Yeraltından savaşa…

0
996

Türkiye’nin yakın tarihinde maden emekçileri denildiğinde ilk akla gelen, grizu patlamaları, kazalar, göçükler, yangınlar, kısacası ölümler. Yeraltında en zor koşullarda çalışıp yeryüzünde toplumsal yapının en altında yer alanlar yine onlar. Maden emekçilerini merkeze alan, onları bir de savaş meydanına taşıyan Adnan Özveri’nin “Bir Başka Çanakkale” adlı romanı NotaBene Yayınları’nca basıldı.  

Roman, Çanakkale savaşlarına katılan Zonguldak maden emekçilerini ve onların etrafında bir dizi karakteri okuyucuya sunuyor. Çifte bir savaş romanı bu… Maden ocaklarında emeğini satarak hayatta kalmaya çalışan amele sınıfının ihtiyaç gereği Çanakkale savaşlarına katılması ve ardından gelişen bir dizi can yakıcı olayın anlatısı…  

Adnan Özveri’ye hem romanı için hem de bizi kırmayıp sorularımızı yanıtladığı için çok teşekkür ederiz. Özveri, romanın satışından elde edilecek geliri maden emekçilerine bırakıyor. Kitaba ulaşmak isteyenler, internet satış sitelerinden veya Notabene Yayınevi’nin internet sitesinden indirimli olarak satın alabilirler. Umarım okuyucusu bol olur.

-Romanınızda iki ana mekân var dersek sanıyorum yanlış olmaz; ilki Zonguldak çevresindeki maden ocakları, diğeri ise Çanakkale Savaşı’nın geçtiği savaş meydanı. Madencilerin savaştaki rolüne dair böyle bir roman yazma fikri nasıl oluştu? 

-Öncelikle şunu söyleyeyim: öğrencilik yıllarımdan beri demokrasi-sosyalizm, eşitlik ve özgürlük mücadelesinde emekten yana omuz vermiş biriyim. 1976-1981 yılları arasında Zonguldak’ta maden mühendisliğinde okudum. Madencilerin yaşam koşullarını, yerin metrelerce altında ayakta kalma mücadelelerini iyi biliyorum. Zonguldak’taki maden emekçilerinin yaşamlarıyla ilgili bir roman yazmayı önceden beri düşünüyordum. Zonguldak’tan bir dostum (Fikret Gökçe) madencilerin Çanakkale’deki lağım savaşlarına ilişkin bir yazıyı benimle paylaşınca çok ilgimi çekti. Böylelikle hem 1900’lü yılların maden yaşamına hem de Çanakkale savaşlarının değişik bir yüzüne uzanmış olacaktık. Sonuçta bu kitap ortaya çıkmış oldu.  

Bu arada yeri gelmişken hemen belirteyim, bu kitabın tüm gelirini maden emekçilerine bırakıyorum. Bu konuda emek mücadelesinin içinde olan arkadaşlarla bir fon oluşturacağız; artık ne toplanırsa, hakkını arayan, direnişteki emekçilere, madencilere aktaracağız. 

  

-Bu aynı zamanda bir dönem romanı, yani tarihi roman… Ne tür kaynaklardan beslendiniz? Madencilik tarihiyle ilgili halihazırda bir literatür var mı? Ya da mesela o dönemden kalan mektuplar, hatırat vb.  

Romanın sonunda da savaşta yer almış madencilerin fotoğrafları var. Oldukça hüzünlü. Bu fotoğraflarla ilgili mesela bir arşiv var mı?  

-Bu kitap için uzun süre bilgi ve belge toplamak için uğraştım. Yazdığım kurgusal bir romandı, ama gerek Havza tarihi ile ilgili kısımları gerekse o dönemdeki madencilik bilgilerini iyi araştırmalı, maddi hatalar yapmamalıydım. O zamanki madencilerin yaşamları, yeraltındaki üretim koşulları, mükellefiyet (Zorunlu çalışma – bir çeşit kölelik), ocakların durumu, sahipleri, çalışma koşulları, üretim teknikleri, göçükler, grizu patlamaları, ücretler, grevler, direnişler… Bu konularla ilgili literatür var. Ayrıca Zonguldak’tan bir grup madencinin lağım savaşları için Çanakkale’ye gönderilmesi konusunda da bazı veriler var… Ben de bu kaynaklardan faydalandım. Ama savaştaki madencilerin mektupları, hatıratı yok. İsimlerini de bilmiyoruz. Varsa da ben ulaşamadım. Doğrusu; kim olduklarına ilişkin çok da fazla araştırma yapmadım. Çünkü o zaman roman belgesel bir şekle bürünebilirdi. Bu da yazarın hareket alanını daraltır.  

 

“Cephede ölmek de onların kaderi, yerin altında göçükte ölmek de…” 

 

-Yeraltını bir metafor olarak düşünürsek insanlık tarihinin de bir çeşit yansımasına karşılık geliyor diyebiliriz sanıyorum. Yani sınıf çatışmasının en yalın halini görebiliyoruz. Yerin altına inenler yeryüzünde de en alt sınıfta yer alanlar. Üstelik bunu üç kuşak boyunca kader gibi çaresizce yaşamak zorunda kalanlar. Satılmış mesela… Gerçi maden göçüğünden kurtulup savaşta ölüyor. Yazarken onu kurtarmak istediniz mi?  

-Güzel bir soru ve güzel bir değerlendirme. Teşekkür ederim. Yaşamlarını sürdürebilmek için yerin yüzlerce metre altına girmek zorunda kalanlar ya da buna mecbur edilenler, tam da dediğiniz gibi yeryüzünde de en alt sınıfta yer alanlar. Zaten başka türlüsü de mümkün değil. Cephede ölmek de onların kaderi, yerin altında göçükte ölmek de…  

Yazarken Satılmış’ı kurtarmayı düşündüm kuşkusuz. Ama o zaman gerçeklikten daha uzaklaşmış olurduk belki de. Çünkü Çanakkale’de o kadar genç öldü ki…  

“Romanlarımın, öykülerimin birçoğunda hem Kürt hem de Çerkes karakter kullanmaya dikkat ediyorum” 

-Romanı okurken bir taraftan da acaba bir Çerkes karakter olur mu diye düşündüm ve “Çerkes Kanşot” bir anda akışa dahil oldu. Madenciliğin Çerkeslerin yaşamında tarihsel olarak yeri nedir? 

-Romanlarımın, öykülerimin birçoğunda hem Kürt hem de Çerkes karakter kullanmaya dikkat ediyorum. Çünkü onlar da bu ülkede varlar, yaşamın içindeler. Madenciliğin Çerkeslerin yaşamında tarihsel olarak bir yeri olduğunu sanmıyorum. Bu, hem geldikleri dönemle hem de Çerkeslerin yaşam biçimiyle ilgili. Tarım ve hayvancılıkla uğraşan ve kent yaşamından uzak bir toplumun madencilik gibi sanayiyi ilgilendiren bir sektörde yer edinmeleri pek olası gözükmüyor. Ama ailesi yok edilmiş ya da koparılmış çocukların bireysel olarak buralara savrulmuş olmaları mümkündür. Zaten Çerkes Kanşot da öyle biri. 

Burada yeri gelmişken söyleyeyim… 1867 yılında madenlerde uygulanmaya başlayan ve “Dilaver Paşa Nizamnamesi” olarak bilinen maden tüzüğünü çıkaran Dilaver Paşa (Karzek Dilaver) Çerkestir ve bahriye komutanıdır. Ayrıca Plevne Savaşı’nda Çerkes süvarilerine komutanlık etmiştir.  

-Tahsin, romandaki diğer önemli karakterlerden biri, tıpkı Carlo gibi. Her ikisiyle de Satılmış, hayatının farklı dönemlerinde karşılaşıyor. Belki o karşılaşmalar olmasa Satılmış’ın yaşamı bambaşka bir yöne gidecek. Carlo sınıf bilinci üzerinde etkiye sahip bir madenci, Tahsin ise dağda bir eşkıya iken savaşta bir keskin nişancı. Satılmış ikisi ile de duygusal bir bağ kuruyor. Elbette biz okuyucular da… Size göre yarattığınız bu karakterleri birbirine yaklaştıran nedir?  

-Carlo, dediğiniz gibi, sınıf bilinci olan bir devrimci ve doğal olarak haksızlıklara karşı çıkıyor, Satılmış’ın hayatında da çok önemli bir rolü var. Tahsin de bir mecburiyet sonucu dağlara sığınmış biri, o da haksızlıklara karşı ve dağda da o şekilde yaşıyor. Satılmış’la karşılaştığında ve onun yeraltında çalıştığını duyunca dağların tepesinde dolaşan biri olarak bu ona çok ilginç geliyor. Ama bunun bir “mecburiyet” olduğunu anlayınca kendisini ve mecburiyetlerini düşünüyor, olayı anlıyor. Bu da onları birbirine daha çok yaklaştırıyor. Burada insanoğlunun merakı da var. Bilmediği, görmediği şeylere merakı. İlerlemenin, gelişimin ve değişimin motoru da bir anlamda merak değil mi zaten…  

 

“Doğu cephesinde değişen bir şey yok” 

 

-Kadınlar değil de erkeklerin ağırlıklı olduğu bir roman bu. Dönem koşulları gereği mi böyle? 

-Evet, dediğiniz gibi dönem koşulları gereği kadınlar yok gibi romanda. Savaşı ve yeraltındaki madenciliği anlatırken başka türlüsü de pek olmazdı zaten. 

  

-Bugün maden kazaları da savaşlar da hâlâ devam ediyor. Bugünün koşullarında neler değişti? Mesela romanı 2000’lerin Türkiye’sine taşırsak neler olurdu? 

-Pek bir şey değişeceğini sanmıyorum. Zaten günümüze taşınmış durumda. Yine maden “kaza!”ları, savaşlar, sınıf mücadeleleri, yine işçilerin, emekçilerin değişik biçimlerde de olsa “mecburiyet”leri sürüyor. 2014 Mayıs’ında 301 madencinin ölümüyle sonuçlanan Soma’daki maden faciası; ardından yine aynı yıl Karaman-Ermenek’teki 18 işçinin ölümüyle sonuçlanan maden “kazası”… Yetkililerin, yetkisizlerin, sorumluların, sorumsuzların vurdumduymazlığı… Önlem almadıkları yetmezmiş gibi, bir de bütün bu “kaza!”ların madenciliğin fıtratında olduğunu söylemeleri. Yani “Doğu cephesi”nde değişen bir şey yok.  

Bu arada son söz olarak şunu da söyleyeyim, ek bir cümle daha: Emek ve kimlik mücadelesinde Çerkes toplumunda benim gözümde hep değerli ve özel bir yeri olan Jineps’e beni konuk ettiğiniz ve söyleşi yaptığınız için size çok teşekkür ederim. Buradan sizin aracılığınızla Jineps ailesine ve okurlarına saygı ve sevgilerimi iletiyorum. 

“Bir Başka Çanakkale”, yerin yüzlerce metre altında ölümle burun buruna yaşamayı da, dağların tepesinde kurtla kuşla yoldaşlık yaparak insanın zulmünden korunmayı da, tek bir sözcükle “mecburiyet” diyerek açıklayan madencilerin, zulme uğramışların romanı. “Bir Başka Çanakkale”, halen “yerin altında ölüm, üstünde açlık var” demek zorunda bırakılan, hak ettikleri verilmeyen, “mecburiyetle” eğitilenlerin, bu ülkenin kaderini nasıl belirlediğini anlatan bir roman. 

Dr. Murat Özveri  

Çalışma ve Toplum Dergisi Genel Yayın Yönetmeni 

*** 

“Bir Başka Çanakkale”, madencinin insanlığının kaç küfe taşıdığıyla ölçüldüğü o yıllarda, Zonguldak köylüsünün nasıl zoraki maden emekçisi yapıldığını ve bitmeyen çilesini anlatan, madencinin yaşamının yürek burkan hikâyesi. Bu kitap aynı zamanda, öldürmekten haz duymayan, ancak konu vatan toprağı olunca onca ezilmişliğini ve horlanmışlığını bir yana bırakıp, bir ölümden diğerine koşanların yurt sevgisinin sınırsızlığının da destansı bir anlatımı. 

Çağlar Öztürk  

Maden Mühendisleri Odası Zonguldak Şube Başkanı 

*** 

“Bir Başka Çanakkale”, iki mükellefiyet kıskacında Zonguldak’tan Çanakkale’ye uzanan yolda lağım ustası Satılmış’la, keskin nişancı eşkıya Tahsin’in belgesel öyküsü, tarihi bir roman. İlk mükellefiyet madende zorla çalışmaya, ikincisi ise asker olarak savaşmaya dair. Madenci de asker de ölümle yüz yüze her daim. Oysa hem savaşsız bir dünya mümkün hem de madende ölümü önlemek… Madencinin de askerin de makûs talihini yenmek için okunmalı. 

Doç. Dr. Aziz Çelik 

Kocaeli Üni. Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü Öğretim Üyesi 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz