Sahib-Giray

0
212

Bu makalede Kırım hanı Sahib Giray’ın, Çerkesya’ya yönelik fetihçi politikaları inceleniyor. 1539-1551 yılları boyunca bu han Çerkesya prensliklerine karşı dört geniş kapsamlı sefer düzenledi. Bu seferlere dair esas kaynak, daha çok Remmal (Araplarda kum üzerinde çizilen çizgilerle fal bakmaya remil denirdi. Remmal, remil falı bakan kimse – çn.) Hoca adıyla tanınan, Sahib Giray’ın falcısı ve saray vakanüvisi olan Osmanlı vakanüvisi Kaysuni-zade Mehmed Nidai’nin eseridir. Remmal Hoca’nın eseri “Tarih-i Sahib Giray” veya “Sahib Giray hanın Tarihi”, sadece Kırım-Çerkes ilişkileri tarihi değil, Çerkesya’nın genel anlamda geç Ortaçağ ve erken modern zamanlarının tarihi bakımından da en değerli kaynaklardan biridir. Bu kaynak, Osmanlı İmparatorluğunun ve Kırım Hanlığının Çerkes ülkesi üzerinde uyguladığı askeri-siyasi baskının karakteri ve boyutlarını ayrıntılı olarak anlamaya imkân veriyor. Ayrıca, Çerkesya’nın iç siyasi durumuna, onu oluşturan prensliklerin karşılıklı ilişkilerine bir bakış atmamıza imkân veriyor, prens sülalelerinin tarihini, Adige etnosunun alt-etnik gruplarının oluşumunu aydınlatıyor. 

Çerkesya seferi için Sahib Giray, Tatar Hanlığı nüfusu arasında topyekûn olmasa da en azından kitlesel bir seferberlik yürüttü: belli başlı Tatar beylerinin askerleri ve milisleri sefere katıldı. Sahib Giray ateşli silahlar gibi, Çerkes prensliklerinin henüz sahip olmadığı bariz bir avantaja sahipti. Ordusunda arkebüz taşıyan tüfenkçi denilen özel birlikler vardı. Sahib Giray, Osmanlılar tarafından temin edilen ileri teknoloji sahra topçusuna sahipti. Hanlık ordusu aynı şekilde arkebüzle donatılmış yeniçeri birlikleriyle takviye edilmişti. Kefe beylerbeyi, kalabalık ordunun Kerç Boğazı’nı geçmesi için filosunu tahsis etmişti. Sahib Giray Çerkeslere ağır yenilgiler tattırdı, birçok Çerkes “mirzasını” idam etti, birçok esir elde etti ve üstelik itaat altına aldığı prenslikleri, kölelerle ödeme şartıyla muazzam bir haraca bağladı. Sahib Giray, Kırım Hanlığı tarihinde ilk defa olarak şahsi muhafızlarını Osmanlı kapıkulu sisteminden örnek alarak kölelerden teşkil etti. Hanlığın “yeniçerileri” veya “memlukları” Çerkes, Abaza ve diğer kölelerden teşkil ediliyor, bizatihi bu seferler yeni birlikler için insan teminine kaynaklık ediyordu.  

Sahib Giray’ın seferleri, Çerkes seçkinlerini Rus devletinin şahsında bir müttefik aramaya iten en sert bir tarihsel (askeri-siyasi) meydan okuma, veya A. Toynbee’nin terminolojisiyle darbe uyarıcısı oldu. 

Remmal Hoca’nın eseri Adigelerin tarihsel etnoğrafyası anlamında belli bir değer taşıyor: burada geçim, konut-yerleşim kompleksi ve silahlar gibi halk yaşamına dair ayrıntılar yansıtılmıştır. 

 

Remmal Hoca’nın verdiği bilgilere göre Sahib Giray’ın 1539-1551 yıllarında Çerkesya’ya yaptığı seferler 

1552 yılında Moskova’ya Çerkesya’dan ilk elçi heyeti geldi, geliş amaçları Kırım-Osmanlı yayılmacılığına karşı Rus çarının askeri desteğini elde etmekti. Bunu IV. İvan’ın Çerkes toprakları üzerinde geçici bir üst himaye kurmasını sağlayan1555, 1557-1558 yıllarındaki başka heyetler takip etti. Çerkesya’nın siyasi tarihindeki bu çok önemli dönem, ülkemiz tarih yazıcılığında yeteri kadar ayrıntılı olarak incelenmiştir [1, с. 202–224]. Ama bir önceki dönem, XVI. asrın ikinci yarısı, özellikle I. Sahib Giray Hanın (1532-1551) 1539-1551 yılları arasındaki dört fetih seferi, hala yeteri kadar incelenmemiştir. Adigelerin XV. yüzyılın ikinci yarısındaki siyasi tarihine dair tasavvur tablosunu ciddi biçimde genişleten M.A. Nekrasov’un monografisi, bu anlamdaki yegane araştırma olarak kalmaya devam ediyor [2]. 

Elimizde Kuzeybatı Kafkasya’yı konu edinen Osmanlı XVI yüzyıl kaynakları hala yoktur. Bu makalede, daha ziyade Remmal Hoca (Remmal “remilci”, “falcı”) olarak tanınan Osmanlı yazarı Kaysuni zade Mehmed Nidai’nin “Sahib Giray hanın Tarihi” adlı, bu konuda en kapsamlı kaynaklardan biri olan eseri ele alınıyor. Remmal Hoca’nın gerçek görevi, patronunun işlerini ustaca tasvir eden ve göklere çıkaran methiye yazarlığı zenaatidir. “Sahib Giray han Tarihi” sadece XVI yüzyılın 30-50’li yıllarında Osmanlı imparatorluğundan ve Kırım hanlığından gelen tehdidin derecesini değerlendirmeye imkân vermekle kalmayıp, o dönemin Çerkesya’sına dair birçok ilginç tarihi-etnoğrafik bilgiler veren, enformasyon değeri bakımından benzersiz bir kaynaktır [3]. 

Kırım Hanlığı, post-Altınorda devletleri arasında en başarılı olanıdır. Kazan ve Astrahan Hanlıklarından iki buçuk asırdan daha uzun süre ayakta kaldı ve Büyük Orda’nın ve Astrahan Hanlığının ortadan kaldırılmasına bizzat iştirak etti. 1475 yılında Osmanlı himayesini kabul edene kadar Kırım Hanlığı pek o kadar başarılı değildir: Ceneviz Kefe’sinin şahsında yarımadadaki güçlü komşusuyla barışmak zorunda kalmıştı ve Teodor’un prensliğinin (Kırım Gaotya’sı) bağımsızlığına saygı duyuyordu. 1475 yılında Kefe ve Güney Kırım topraklarının önemli bir kısmı ve keza Kerç, Osmanlı sultanının doğrudan yetki alanına geçti. Merkezi Kefe olan yeni bir Osmanlı vilayeti kuruldu. Kefe beylerbeyi makamına üst düzey Osmanlı memurlarını ve hatta prensleri (şehzade) tayin ediyorlardı, ki bu da bize Osmanlı hükümetinin Kırım üzerindeki kontrolün devamına ne kadar önem verdiğini gösterir [4, с. 99–100].  

Kırım hanları Osmanlı tahakkümünden şikayetçi idiler ama öyle de olsa, Kuzey Karadeniz sahil havzası ve Kuzey Kafkasya’da kendi yayılmacı siyasetlerini yürütmek için Osmanlı siyasi, askeri ve teknolojik kaynaklarını ustaca kullanıyorlardı. Hanlık ordusu saflarında ileri teknoloji topçusu, arkebüz taşıyan düzenli piyade yeniçeriler, askeri filo yer alıyordu. Kafkasya tarafındaki köprübaşı, yani Taman “adası” Osmanlılar tarafından daha 1475 yılında hanlık güçlerini işe karıştırmadan ele geçirilmişti. Bunun ardından, 1479 yılında Gedik-Ahmed Paşa kumandasındaki büyük bir çıkartma gücü ikinci defa Çerkesya’ya saldırdı, Anapa’yı (Mapa, Maparium), Kopa’yı (Kopario) ve galiba, Matrega’yı yakıp yıktı [5, с. 467–468]. 1516 yılında Osmanlılar han ordusunun desteğiyle, “şah adası” Taman’da ve Temryuk’da iki büyük hisar inşa ettiler. Sonra Çerkesya’da Osmanlı-Kırım fetih siyasetine uzun bir ara verildi. 

Gene de Kırım kaynaklarını kullanma imkanına sahip Osmanlıların ağır ve devamlı mevcudiyeti Çerkes elitini, hem Osmanlı sultanının, ve hem de Kırım hanının yüksek himayesini tanımanın kaçınılmaz olduğu noktasına getirdi. Ama, Osmanlı coğrafi ve idari nomenklaturasında (adlandırma cetveli-çn.) Çerkesya sıradan bir vilayet değil (Çerkes vilayeti), Memleket-i Çerkes “Çerkes devleti”, Çerkes biladı “Çerkeslerin ülkesi” Çerkes-Eli “Çerkes mülkü” [6, с. 64, 66–67, 69] gibi tamamen müstakil bir siyasi oluşum olarak geçiyor.  

1539 yılında, şeklen Çerkeslerin Osmanlı kalelerine saldırısıyla tahrik edilen uzun bir anlaşmazlık dönemi başladı. I. Sahib Giray’ın (1532-1551), Osmanlıların çok ciddi desteğiyle Çerkesya’ya yaptığı dört sefer Çerkeslerin itaatiyle sonuçlanmadı, ama 1552-1562 (Batı Çerkesya için) ve 1557-1570 (Doğu Çerkesya veya Kabardey için) yılları boyunca Rus-Çerkes ittifakını canlandırdı. 

A.M. Nekrasov, Osmanlı yayılmacı siyasetini hızlandıran çok önemli bir nedenin altını çiziyor: Safevi İran’ıyla olan çekişme. 1538 yılında, uzun süren bir başarısızlık geçmişinden sonra, Tahmasp’ın Safevi ordusu ilk defa olarak Derbent’i zapt etti ve böylelikle Hazar sahilinde Kuzey Kafkas düzlüğüne çıkarak, yalnızca Transkafkasya’daki değil, Kuzey Kafkasya’daki Osmanlı çıkarlarını da tehdit etmeye başladı [2, с. 103]. 

Hanın vassalı olarak Çerkes prensleri, hamilerine karşı koyuyor ve haraç ödemeye ve Kırım seferlerine katılmaya yanaşmıyorlardı. Üstelik, Çerkesler Astrahan Hanlığı’nın taht kavgalarına silahlı müdahalede bulunuyorlardı ki, bu başlı başına Kırım’a bir meydan okumaydı [7, с. 114–115].  

Çerkesya seferi Hicri 946 yılının en başında, yani Mayıs-Haziran 1539 tarihinde yapıldı. Remmal Hoca, ordunun toplanışı ve yola çıkışını ayrıntılı olarak anlatıyor. Kefe beyi Halil bey filotillayı tahsis etti ve kendisi de hana Kerç’e ve Temryuk’a kadar refakat etmek üzere geldi: “Denize açıldılar ve Temryuk kalesine geldiler. Kalenin etrafında dört yüz kadar Çerkes hanesi vardı. Tüm Çerkes beyleri geldiler ve hana başvurarak, ‘adayı’ soyan Çerkesleri teslim etmeyi vaat ettiler, kendilerini öncü kuvvetlerine [ordunun] almasını [rica ettiler]” [3, с. 38, 178]. 

Kuban’da han karşıya geçiş için iki nokta tespit etti ve katiplere askeri saymalarını emretti. Hanın sancağı altında 40 bin savaşçının sefere çıkmış olduğu anlaşıldı. Kuban’dan ordu nerede olduğunu pek anlayamadığımız Hitibit Dağları istikametine yöneldi. A.M. Nekrasov, Hitibit’ten kastedilenin Ketsehur (Kentsegur, Ana Kafkas Sıradağlarının Mezib’den Pşada’nın kaynaklarına kadar olan sektörü) silsilesinin en yüksek (905 m.) dağlarından biri olan Thab dağı olduğunu tahmin ediyor [2, с. 104]. Dolayısıyla Hitibit dağlarını, Jane’nin Kuban sahili arazisini, Tsemez ve Pşad [8, с. 185] arasındaki veya hatta Nebug’a veya Agoy’a kadar uzanan sektörde, Karadeniz sahilindeki arazisinden ayıran Ketsehur silsilesiyle karşılaştırmak mümkündür.  

Han, Jane beyi Kansavuk’u ayağına çağırdı ve Taman “adasındaki” eşkıyalıktan onu sorumlu tuttu. “Senin hünkara sadakatin böyle mi?” sözleriyle onu sultana ihanetle suçladı ve üzerini soyarak 10 bin kırbaç vurulmasını emretti: “Eğer ölmezse yarın darağacında sallandırın… Kansavuk’un adamları Kefe Beyinin etrafına toplandılar. Beye yalvararak müdahale etmesini ve beyin hayatının bağışlanmasını istediler. Kendisine 20, hana iki yüz, cihan padişahına iki yüz köle vermeyi vaat ettiler. Kefe beyi han hazretlerinin yanına geldi, onun dizlerine sarılarak Kansavuk’un hayatının bağışlanmasını rica etti ve böylelikle onu kurtardılar. O [Каnsavuk] Temryuk adasında rehineler bırakarak, han hazretlerinin dönüşünden önce köleleri hazırlamak üzere geri döndü [kendi mülküne] [3, с. 179].  

Ordu, Hitibit Dağlarına hareket ettikten sonra on günlük bir yürüyüşle Elbruz Dağına ulaştı. Öyle görünüyor ki, yazar Elbruz derken, Kafkas Sıradağlarının ana omurgasının buzulla kaplı kısmını kast ediyordu. Yani, ordu Anapa boylamından Fişt-Oşten dağ silsilesine kadar, yaklaşık 265 km uzunluğunda olan ve Karadeniz Kafkasya’sı denen kısma paralel olarak ilerledi. Fişt-Oşten masifi, buzullarla kaplı yüksek dağ silsilesinin başlangıcıdır. 

Remmal Hoca, Çerkes köylerine “kabak” dendiğine işaret ediyor. Bu terim, XVI-XVII. asırların diğer Kırım, Osmanlı ve Rus kaynaklarında da kullanılıyor. Terimin etimolojisi hala açıklanabilmiş değil, ama terimin Adigece kökenli olmadığı belli. Muhtemelen, terimin kökeni Adige yerleşimlerinin yuvarlak veya çember planlı olmasıyla ilgilidir [10, с. 166–168]. 

Han ordusu yaklaşınca, Çerkes yerleşimlerindeki halk kaçıyordu. Askerler bir dizi yerleşimi yakmış, ama yazar bunun hangi Çerkes bölgesinde olduğunu yazmıyor. Bu sırada, meşhur bir şaki olan bir Çerkes yakalandı, Sahib Giray onu ilk bakışta teşhis etti: “Bu adamın görünüşü bir hırsız ve dolandırıcıya benziyor”. Onu tanıyıp tanımadıklarını sordu. Birkaç Çerkes ileriye çıkarak şöyle dediler: “Padişahım, tüm Çerkes ülkesinde bunun gibi [başka] bir hırsız ve şerefsiz [adam] yoktur. Erkek çocukları, kız çocukları, kadınları kaçırır. Hatta evde beş veya on kişi olsa bile, içeri girer ve kocasının yanında uyuyan kadını kaçırır. Padişahım, bu yalancı en büyük dolandırıcıdır. Bu alçağı hafife almayın” [3, с. 180]. 

Han gene de, “Kuban kıyısında” Çerkeslerin hendek kazarak içine sivri kazıklar çaktıklarını ve düşmanı beklediklerini anlatan bu esire güvenmek zorunda kaldı. Esir kılavuzluk etmek istediğini söyledi: “Yolu benden başka kimse bilmez, beni serbest bırakın, sizi oraya götüreyim”. Kuban kıyısında olup da, hanın ordusunda görevli yüzlerce Çerkesin bilmediği bu karmaşık yolun ne olduğu belli değil. Çok muhtemeldir ki Remmal Hoca bir Çerkes istihkamının yerini şaşırmış olsun. 

Han 10 bin savaşçı seçti ve Orgun kabakına yaptığı akına bizzat kumanda etti, kampın kumandanlığını Şirin sülalesinin başı Baba beye emanet etti. Yok edilmesi için Sahib Giray’ın şahsen harekete geçmesine değecek Orgun’un hangi sebeple ana hedef seçildiği belli değildir.  

Orgun yerleşiminin yerinin tespiti çok zordur. V. Ostapçuk, Orgun’un yukarı Kuban bölgesinde olduğunu düşünüyor [11, с. 398, 407]. Remmal Hoca gerçekten de Kuban kıyısında Çerkeslerin kurduğu istihkamlardan söz ediyor, ki bu hal, yüksek dağlık arazi yapısıyla bir arada ancak yukarı Kuban havzasında ve en yakın kollarında (Teberda, Zelençuk, Urup) mümkündür. Ama, Jane’den hemen yukarı Kuban’a geçişin, bizatihi Remmal Hoca metninde hiçbir şekilde açıklanmadığını söylemek lazım. 

Bununla ilgili olarak, Orgun’u Loo (Loup, Ordan) ırmağında meskûn Ubıh topluluğunun adı olan Ordan (Ordane) ile özdeşleştirmenin mümkün olacağını öneriyoruz. “Zyüebze, Nige, Bath, Dogomepse, Psihe veya Momay” gibi, bir sıra ırmağın ahalisi de bu topluluğa mensuptu [8, с. 182; 12, с. 73]. 

Sahib Giray’ın ordusunun önce Jane üzerinden Hitibit Dağına (Thab, Ketsehur omurgası), ardından da dağ etekleri hattı boyunca (“Anapa yolundan”) Maykop’a vardığını tahmin edebiliriz. Burada Han, ordusunun büyük kısmını bıraktı ve kendisi Karadeniz sahilindeki Orgun “kabakını” (Ordan topluluğunun “kabaklar” grubunu) soymak amacıyla on bin kişilik bir kuvvetle Belaya boyunca yukarıya, Guzerıpl geçidine yürüdü. Bu topluluk, öyle anlaşılıyor ki, Ubıh dilli idi ve Çelebi’nin verilerine göre Abaza-Buzudukların (Bjeduğ) meskûn olduğu araziyle karşılaştırılabilir. 

Remmal Hoca birçok nedenle yanılmış olabilir: mesela, eğer kılavuz, Guzerıpl geçidine giderken yoldan sapmış ve han ordusunu Belaya ile Küçük Laba arasında su bölümü çizgisini teşkil eden Thaç omurgasına sevk etmişse, yazar önündeki muazzam Elbruz kütlesini net ve yanıltıcı derecede yakın görmüş olabilir. Ayrıca Remmal Hoca bir de belli ki tüm yıl boyunca karla kaplı ana Kafkas omurgasını kastederek Elbruz’dan daha geniş anlamda söz ediyor. Eğer batıdan ilerlenirse, buzulla kaplı ilk dağ Oştendir (Oşten dağları masifi, Fişt, Pşeho-Su). Bu bölgeden güney yamaca, Şahe ve Dagomıs vadilerine geçilebilir, ama yol top ve nakliye vasıtalarıyla ilerleyecek süvariler için son derece zorludur. 

Meçhul Adige “Susanin”i (İvan Susanin, Rusya tarihinde 16. asır sonunda “Büyük Kargaşa” olarak adlandırılan dönemde, 1613 yılının şubat ayında yeni seçilen çar Mihail Romanoviç’i ele geçirmeye çalışan Leh-Litvanya askerlerine kılavuzluk ederek onları bir ormanda kaybetmiş bir Rus köylüsü. Kendisi 19. asırda kahraman ilan edilmiştir-çn.) öyle anlaşılıyor ki, han ordusunu kasten sarp yerlerden geçirmiş. Nihai bir muharebe imkânı olmayınca ve ordusu güçten düştüğü için han geriye dönmek zorunda kaldı: “İster-istemez, geri dönmek gerekiyordu. Han, orduya kılavuzluk eden melunun kafasını bizzat kendisi kesti. Kulunuzun [Remmal Hoca] ricasıyla inançlı Çerkeslerin hayatı bağışlandı (İslamı kabul edenler?-S.H.). 

Han çılgına dönmüştü ve bir dahaki sefere Çerkesleri acımasız şekilde cezalandırmaya ant içti: “Birkaç yıl sonra Çerkes vilayetinde onların [halkın] başına gelmeyen kalmadı. Han Çerkeslere, Nuh zamanından beri görülmemiş eziyetler etti. Erkekleri öldürüyor, kadın ve çocukları esir alıyordu” [3, с. 182]. 

Remmal Hoca’ya göre Sahib Giray sefere devam etmeye hazırlanıyordu, ama maiyetindekiler onu vaz geçirdiler: “Devletlimiz! Bu o kadar küçük bir halk ki, sizinle yarışamaz. O kadar önemli mi? Bugün intikam almazsanız, bunu yarın da yapabilirsiniz. Şimdi zamanımız yok. Sağ salim ülkenize dönmeniz lazım. Nogay halkı da hazırlanıyor [saldırmaya]. Hanın kendi ülkesinde olmaması iyi olmaz. Kış gelip de yerler kaygan hale geldiğinde rahatlıkla birkaç gün içinde geri gelip köyü [Orgun] kolayca ele geçirebiliriz, çünkü Çerkes halkı çıplaktır. Kışın evlerini terk etmezler. Hanı ikna ettiler” [3, с. 182–183]. 

Dönüş yolunda çok sayıda esir ele geçirdiler, han buradan kendisine pay almayarak tüm ganimeti savaşçılarına bıraktı. Sahib Giray’ın ordusu Kuban’ı aşağı havzasında geçti ve Temryuk’da Kefe valisi ve Kansavuk tarafından karşılandı. Jane prensi sultana (hünkar) verilecek köleleri getirdi, Halil bey de, hana verilecek köle kafilesinin çok yakında Kırım’a gönderileceği konusunda güvence verdi. 

 

1545 Jane Seferi 

1545 yılında Sahib-Giray Çerkesya’ya iki sefer düzenliyor, birisi batı bölgelerine, diğeri de Kabardey’e. 1539 yılındaki sefer gibi, bunlar da sultanın talimatıyla yapıldı. 

Jane’ye saldırı için, Kansavuk’un adamlarının “ada” halkını soydukları ve hayvanlarını götürdüklerine dair bir haber bahane oldu: “Bu haberi duyan han hazretleri şöyle dedi: Bu haramzade bana verilen yemini ihlal etti. Üzerine yürümek için haklı bir gerekçe arıyordum.” Kefe Beyine bir ferman yazdı. Fermanda şöyle yazıyordu: “Hemen Kerş’e gidip tekneleri hazır edin”” [3, с. 72, 212].  

Kefe beyi, Kansavuk’un savaşa hazır olduğunu rapor etti: “ “Çerkesler hanın gelişinden haberdar oldular, müfrezelere bölündüler ve hendeklerin arkasında mevzilendiler. Süvarileri, piyadeleri, savaşçıları yaklaşık on bin kafirden müteşekkildir. Yollara hendekler kazıp, kazık engeller çaktılar ve hanın yolunu [han ordusunun hücum yolunu] gözlüyorlar”. Haberini şu sözlerle bitirdi: “Karar han hazretlerinindir”. Han haberi duyduktan sonra gülümsedi ve şöyle dedi: “O [Jane beyi] gücümü daha önce sınamıştı. Gölgemi gördüğünde nereye saklanacağını şaşırıyor, göğsünde nefesi ve kanı donuyor. Dağlara gitmek yerine toprağın altına saklanmayı tercih ediyor, ama ben buna müsaade etmeyeceğim”. 

20 bin mevcutlu sefer kuvvetinin içinde kapı kulu, tüfenkçiler, hizmetli beklerin süvarisi, Karaçi-beklerin (Kırım’da hanı seçme yetkisine sahip dört güçlü sülalenin beylerine bu ad verilirdi-çn.) Tatar süvarisi, yeniçeriler, sahra topçusu vardı. Kefe Beylerbeyi üç yüz tekne ile boğazdan kesintisiz geçişi temin etmişti. Ordu Temryuk’a ulaştığında han 30 top atışı ve 3 bin tüfek atışı yapılmasını emretti. Remmal Hoca bu selamlamanın psikolojik etkisini renkli bir şekilde tasvir ediyor: “Toprağın titremesi o kadar güçlü hissediliyordu ki, sanki Elbruz dağı sallanıyordu. Jane’nin uzak bölgelerinin [halkı] arkebüz ve top salvolarını duyunca, ne yapacağını, nereye gideceğini şaşırdı. Demek ki Kansavuk da bunu [topların gürlemesini] duymuştu. [Han] Üç günlük yolda idi ve o aklını yitirdi ve korkudan suratının rengi değişti, ruhu karardı”. Remmal Hoca’nın el yazmasının çevirmeni ve yayıncısı o. Gökbilgin, elyazmasının Petersburg nüshasında Kansavuk’un bu reaksiyonuyla ilgili olarak şöyle yazıldığına işaret ediyor: “Sara krizindeymiş gibi yere yıkıldı, bilincini yitirdi. Yüzüne biraz su serptiler de kendine geldi” [3, с. 216]. 

Kansavuk aksakallarını topladı, sonuçta “hana beş yüz ve hünkara bin köle verelim de han böylece onunla karşılaşmadan buradan ayrılsın” kararı çıktı. 

Sonra Janeliler hana yirmi kişiden oluşan ve başkanlığını, hitabeti yüksek bir aksakalın yaptığı bir heyet gönderdiler. Görev başarısızlığa uğradı: Han muhafızlarına heyetten iki kişiyi soyup üçer bin kırbaç vurmalarını emretti, başka iki kişinin de burunlarını ve kulaklarını kestiler. Sonra geriye, Kansavuk’a gönderdiler [3, с. 217].  

Geri döndükleri zaman, “Bağırmaya ve şöyle konuşmaya [Kansavuk’a] başladılar: ‘Senin beceriksizliğin ve öngörüsüzlüğünden dolayı, bak başımıza neler geldi!’. Her birisi karısının ve çocuklarını yanına alarak kaçtı. Kansavuk’un yanında iki bin kişiden başka kimse kalmadı. Keşifçiler yüceliğini ve gücünü ertesi sabah gördükleri han hazretlerinin yaklaştığını haber verdiler. Dünyanın sonunun geldiğini düşündüler”. Hal böyle olsa da korku herkesi esir almamış ki, hanın kampına gece baskını yaptılar: “Tatarlar onları kuşattı ve kimsenin kurtulmasına imkân vermediler. Bazılarını öldürdüler, diğerlerini de esir aldılar. Hana getirdiler [esirleri]. Han hazretleri tercümanı çağırdı ve Çerkesleri sorgulamaya başladı. Onlar şunu söylediler: “Burun ve kulaklarını kestiğiniz insanlar geri dönünce, sizin gücünüzden ve ihtişamınızdan söz ettiler, o sırada orada olan ve sayıları 15 bini bulan savaşçılar bu iki kişinin başına geleni duyunca padişahım, hepsi saklandı. Şimdi Kansavuk’un yanında hepi topu iki bin kişi kaldı. Belki de kalmaya zorlanıyorlardır”. Han hazretleri esir alanları cömertçe mükafatlandırdı. Sabah olunca askerler ata bindiler ve sessizce hareket ettiler. Han hazretleri grup halinde gidip gelmeyi veya bir tarafa ayrılmayı yasakladı. Sabahleyin geldiler, hendeği ortaya çıkaran Tatarlar, Çerkesleri arkadan kuşattılar, dağa doğru sıkıştırdılar, öyle bir güçle saldırdılar ki, sanki Jane beyi dünya kurulduğundan beri böyle bir şeyle karşılaşmamıştı. Kısacası, Çerkeslerin kanı ırmak gibi aktı. Bir saatten kısa bir sürede imha edildiler, Kansavuk bir veya iki kişiyle kurtuldu. Tüm kalanlar kılıçtan geçirildi veya esir alındı. Ardından han hazretleri, Tatarların müfrezeler halinde ormana dağılmalarına izin verdi. Han hazretleri ve tüfenkçiler bir müfrezeye [düşman] rastladılar. Derhal onları yakaladılar. Yetmiş beş gün boyunca askerler Çerkes dağlarını taradılar. Sonra döndüler, uygun bir yer buldular ve kamp kurdular. Üç gün sonra han hazretleri haraç olarak elli bin köleyi kabul etti. Ve yüzden fazla mirzayı zincire vurdular” [3, с. 218–219]. 

Daha sonra esir Çerkes mirzalarını çok sayıda esirle değiştirdiler: “En önemsizlerini [mirza] takas ederken yirmişer köle getirdiler. En iyiler için her birine ellişer köle takas ettiler. Kendi esirlerini geri aldılar” [3, с. 220]. 

 

1545 Kabardey seferi 

1545 güzünde sıra Kabardey’e geldi. Seferin görünüşteki gerekçesi, Kabardey prensi Elbozdu’nun (Elbozadı) handan yardım istemesi idi. Remmal Hoca’ya göre Elbozdu, Kabardey içerisindeki iktidar mücadelesinde mağlup oldu, rakibi adı anılmayan kuzeni idi. Şimdi Elbozdu kuzenine karşı destek almak üzere Kırım’a gelmişti. Bu, bir Kabardey prensinin handan askeri destek istediğini belge kesinliğiyle kanıtlayan ilk örnektir: “Bir gün bir haber geldi ‘Padişahım, Kapartay beylerinden Elbozdu adında biri kapınıza geldi’. Han, güvendiği adamlarından birini onun yanına gönderdi ve ertesi gün huzura kabul etti. O geldi ve selam verdi. Yer gösterdiler, oturdu ve armağan olarak yirmi köle verdi. Han ona haber sordu, o şöyle cevap verdi: ‘Padişahım, amcamın oğlu bana saldırdı, bir süre savaştık; o beni yendi, tüm adamlarımı aldı, beni adamsız bıraktı.  

Esir ele geçirmek için padişahıma refakat etmek istiyorum. Kansavuk adlı Jane beyi, yanında yüz veya iki yüz kişiyle Kapartay’a geldi, beylere kendi durumunu anlattı. Ve onlar oybirliğiyle Azak’ı alma ve böylelikle Kırım’ın askerlerini [sayısını] azaltma kararı aldılar padişahım, o zaman hasatla uğraşacak ve ihtiyatı ihmal edeceklerdir” [3, с. 222]. 

Elbozdu, hem Kırım ve hem de Lehistan-Litvanya kaynaklarında adı bilinen ilk Kabardey prensidir. 1553 yılında Litvanya ve Lehistan kralı büyük prens II. Sigismund Augustus’un, Devlet-Giray’a (1551-1577) yazdığı beratta Sigismund, hanı “Pyatigorsk Çerkeslerine” karşı kazandığı zaferden dolayı kutlamıştı. Rus dilinde yazılmış olan Litvanya belgesinden, hanın prens Albuzdu’ya karşı düzenlediği seferin 1552 yazında olduğunu anlıyoruz. Bu Devlet-Giray Hanın Çerkeslere karşı ilk seferi ve bu hanın kumanda ettiği ilk geniş çaplı askeri girişimdir: “Geçen yılın Haziran ayında mutlu atınıza binip büyük bir orduyla Türk Kayzerinin Azov şatosundan çıkıp Pyatigorsk Çerkasları topraklarına, Büyük Moskova Prensiyle işbirliği yaparak devletiniz hakkında fena niyetler besleyen prens Albuzduy üzerine yürüdünüz ve onun ülkesini fethettiniz, Tanrının yardımıyla kendisini, karısını ve çocuklarını ele geçirdiniz. Şimdi sen, kardeşimiz, sağlıkla ordunla birlikte ülkene döndün… kardeşimiz olan senin sağlık haberlerini ve düşmanımıza karşı kazandığın zafer haberini duyunca, yürekten sevindik ve sana, kardeşimize sağlık diliyoruz, sizin düşmanınız, bizim de düşmanımızdır, sizin mutluluğunuz, bizim de mutluluğumuzdur” [13, с. 76]. 

Yani, kendi mülkünü geri almak için 1545 yılında han ordusunu Kabardey’e getiren aynı prens, şimdi 1551-1552 yıllarında Kırım Hanlığına karşı yardım arayışında Moskova’ya başvurdu. Muhtemelen bu davranış, ona 1545 yılında yardım eden hanın, yani Sahib-Giray’ın 1551 yılında Hatukaylara karşı yaptığı seferden dönüşünden hemen sonra, daha boğazın Çerkes tarafındayken öldürülmüş olmasıyla açıklanabilir. Tahta çok muhtemelen Elbozdu’yu önceki hanın müttefiki veya önemli bir vassalı olarak gören Devlet – Giray çıktı. Elbozdu’nun Moskova’ya başvurması herhalde 1551 yılında cereyan etti. 1552 yazında ise yenilgiye uğratıldı ve Devlet-Giray tarafından esir edildi. Dolayısıyla Elbozdu, Kabardey’de büyük prens mevkiini 1545-1552 arasında işgal etmiş olmalıdır. 

Z.A. Kojev, Elbozdu’yu Temryuk (Kemirgokjo) İdarov’un küçük kardeşlerinden biriyle, Yelbuzda İdarov’la karşılaştırıyor (1589’da öldü) [14, с. 147]. Bu karşılaştırmanın yerinde olduğunu söyleyemeyiz, çünkü Remmal Hoca açıkça amcaoğlundan, yani kuzenden söz ediyor. Elbozdu çok net olarak İdar’ın küçük kardeşi Yelbuzduk Bituyeviç’le, yani Temryuk’un kuzeniyle karşılaştırılabilir. “Arkadaşlarıyla birlikte Prens Yelbuzduk”’un adı 1588 yılına ait bir yeminli mukavelede geçiyor. Aynı belgede kendisi İzbulduk ve İlbuzduk olarak da adlandırılıyor. 1588 yılında kendisine verilen beratta baba adıyla anılıyor: İlbuzduk Bituyeviç [15, с. 44–49; 16, с. 50–52]. Dolayısıyla Temryuk’un (Kemirgoko) 1545 seferi sırasında Kabardey’in büyük prensi olduğunu tahmin etmek mümkündür. 

Yani, küçük bir yeniçeri birliğini de kapsayan 60-70 bin kişilik Kırım ordusu, Azak üzerinden, Kırım’daki Rus elçisinin haber verdiği gibi “bu yaz uzak Çerkas’a, Habartka’ya yürüdü” [2, с. 107]. 

Han Elbozdu’yu kılavuz tayin etti. Saldırı için uygun zamanı da o seçmişti, kendi sözleriyle çok sayıda Kabardey köylüsü savaşçıların koruması altında tahıl hasadı için belli bir yerde toplanacaktı. Elbozdu aynı yerde “Bujaduk” kabilesi halkının da tarım işleri yaptığını bildiriyor. A.M. Nekrasov bu etnonimi ikna edici bir şekilde “Evliya Çelebi’deki” (XVII. asır ortası) “Buzuduk” adıyla karşılaştırıyor ve Bujadukları Bjeduğlar olarak tanımlıyor [2, с. 108]. 

Tarım işleri için Kabardey’de bulunup da, 10 bin kişilik bir ordu teşkil ederek, kendinden sayıca kat be kat üstün han ordusuna saldırmaya cüret edebilen bu Bjeduğlar neyin nesi idi? Muharebe, Malka kıyısında cereyan etti, yani Kabardey’in tam merkezinde. Han, Çerkes kabilelerinin birer birer hakkından geliyor, bu da Bjeduğların Kabardey prensleriyle ilişkilerinin dostça olmadığını düşündürüyor. Kabardey’de üst iktidarı ele geçirmek için Kırım istilasını başlatan Elbozdu, çok muhtemelen bu amacına 1552’ya kadar olan dönemde ulaştı. O, Bjeduğ sorununun çözümüne yardım etti, Bjeduğların sıkıştırılması, anlaşılan prenslerin çoğunun işine geliyordu. 

Bjeduğlar, Kabardey’deki ve daha geniş anlamda da kuzey yamaçtaki “Abaza” göçmenler rolünü oynamış olabilirler [10, с. 433–434]. Evliya Çelebi’ye göre, XVII. asrın 40’lı yıllarında Buzuduklar, sahilin Camba ve Usuviş kabileleri arasındaki kısmında meskûn idiler. Tanınması zor olan Camba (muhtemelen Dagomıs vadisi topluluğu), Soça kabilesinin batısında işaretlenmiştir. Usuvişler, adına ve bağlamına bakılırsa Subaşi (Şahe) ırmağı topluluğudur. Öyle görünüyor ki, bu bölge Buzudukları da dahil etmemiz gereken bir Ubıh dilli halkla meskûn idi. 

Çerkesistan’daki Buzuduk beldesini Çelebi, Astrahan seferine giderken Buzuduklardan 3 bin savaşçı alan Mengli-Giray hanla ilişkilendiriyor: “Astrahan ele geçirildiğinde bu Buzuduklar Çerkes ülkesinde Obur dağı etrafına iskân edildiler. Çerkesistan’da onlara halen Buzuduk derler. Abaza Buzudukları ve Çerkes Buzudukları arasında Obur dağı denen yüksek bir dağ vardır. Aralarındaki uzaklık üç konaktır. [Abaza ve Çerkes Buzudukları] Birbirlerine saldırırlar ve çocukları kaçırırlar” [9, с. 52]. Kuzey yamaçta Şahe’nin kaynaklarının karşısında Belaya’nın kaynakları bulunur, bunun yukarı havzasında aynı Çelebi 1666 yılında başında beyleri Azamat-Giray’ın bulunduğu bir Buzuduk prens köyünü tasvir ediyor [17, с. 75–76]. Bu durumda, Obur dağı Fişt-Oşten masifidir. Obur adı, Fişt-Oşten masifine komşu ve aynı şekilde Belaya’nın kaynakları sektöründe bulunan Abago dağına uyumludur. 

XVI. asrın ortasında Bjeduğlar Adigeler arasındaki dilsel asimilasyonlarının başlangıç aşamasında ve kuzey yamaçta yeni bir vatan arayışında bulunmuş olabilirler. Onların büyük hareketliliği, bu bağlamda, çeşitli Adige prenslikleriyle yaşadıkları bir sıra anlaşmazlıkla da kolaylıkla açıklanabilir. 

Z.A. Kojev, Bjeduğların Kabardey’de boy göstermelerinin, Temryuk (Kemirgokjo) İdarov’un bir süre önce onları kendi büyük prenslik mücadelesinde bir askeri kaynak olarak davet etmesiyle ilişkili olduğunu oldukça ikna edici bir şekilde öneriyor [14, с. 145, 147]. Ş.B. Nogmov’a göre Kemirgoko İdar, erken yaşta babasız kaldı ve Bjeduğ prensi Eljer Himişev’in yanında eğitildi [18, с. 105]. Eğer adının etimolojisinden hareket edersek (“Kemirgoy oğlu”), Kemirgoko’nun kendisi Kemirgoy’da eğitilmiş olabilir ki, bu keyfiyet, Batı Çerkesya’dan davet edilen takviye kuvvetleri sayesinde hızla güçlenmesinde ilave bir faktör olmuştur [14, с. 141–142]. 

Remmal Hoca’nın anlatımında, Kabardey ve Bjeduğlara karşı düzenlenen sefer şöyle cereyan etti. “Han ordusu Perekop ve Azak üzerinden yürüdü. Azak’tan üç günlük yoldan sonra ‘büyük bir ırmağın kıyısında kamp kurdular’. Orada han hazretleri gene Elbozdu’ya sorular sordu. Elbozdu, dağ eteklerinden başlayarak Kabardey’de tüm toprakların buğday ekili olduğunu ve işlendiğini anlattı. Burada, Kabardey sınırları içinde Bujaduk kabilesinden insanların tarlaları var: ‘Yılda iki kez insanlar savaşçılar eşliğinde buraya döner ve mahsulü toplarlar. Hasat zamanı bitince tüm erkekler, karılarını, çocuklarını ve kölelerini toplayıp eve dönerler. Bu, onlara zarar vermek için fırsat arayanın harekete geçmesi gereken zamandır. Hala bu zaman geçmiş değildir. Kısacası on gün sonra herkes geri dönecek, kimse kalmayacaktır’. O zaman han hazretleri şöyle dedi: ‘Bu Buzaduk’un ne kadar savaşçısı var?’ Elbozdu şöyle cevap verdi: ‘On bin kişi var, ama çetin ceviz cinsinden. Bu yiğit savaşçılardan müteşekkil bir ordu’. Han hazretleri kaderini Tanrıya emanet ederek, burayı terk edip, düşmanın üzerine yürüdü. Kabartay toprağı beş günlük yoldaydı. Han hazretleri oğlu Emin Giray Sultan’ı yağma işinin yönetimiyle görevlendirmek üzere yanına çağırarak, askerlerinin etrafa dağılmasına izin vermemesi buyruğunu verdi: ‘Kimse kimseye haksızlık yapmasın. Geceleri dikkatli olun. Gelmek isteyen ve atlarına güvenenler seninle gelsin’. Bu sözleri söyledikten sonra han, onun ayrılmasına ve askerlerine başkanlık etmesine izin verdi. Elbozdu’yu kılavuz tayin etti” [3, с. 226–227]. 

Han ordusu Malka’ya, henüz orada yeterli sayıda Kabardey orakçısı ve onları koruyan savaşçı toplanmamışken ulaştı. Remmal Hoca, eğer ordu üç gün sonra gelseydi, tüm Kabartay kabilesini ele geçirmek mümkün olurdu diyor. Hanın çadırı doğrudan bir buğday tarlasının ortasına kuruldu: “Tüm orakçılar yakalandığında Bujadug, Tatar ordusunun geldiğini ve tarlalardaki tüm orakçıları dövdüğünü, kırk veya elli beyin esir alındığını haber aldı. Kısa sürede Bujaduk yiğit savaşçılardan müteşekkil bir ordu topladı ve han ordusunu görmek için yüksek bir dağa çıktı. İçinde sayılamayacak kadar asker bulunan bir ordugâh olduğunu gördü. 60 veya 70 bin asker [Tatar] saydılar. Kendi aralarında müşavere ettikten sonra, hana şu haberi götürmeye karar verdiler: “Esir olan beyler arasında iki yiğit bey var. Onları bulalım ve geri alalım. Onların yerine güzel kız ve erkek çocuklar gönderelim”. Ardından, hava karardığında, yaklaşıp aniden saldıralım, zira bu Tatar askerleri soyunur ve tedbirsiz uyurlar. Böylelikle, hana bir adam göndermeye karar verdiler. O hanın yanına geldi ve teklifi hana iletti. Han hazretleri “Kansavuk nerede?” diye sordu. “Padişahım -diye cevap verdi- sizden şikâyet etmek ve intikam çağrısı yapmak amacıyla, yanında iki yüz kişiyle bize geldi. Beylerimiz, şimdi bunun zamanı olmadığını ve geri dönmekten [kendi mülküne] başka seçeneği olmadığını söyleyerek onu kovdular. Han hazretleri ona bir hilat verdi ve şöyle dedi: “Her ne hal ise, bana borcunuz olan erkek ve kız çocuklarını getirmeniz için size iki gün veriyorum”. Ardından han onu geri gönderdi. Sonra han Elbozdu’yu çağırdı ve kanaatini sordu: “Bu adamların sözüne güvenilir mi?” “Padişahım -diye cevap verdi- bunlar yalancı, sözlerine asla inanmayın, yaptıkları her şey, aldatmadan başka bir şey değil. Bu gece gelip, saldırabilirler”… Han hazretleri hemen toplanma ve hareket etme emri verdi. Yola çıktılar ve Belh Nehri kıyısına kamp kurdular. Askerler ırmak ve düzlük arasında idiler. Han hazretlerinin çadırını yüksek bir tepeye kurdular. Askerler uzakta Çerkesleri gördüler ve akşam olunca, han hazretleri çadırı kaldırıp hendek kazmaları talimatını verdi. Ardından hazır olmalarını emretti. Tatar askerleri atların etrafında bir çember oluşturdular (Yani atları, tahkim edilmiş kampın içine gizlediler… S.H.). Hiçbir asker uyumadı, hazır durdular. Tüfenkçiler hazırlandılar. Burada herkes tüfeğini ve cephanesini, sadağını ve kılıcını, dilinde Tanrının adını hazırladı. Herkes hazır halde bekledi. Diğer taraftan Çerkesler zırhlarını çıkarıp elde süngü (belli ki, kama-S.H.) uyuyan Tatar askerlerine yaklaştılar: “Önce hana gidelim; hanı yakalayalım, Tatarlar kaçışırlar, zira kafa terk ettiğinde [gövdeyi], ayakların bir önemi kalmaz. Tatarları koyun gibi keseriz”. Bazı hainler [hanın kampından] geldiler uyardılar: “Han tedbirsiz uyumuyor. Han çadırını dışarıdan silahlı ve teçhizatlı yüz veya iki yüz kişi bekliyor. Oğlan beyler (Kırım ve Kazan hanlıklarında imtiyazlı bir askeri sınıf-çn.) de sabaha kadar kendi çadırları etrafındaki korumayı güçlendirdiler. Üç yüz tüfenkçi hazırlıklarını tamamladı ve sabaha kadar uyumadan bekleyecek. İç taraftan, toplar ve arabalar, birbirine zincirle bağlı olarak konuşlandı. Yeniçeriler ve tüfenkçiler kampı kuşattılar. Tüm İçki-beylerin çadırları kuşatıldı. Eğer şimdi saldırırsanız, hepiniz ölürsünüz. Ama Tatar askerleri tedbirsiz uyur. Onların üstüne gidersiniz… atlarını alırsınız, onları öldürürsünüz ve amacınıza ulaşırsınız”. (Herhalde iki kamp vardı: 1) Görevli beylerle, kapı-kulu ile, yeniçerilerle, tüfenkçi ve topçularla hanın kampı; 2) Başında Karaçi-beylerinin (Kırım ülkesi 6 yerel beyliğe bölünmüştü, beyliklerin başındaki reislere Karaçi – bey denirdi-çn.) bulunduğu, Şirin, Barın, Argın ve Kıpçak sülalelerinin reisleriyle birlikte Tatar kabile milisi, Sahib-Giray’ın hükümdarlığı döneminde bu beyliklere iki sülale daha, Mansur ve Seceut ilave edilmişti. S.H.). Onların teklifi kabul edildi. Bu defa Tatarlara, onlar uyurken yaklaştılar. Hep birden haykırarak on bin Çerkes, süngülerini sallayarak ve atlarını bırakarak, aynen bir kurdun koyun sürüsüne daldığı gibi Tatar kampına girdiler. Tatarlarla yüz yüze geldiler. Ama o zaman hendeklere düştüler, ön safta olanlar da sivri kazıkların üstüne yıkıldı. Tatarlar hendeğe düşenlere yağmur gibi kurşun yağdırdı, kaçmak ve canını kurtarmak için var güçleriyle çabalamalarına rağmen [tüm] Çerkesler kılıçtan geçiriliyordu. Han, borazancılara ve zurnacılara coşturmalarını [savaşçıları] emretti. Müminlerin “Allah! Allah!” sedaları arşa çıktı ve topların gürlemesi Elbruz dağına ulaştı. Askerler uyumadılar, sabaha kadar eğlendiler. Tanrı bilir hangi sebepten, ama Müslümanlardan kimsenin burnu bile kanamadı” [3, с. 227–230]. 

Sabahleyin Sahib-Giray, Çerkesleri ibret olacak şekilde cezalandırdı: “Beyler ve en cesurları [savaşçılar] arasında kırk-elli kişi seçtiler ve idam yerine götürdüler. Bazılarının boynunu vurdular, bazılarını kazığa oturttular, bazılarını boynundan, bazılarını kollarından veya ayaklarından astılar. Kısacası, [han] onları çeşitli yöntemlerle öldürdü” [3, с. 230]. Kabardey sınırlarını terk etmeden önce Sahib-Giray on bin köle haraç aldı. 

 

1551 Hatukay seferi 

1551 seferine, Hatukay prensleri Eloka ve Antanuka’nın Azak yakınlarında Osmanlı ve İran uyruklarına saldırması sebep olmuştu: “Orada [sarayda], han tahta oturunca, bazı insanlar geldi ve bağırarak, şapkalarını yere vurarak ağladılar. Han onlara “Kimsiniz? Şikâyetiniz nedir? Kimden şikâyet ediyorsunuz?” diye sordu. Şöyle cevap verdiler: “Merhametli padişahım, İran’dan çıkarak hacca gittik, Kefe’ye döndük. Tüm İranlı hacılar toplandık ve Or Agzı (“Or’un ağzı”, Perekop’taki Or kalesinin isimlerinden birisi-S.H.) üzerinden kervanla Azak’a hareket ettik. Canbek Yelok’un ve Antanuk’un oğulları bin Çerkesle bize saldırıp bizimkileri öldürüp, malımızı aldılar. Birkaçımız zor kurtuldu. İşte durumumuz budur, umarız kapınızdan eli boş dönmeyiz”. Han hazretleri şunu söyledi: “Bu imansızların birkaç defa küstahça şöyle dediklerine dair haberler bize kadar ulaştı: Diyorlar ki han bizi soymaya geliyormuş, ama biz Jane ve Kabartay gibi değiliz. Onun gücü zarbozan (Zorbozan, büyük çaplı bir topa verilen isim-çn.) toplarıysa, bizim topumuz ve tüfeğimiz sarp dağlar ve argamaklarımızdır (cins atlar kastediliyor-çn.). Bu arabalar [top yüklü] umurumuzda bile değil. Handa karşımıza çıkacak kadar erkeklik var mı? Eğer gelirse, onun laneti olacağız’’ [3, с. 254]. 

Remmal Hoca, dolaylı olarak asi kardeşlerin Hatukay’ın prens ailesine mensup olduğu vakıasını yansıtmıştır: “O, [han] ‘Neredesiniz Hantuka’nın oğulları (Hantuk Oğılları)’ narasıyla yola koyuldu” [3, с. 254]. 

Bu kardeşlerin Canbek’in oğulları olarak gösterildikleri halde, ayrıca bir de Hantuk’un oğulları oldukları anlaşılıyor. Y.N. Kuşeva ve ardından A.M. Nekrasov, bizce bu ismi gayet doğru olarak Hatukay etnonimiyle özdeşleştirmişlerdir [1, с. 137–138; 2, с. 110]. 

Çerkesya’ya yapılan bu istilanın nedeninin, gayet inandırıcı bir şekilde açıklanmış olmasına rağmen, bu sefer de sultanın talimatıyla düzenlenmişti. Bjeduğlara yeniden benzer bir bağlamda atıf yapılıyor: Çerkes direnişinin ikinci dereceden ama çok önemli bir faktörü olarak. Jane beyi Kansavuk gibi, Hatukaylar da savunma taktiğini seçiyor ve kuvvetleriyle dağlara kapanıyor. Bir Çerkes esirin ifadesine göre, prens Bujaduk onların yanındadır ve onları her türlü şekilde savaşa teşvik etmektedir. “Muzaffer padişahım-diye munisce anlatıyordu esir-kırk gün önce, harekete geçtiğinizi öğrendik. Yelok ve küçük kardeşi Antanuk yola çıktığınızı duyunca, halkı sarp dağlara sakladılar. Daha çok gerilerde duran Bujaduk onların aceleyle gelişlerini duyunca şöyle dedi: ‘Bu kendi ayağıyla bize gelen bir av. Bundan iyi fırsatı [Tatarları bozmak ] nerede buluruz? Hana gelince, o buraya gelmez. Bunu söyledikten sonra, iki kardeşin eline saygısızca vurdu, beş gün boyunca boza yapıp, yediler, içtiler’” [3, с. 257].  

Sahib-Giray’ın 20 bin kişilik ordusu Hatukay mülküne, seferin dördüncü günü ulaştı. Burada onun saldırısını pek ciddiye almadıklarını anlayan han, ordunun bir kısmını, bin tüfenkçi, 20 top ve oğlu Gazi Giray Sultanı yanına alarak Hatukayların kabaklarına yöneldi: “Elok’un bulunduğu köye gitmeleri ve onun yaşadığı evi kuşatmaları ve her yeri ele geçirmeleri buyruğunu vererek, gece yarısı Borgan-bey ve Şah Hüseyin kumandasında iki bin askerden müteşekkil bir kuvvet gönderdi, kılavuz olarak da bir esir Çerkes verdi. Soyguna gittiler. Han da hızlı davrandı. [Bogdan-bey ve Şah Hüseyin] Elok’un kabakına şafakta geldiler. Elok uyanınca, kısık bir at kişnemesi ve insan sesi duydu. Kardeşlerini ve nökerlerini (Moğolca bir kelime olup, bir liderin yakın çevresinde bulunan sadık yoldaşlar anlamında kullanılır-çn.) uyandırdı ve onlara şöyle dedi: ‘Ne oluyor, bakın’. Onlar dışarı çıkıp, hemen geri döndüler ve şöyle dediler: ‘Ne bekliyorsun? Han buraya gelmiş’. Hemen atlarını eyerlediler, zırhlarını giydiler, kılıçlarını kuşandılar, kamalarını ellerine aldılar ve evden çıktılar”. Asker kolu onların hareketini fark etti, ama yol hala açıktı: “Şah Hüseyin Borgan’a şöyle dedi: ‘Ne bekliyorsunuz, gidin onları kuşatın. Hücum!’ Dini korkaklık olan bu Borgan şöyle dedi: ‘İnsan bunlarla savaşabilir mi?’ Hanın memnun olmayacağını söyleyerek adamlarına izin vermedi [Çerkesleri yakalamalarına]”. Elok ve adamları onların gözü önünde kaçtılar. Sabahleyin han hazretleri geldi ve onlara katıldı. Güzel bir yere yerleşti ve Elok’tan haber sordu, şöyle cevap verdiler: “Padişahım, askerlerin gözü önünde on beş kişiyle birlikte uzaklaştı, onlara kimse engel olmadı, yolu kesmediler”. Bu haberi duyar duymaz han öyle öfkelendi ki, eğer Borgan ve bu Şah Hüseyin orada olsalardı, onları diz çöktürür ve kafalarını keserdi. Onları getirsin diye bir adam gönderdi. Onlar geldiğinde hanın öfkesi biraz dinmişti. Padişah bağdaş kurar kurmaz şöyle dedi: “Kancıklar, sizi şımarttım, sizi erkek yaptım. Sayemde zenginleştiniz, saygınlık kazandınız. Adam sayılıyorsunuz, sizi önder yaptım ve iki üç bin kişinin başında gönderdim. Yakalayamadınız [Çerkesleri] ve 15 kişinin kaçmasına izin verdiniz”. Bunu söyledikten sonra, sakal ve bıyıklarının yolunmasını emretti. Yüzlerini çamurla sıvadılar ve boyunlarına içi dolu bağırsak doladılar. Onları öküzlerin üstüne oturtarak askerler arasından geçirdiler. Önlerinden yürüyen tellal şöyle bağırıyordu: “Kadir-i mutlak Tanrı padişahımıza uzun ömür versin! İşte padişahın düşmanlarının kaçmasına izin verenlerin sonu budur!”. Ertesi gün hanın mallarının gerisi geldi. Tavuklar, koyunlar, arpa, buğday ve darı, Yelok’un 30 veya 40 kabakında o miktarda idi ki, tüm askerler bir ay boyunca taşıyıp [stokları] bitiremedi. Han hazretleri, çok büyük, geçit vermez bir ırmağa sırtını vererek konuşlanmıştı. Ordudaki herkesin ikişer adet iki sajen (2,13 m boyunda eski bir uzunluk ölçüsü-çn.) boyunda uzun kazık getirmesini emretti. Kısa sürede bu yerine getirildi. Hendekler kazılmasını ve sadece dış taraftan iki giriş bırakacak şekilde kazıkların sıkı bir dizi halinde yerleştirilmesini emretti. Girişlerin etrafına okçular yerleştirildi. Öyle bir müstahkem ordugâh kurdular ki, yüz bin asker saldırsa bile burayı alamazdı. İki yüz tüfenkçinin başına Ali Hoca’yı atadı. Sonra oğlu Gazi Giray Sultanı yanına alarak [yola çıktı] üç yüz araba [top taşıyan] eşliğinde “Neredesin Bujadug?” diyerek. Bu şekilde Elbruz dağına ulaştılar. Oradan ırmak vadileri, yokuşlar, inişler, boğazlar geçtiler. Bazen arabaları ırmaklardan aşırdılar. Üç gün boyunca yürüdüler; dördüncü gün, şafak vakti, Elbruz’un zirvesinden pek uzakta olmayan Bujadug topraklarına ulaştılar. Burası Bujaduk [kabilesi] ve beylerinin, Yelok’un topraklarında el koydukları hacı mallarını paylaştıkları yerdi, o sırada her taraftan göğe yükselen “Allah! Allah!” nidalarıyla askerler onlara ulaştı ve tüm toplar da aynı zamanda ateş ediyordu. Bu durumda Çerkes beyleri panikledi ve kaçarak kurtulmaya çalıştılar. Han hazretleri onların [Çerkeslerin] kumaşları yığdıkları yere geldi. O [han] orada bulunan köleleri yakaladı, çadırını kurdu ve yerleşti. Askerler dağlara [çevredeki] girdiler, [oradan] bir sürü Çerkes kölesi ele geçirdiler. Yelok’un ve Bujaduk’un [halkından] 30 veya 40 bin köle topladılar. Altın ve gümüş kap-kacak ve kupalar ve kumaşlar hana iletildi. Gazi Giray Sultan nökerleriyle birlikte yetmişten fazla güzel köle topladı. Yeniçeriler de geldi ama on yedi tanesi dönmedi, üç gün orada [dağlarda] kalmışlar. Tüm askerler toplandı. Ardından bu yeniçeriler de geldi, ganimet toplamaya gitmişler. Herkesin beşer-onar kölesi vardı. Hepsi döndüler. Tüfenkçilerin ikişer-üçer kölesi vardı, yalnızca az sayıda kimsenin birer kölesi vardı. 

Kısacası o yerde üç gün daha kaldılar. Kimse bol ganimetten mahrum kalmadı. Sarayda görevli olanlar da katıldı. Han hazretleri [aldı], kendisine mallara ilave olarak sadece iki bin köle. Sonra Yelok’un kardeşi Antavuk’u yakaladılar. Sonra onları getirdiler. [Han] tüm erkek, kadın köleleri ve esir beyleri getirmelerini emretti. Antavuk’u idam yerine getirdiler. Tercümanın sesi ona şunu söyledi: “Sen, şöhret peşinde, argamak üzerindeki süvari, burnu havada güçlü pehlivan. Galiba, han da kim oluyormuş, sarp dağlarımıza neden geliyor diyordun. Birimiz yüz Tatara bedeliz. Onun gücü ne kadar? Diyordun. Çünkü sen olağanüstü bir yiğitsin. Yiğit! Öğünen ve büyük konuşanın kendisi de iyi olmalı, vuruşurken Tatarların elinde ölmek daha iyi değil miydi, esir düşmektense, kendi kılıcının üstüne düşmek daha iyi değil mi? Bu yiğitlik mi? Adın için bu ne utanç!” [c. 258-260]. 

Yakalanan halka yapılan kitlesel mezalimden ve Elok’on kabakının yakıldığını söyleyen yazar, esir edilen prenslerin akıbetini açıklamıyor. Adı anılan Hatukay prensleri XVI-XVII. asırda Adigeler için geleneksel isimlerdir. Elok, çok muhtemeldir ki, Aleguk/Alecuk, “Alıc’ın oğlu”, yani Grek’in oğlu (Nogumov’da destansı kahraman Alegiko, keza bkz. Aleguko Şogenukov, Kazıy Kabardey’inde büyük prens). Antanuk (Remmal Hoca’da başka bir yazım şekli Antavuk), bir Latin ismi olan Anton’a Adige patronimik son eki къо “oğul” eklenerek oluşmuş bir isimdir. Adige antroponiminde (insan isimlendirilmesi-çn.) bu model üzerinde kelime oluşturulması ilk defa 1502 yılında G. İnteriano’nun dikkatini çekmişti: “Yeni doğan çocuğa, doğumdan sonra eve giren ilk yabancının adını verirler, eğer bu bir Grek, Latin veya yabancı ismi taşıyan biriyse, bu isme mutlaka “uk” eki ilave edilir; mesela, Petro-Petruk, Paulo-Pauluk vb…” [19, c. 47]. 1498 yılında Mengli-Giray’ın III. İvan’a verdiği beratta Çerkes prensi Antonon’dan söz ediliyor (muhtemelen Antonok) [20,c. 263]. Antanuk adı Antinoko biçimiyle Ş.B. Nogumov’da ve Atvonuk biçimiyle Han-Girey’de anılıyor [18,c. 127; 12, c. 448]. V.D. Smirnov Osmanlı tarihçisi Mustafa Naim’in eserine dayanarak, Jane mülkünde 1638-1644 yılları arasında Antonak ve Hakşumak prens kardeşler arasında cereyan eden iç anlaşmazlığı ayrıntılı olarak tasvir etmiştir. [21,c.555-556]. 

Remmal Hoca, Hatukay köylerindeki gıda stoklarının bolluğundan söz ediyor: Kanaatine göre binlerce kişilik han ordusu orada bir aydan uzun süreyle beslenebilirmiş. Tahıl kültürlerinden buğday, darı, arpa yetiştiriliyor. Atçılıkta, kardeşlerin öğündüğü cins savaş atlarının üretimi ciddi bir gelişim göstermiştir. XVII. asırda Çelebi’ye göre Hatukayların “safkan Arap atları” vardı [17, c. 67]. 

Sahib-Giray Çerkeslerle savaşırken, Bahçesaray’daki hanlık tahtını yeğeni Devlet-Giray zapt etmişti. Sahib-Giray’ın tüm hükümeti ve tüm Kırım seçkinleri hiçbir direnç göstermeden yeni hanın tarafına geçti. Osmanlı sultanının hanlık tahtını Devlet-Giray’a verdiğine dair haber cephedeki orduya ulaştığında, tüm askeri birlikler, hem Tatar mirzaları, hem de bizatihi hanlık birlikleri Sahib-Giray’ı kendi kaderine terk etti. Kendisi Temryuk kalesine sığındı, ama Devlet-Giray’ın adamları onu ve oğlunu orada öldürdü. Sahib-Giray’ın Kırım’da bulunan tüm oğulları, en küçükleri de dahil olmak üzere, öldürüldü. 

Böylece, fiili olarak Çerkesya’yı fethederek, Çerkeslerle savaşta en başarılı olmuş olan Kırım hanı, daha Çerkesya sınırlarını terk edemeden bir anda tahttan indirilip, öldürülmüş oldu. Bu, takip eden Kırım yönetici nesilleri için önemli bir ders oldu: Sultanın buyruğunu örnek bir şekilde yerine getirmek için bile olsa, uzun süreliğine başkentini terk etmeyeceksin. 

Sahib-Giray’ın iktidar döneminin incelenmesi, bir sıra Adige prensinin Rus uyrukluğu almasının ana çıkış noktası olan o askeri-siyasi ve psikolojik ortamın tam da 1539-1551 arasındaki dönemde oluştuğunu gösteriyor. Sahib-Giray, Çerkesya’nın tüm prensliklerine değilse, neredeyse hepsine ağır darbeler vurdu: Jane, Hatukay, Bjeduğ, Kabardey. Besleneyler ve Temirgoyların adı anılmıyor ama, onların da en azından, tüm Adigeler üzerindeki tehdidin derecesinin farkına varmadıklarını düşünmek akla aykırıdır. 

A.M. Nekrasov, Çerkes prenslerini Müthiş İvan’la askeri ittifak kurmaya iten önemli bir durumun altını çiziyor, bu, ateşli silah elde etme çabasıdır: “Ardından gelen 50’li yıllarda Adigelerin Rus devletine yaptıkları himaye başvurusu, bu halkların Kırım ve Osmanlı tehdidi karşısındaki durumunu değiştirdi” [2, c. 113]. Rus çarının Çerkeslere ateşli silah verdiğine dair elimizde bilgi yok ama Çerkesler böyle bir silaha sahip güçlü bir müttefik kazandılar. 

Sahib-Giray’ın seferleri, tüm Kırım-Çerkes ilişkileri döneminde Kırım Hanlığının Çerkesya’da giriştiği en geniş kapsamlı ve yıkıcı askeri seferler oldu. XVI. asrın ikinci yarısında ve tüm XVII. asır boyunca, Sahib-Giray’ın icraatıyla karşılaştırılabilecek tek bir sefer düzenlenmedi. 

Kırım-Osmanlı yayılmacılığı Çerkesya’da, organize olmayan, ama çok cansiperane bir direnişle karşılaştı. Remmal Hoca, Sahib-Giray’ın zaferlerinin şanının, tam da Çerkeslerin yiğit hasımlar oluşu dolayısıyla yüksek olduğuna vurgu yapıyor [3, c. 221]. Mesela, son derece düşmanca niyetlerle saldıran muazzam bir han ordusunun yarattığı büyük bir tehlike anında bile, Jane prensinin yanında iki bin savaşçının sonuna kadar kaldığını görüyoruz. Bunu, çok yüksek bir birlik ve dayanışma ruhundan başka bir şeyle açıklamak mümkün değildir. Bu muzaffer ve acımasız fatih görüldüğü gibi kendi uyruklarından aynı sadakati görememişti. 


Literatür ve kaynaklar 

  1. Кушева Е.Н. Народы Северного Кавказа и их связи с Россией. Вторая половина XVI – 30-е годы XVII века. М.: Изд-во АН СССР, 1963. 372 с.
  2. Некрасов А.М. Международные отношения и народы Западного Кавказа (последняя четверть XV – первая половина XVI в.). М.: Наука, 1990. 125 с.
  3. Tārih-i Sāhib Giray Hān. Histoire de Sahib Giray, khan de Crimée de 1532 à 1551: edition critique, traduction, notes et glossaire. Dr. Özalp Gökbilgin. Ankara: Baylan Matbaası, 1973. 313 s.
  4. Гайворонский О. Повелители двух материков. Т. 1: Крымские ханы XV–XVI столетий и борьба за наследство Великой Орды. Киев: Майстэрня кныгы; Бахчисарай: Бахчисарайский историко-культурный заповедник, 2010. 400 с.
  5. İbn Kemal. Tevârih-i Âl-i Osman. VII Defter. (Tenkidli transkripsiyon). Hazırlayan Şerafettin Turan. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımeviı, 1991. 598 s.
  6. Kırzıoglu, M.F. Osmanlılar’ın Kafkas–Elleri’ni Fethi (1451–1590). Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımeviı, 1998. 552 p.
  7. Зайцев И.В. Астраханское ханство. М.: Вост. лит., 2004. 303 с.
  8. Люлье Л.Я. Общий взгляд на страны, занимаемые горскими народами, называемыми: Черкесами (Адиге), Абхазцами (Азега) и другими смежными с ними // Записки Кавказского отдела Императорского Русского географического общества. Тифлис: В Типографии Канцелярии Наместника Кавказского, 1857. Кн. IV. С. 173–193.
  9. Челеби Э. Книга путешествия / пред. Ф.М. Алиева, А.Д. Желтякова, М.К. Зуланяна, Г.В. Путуридзе. Прим. и комм. А.Д. Желтя- кова, М.К. Зуланяна, Г.В. Путуридзе. М.: Наука, 1983. Вып. 3: Земли Закавказья и сопредельных областей Малой Азии и Ирана. 376 с.
  10. Хотко С.Х. Цивилизация Кабарды. СПб.: Изд-во С.-Петерб. ун-та, 2008. 540 с.
  11. Остапчук В. Хроника Реммаля Ходжи «История Сагиб Герей хана» как источник по крымско-татарским походам // Ис- точниковедение истории Улуса Джучи (Золотой Орды). От Калки до Астрахани (1223–1556). Казань, 2001. С. 391–421.
  12. Султан Хан-Гирей: Избранные труды и документы / составление, подготовка текстов, научное редактирование, ком- ментарии М.Н. Губжокова. Майкоп: ОАО «Полиграф-ЮГ», 2009. 672 с.
  13. Книга посольская Метрики Великого княжества Литовского, содержащая в себе дипломатические сношения Литвы в государствование короля Сигизмунда-Августа (с 1545 по 1572 год). М.: В Университетской Типографии, 1845. 480 с.
  14. Кожев З.А. Происхождение и историческая судьба Кемиргоко Идарова // Проблемы сохранения черкесского фольклора, культуры и языка: материалы Международной научно-практической конференции памяти М.И. Мижаева (пос. Нижний Архыз, 26–28 ноября 2014 г.) / сост. М.М. Паштова. 2015. Нальчик: «Тетраграф», 2015. С. 140–153.
  15. Сношения России с Кавказом. Материалы, извлеченные из Московского Главного архива министерства Иностранных дел С.А. Белокуровым. М.: Университетская типография, 1889. Вып. 1. 1578–1613 гг. CXXIX с. (вступительная статья) + 584 с. (документы).
  16. Кабардино-русские отношения в XVI–XVIII вв. Документы и материалы в 2-х томах. М.: Издательство Академии наук СССР, 1957. Т. I. 478 с.
  17. Челеби Э. Книга путешествия (Извлечения из сочинения турецкого путешественника XVII века) / предисловие А.П. Гри- горьева. Прим. и комм. А.П. Григорьева и А.Д. Желтякова. М.: Наука, 1979. Вып. 2: Земли Северного Кавказа, Поволжья и Подонья. 287 с.
  18. Ногмов Ш.Б. История адыхейского народа. Составленная по преданиям кабардинцев / вступительная статья и под- готовка текста Кумыкова. Нальчик, 1994. Т. Х. 232 с.
  19. Интериано Дж. Быт и страна зихов, именуемых черкесами // Адыги, балкарцы и карачаевцы в известиях европейских авторов XIII–XIX вв. / составление, редакция переводов, введение и вступительные статьи к текстам В.К. Гарданова. Нальчик «Эльбрус», 1974. C. 43–52.
  20. Памятники дипломатических сношений Московского государства с Крымской и Нагайской Ордами и с Турцией / Изданы под редакцией Г.Ф. Карпова. Т. I. С 1474 по 1505 г., эпоха свержения монгольского ига в России // Сборник императорского Русского Исторического общества. СПб., 1884. Т. 41. 558 с., 82 с. указатель.
  21. Смирнов В.Д. Крымское ханство под верховенством Отоманской Порты до начала XVIII века. СПб.: Университетская типография, 1887. 772 с.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz