin bu tehdidin etkisini azaltmış olmaları sayesindedir. Sonuç olarak Abhazya’ya yönelik bütün vektörler (siyasi, askeri, inançsal, kültürel vb.) Adigey’e, Ubıhya’ya, Kabardey’e kadar ulaşıyordu. Bozkırın etkisi de Adige toprakları üzerinden Abhazya’ya kadar ulaşıyordu.

Adigelerin komşu Kafkas halklarıyla ilişkileri genellikle barışçıl karakterde idi. Ortaya çıkan anlaşmazlıklar, bilindiği gibi, kişisel düzeyde idi. Halkların barış içinde bir arada yaşamasını sağlayan şey, doğanın ortak kullanımı, yabancı işgalcilere karşı ortak mücadele gibi hususlardı. Kafkasya halkları dostluğun değerini bilirlerdi ve yapılan anlaşmalara titizlikle uyarlardı. Adigelerin tarihi ve kültürü de bariz şekilde kardeş Kafkas halklarından etkilenmişti.
(http://intercircass.org)

 

Çeviri: Uğur Yağanoğlu

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here