‘Adigecede eşleri ‘koca’ ya da ‘karı’ şeklinde tanımlayan bir ayrım yok’

0
1272
Zarema Tseeva

Kafkasya geleneklerinin günümüzdeki bazı vasileri, “Gerçek bir dağlı ateşli ve yırtıcıdır ama gerçek bir dağ kadını evde kalır, her şeye katlanır ve ağzını açmaz. Atalarımız böyle yaşadı!” diyor.  

Adige görgü kurallarını, “gerçek erkek” ve “gerçek kadınlar”ın nasıl davrandığını öğrenmek için Adigey Devlet Üniversitesi’nden tarihçi doçent Zarema Tseeva ile konuşarak durumu netleştirmeye karar verdik. 

-Çerkeslerde bir kadının kendi kocasını seçebildiğini öğrendim geçenlerde. Bu uygulama ne kadar yaygındı ve nasıl gerçekleşiyordu? 

-Bir kız evlenme çağına geldiğinde, evlenmek isteyenleri ağırlaması için ebeveyn evinde kendisine özel bir “genç kız odası ”ayrılırdı. Kural olarak, kızla birlikte küçük bir kız kardeş olurdu ve aday olan erkeğe iki arkadaş eşlik ederdi. Böylece genç kız, potansiyel damadı yakından görür ve genç adamın kendisine uygun olup olmadığını anlayabilirdi. Zekâ kıvraklığı önemliydi. Genç kız, sohbette oldukça özgürdü, ancak çöpçatanlıkla ilgili konuşmalar hiçbir zaman doğrudan yapılmazdı: Kendilerini “özel ve sanatsal bir çöpçatanlık dili” ile ifade etmeleri gerekiyordu ve sohbet bazen şakalarla dolu bir sözlü atışmaya dönüşürdü. Duyguları ifade etmeye yardımcı olan klişeleşmiş formüller vardı: Doğrudan değil, dolaylı olarak ve güzel bir biçimde. Bir kızın ne kadar çok hayranı varsa toplum gözünde statüsü o kadar yüksekti.  

  

-Yani, genç kız sadece uysallığı ile değerlendirilmiyordu, bir etki alanıda vardı. 

-Zekâ, güzellik ve kusursuz yetiştirilmeleriyle yüceltilen kızlar, halkın bilincini gerçekten etkileyebilir, sosyal etkinliklerde rol alırlardı. Mesela, güzelliği onaylanmış bir genç kızın girişimiyle şenlikli bir dans -ceug- buluşması yapılabilirdi. Adigeler, eğlenceye büyük önem verirdi: Ceug, halkın deneyiminin en iyi göstergelerinin odak noktasıydı. Bu faaliyet esnasında halkın kültürel mirasının farklı yönleri açıkça ortaya çıkardı ve gelenekler nesilden nesile aktarılırdı. Güzel genç kız adına ceug düzenlenmesi, genç kızın toplumdaki yüksek prestijini vurgulardı. Güzelliği onaylanmış olan genç kız, hem köylüler hem de savaşçılar için bir ziyafet ayarlayabilirdi. Ancak Çerkesler arasında erkeklerin ve kadınların birlikte yemek yemeleri alışılmış değildi, bu nedenle ziyafetin ev sahibi olan genç kızın kendisi orada bulunmazdı. 

 

“Genç kız, sohbette oldukça özgürdü, ancak çöpçatanlıkla ilgili konuşmalar hiçbir zaman doğrudan yapılmazdı: Kendilerini “özel ve sanatsal bir çöpçatanlık dili” ile ifade etmeleri gerekiyordu ve sohbet bazen şakalarla dolu bir sözlü atışmaya dönüşürdü”

  

-Hatırladığım kadarıyla gelin, damada bazı özel şartlar ileri sürebilirdi. Bu şartlar nelerdi mesela? 

-Adige folklorunda böyle bir düzenleme vardır, Kafkas Savaşı sırasındaki gerçek olaylara dayanır. Güzel Kazieva Hanifa, kendisiyle evlenmek isteyen kişiye -ünlü savaşçı Kojebardoko Muhammed (Şapsığ)- düşmanları yenerek alacağı bir savaş topunu bahçesine getirmesini şart koştu. Bu koşulun yerine getirilmesi, damadın hayatına mal oldu: Ölümcül şekilde yaralandı ve kısa süre sonra öldü. Bu tür şeyler, kadınların kaprisleri olarak görülmezdi, bu bir onur meselesiydi. 

19. yüzyılın kaynakları, erkeklerin oldukça geç evlendiğini gösteriyor: 30 ve hatta 40 yaşından sonra, zaten o döneme kadar savaşçı olarak yer aldıkları askeri alanlarda kendilerini kanıtlamayı başarmış olurlardı. Genç kız, savaş yaraları ve şanla kaplanmış olgun bir adamı tercih edebilirdi. Ne gençlik ne de güzellik ve zenginlik önemli bir rol oynamazdı, sosyal statüyü göz önünde bulundururlardı. VeAdigetoplumunda gerçek bir erkek, her şeyden önce ‘cesur bir savaşçı’ydı. 

  

Evlilik fidyesi vâse 

-Gelin yeni bir aileye ne şekilde gitti, maddi anlamda bir şekilde güvencesi var mıydı? 

-Kural olarak; ev eşyaları, belirli bir miktar hayvan ve diğer mülklerden oluşan bir çeyizi vardı. Onun şahsına aitti. Boşanma durumunda, evlilikte kendisine sunulan hediyeler de dahil olmak üzere tüm bunları geri alabilirdi. Çerkeslerde damat tarafından gelinin babasına ödenen bir nevi evlilik fidyesi -vâse- (başlık parası) vardı. Genellikle çiftlik hayvanları ve diğer değerli mülklerden oluşuyordu. Çerkesler, Müslüman olduklarında başlık parası ikiye bölündü: Bir kısmı kızın babasına düğün hediyesi olarak devam etti, diğer kısmı ise boşanma veya dul kalma durumunda kızın sigortasıydı. Kadının mülkiyet hakları vardı ve toplum bu hakların ihlal edilip edilmediğini sıkı bir şekilde denetlerdi. 

  

-“İlk yıl, minder üzerinde oturma yılıdır” söylemi nereden kaynaklandı? Çerkeslerde “gelin kültü” var mıydı ve eşinin ailesinde genç gelinin statüsü neydi? 

-Yeni evlenmiş bir genç kıza hemen ağır ev işleri yüklenmezdi. Kendisinden büyük görümceleri veya kayınvalidesi onun akıl hocasıydı, çok şey öğretirlerdi. Adige aileleri geniş ve çok kuşaklı olduğu için, cinsiyet ve yaş ilkesine dayanan bir işbölümü hep vardı. Erkekler ailenin geçimini sağlamaktan, kadınlar ise ev işlerinden ve çocuk yetiştirmekten sorumluydu. Bazı gelinler evleri temizlemekle, diğerleri çocukları yıkamak ve bakım yapmakla, bir kısmı günlük yemekleri pişirmek ve bir kısmı da ailenin giysi ihtiyaçlarını karşılamak işleriyle meşguldü. Sorumluluklar pek çok kişi arasında paylaştırılırdı ve ev işlerinin tümü asla genç gelinin üzerine yüklenmezdi. 

“Gelin kültü”ne gelince -bu biraz abartılı elbette-, klanın devamını sürdürenler olarak gerçekten özel bir saygı gördüler, çünkü soyadının geleceği onlardaydı. Gelinin düğünden mümkün olduğunca uzun süre önce özel bir “evlilik odası”nda kalması saygın bulunmuştur. Bazen gelinin damat evine getirilmesi ile düğün arasında bir yıl geçebilirdi, ancak buna yalnızca soylu ailelerin temsilcilerinin maddi gücü yeterdi. Bu durumda gelin herhangi bir ev işi yapmazdı, özel bir seremoniye kadar sadece işleme ile uğraşırdı. Seremoninin ardından tebrikleri kabul eder, onurlandırılırdı. Akşamları odasında gençler toplantı ve dans etkinlikleri düzenlerdi, her yönden ilgiyle sarmalanır ve eğlendirilirdi. Daha yoksul ailelerde gelinin evlilik odasında bu kadar uzun süre kalınması mümkün olmuyordu elbette, ancak katılımcılar geline gerekli saygı ve ilgiyi göstermeye çalışırlardı. 

  

Kaçınma geleneği 

-Adige gelenekleriyle ilk kez karşılaşanların, “kaçınma geleneği” hakkında birçok sorusu oluyor. Bu gelenek nedir ve neden gereklidir?  

-Gelinler ve ailenin yaşlı erkekleri (damadın abileri, amcaları ve tabii ki kayınpeder) arasında böyle bir geleneğe riayet edilirdi. Ancak hem damat hem de gelin, toplum içinde birbirlerinden kaçınırlardı. Aile üyelerinin geri kalanıyla özgürce iletişim kurulurdu, Çerkesler arasında katı bir cinsiyet ayrımı yoktu. Kaçınma alışkanlığı, gelini gereksiz bakışlardan uzak tutuyor, üstelik evdeki yaşlı adamlarla arasında bir mesafe oluşturuyordu. Ailenin reisi olan kayınpeder, evin kadın alanından uzak dururdu. Bu alan, gelinler arasında sorumlulukları paylaştıran, ailedeki ana kadın -kayınvalide- tarafından yönetiliyordu. 

  

-Adigecede eşleri “koca” ya da “karı” şeklinde tanımlayan bir ayrım yok, her ikisi için de aynı kelime kullanılıyor: Kelimenin tam anlamıyla “ikinci baş”. Bu, kadının ailede ikincil bir konumda olmadığı ve eşlerin eşit olduğu anlamına mı geliyor? 

-Adige toplumu, ailede her iki eşin de önemini kabul etmiştir. Modern bir bakış açısından bakarak karı-koca eşitliği hakkında konuşmak kuşkusuz ki yanlış olur. Geleneksel bir toplumda, bir erkek ve bir kadının mutlak olarak eşit olduğu bir durum olamazdı. Ancak erkek çocuklar, oldukça erken yaşlardan itibaren erkekler tarafından büyütülürdü, bu sorumluluk karı-koca arasında paylaşılırdı. Çocuk, eyere binebileceği yaştan itibaren babasının arkadaşı olurdu. Çocuk köylü bir ailedense babası onu tarlaya, meraya götürürdü; ekonomik ilişkileri öğretir ve genel askeri beceriler kazandırırdı. Aristokrat bir aileden gelen çocuk, “atalık” eğitimcilerin yardımıyla küçük yaşlardan itibaren askeri işlerde eğitilirdi. Yani, modern anlayışa göre ‘eşitlik’ değildi: Sonuç olarak erkek, ailenin başıydı. Ailenin babası ölüm döşeğindeyse veya sağlık nedenleriyle aileyi yönetemeyecek durumdaysa, yükümlülükler büyük oğullardan biri tarafından üstlenilirdi. Anne, hâlâ sağlıklıysa, evdeki kadınların lideri olarak kalırdı, ancak kilit kararlar her zaman erkek tarafından alınmak durumundaydı. 

 

“Evin prensesi” 

-Kadın nelerden sorumluydu ve “evin prensesi” olarak neleri çözümleyebilirdi? Ve Çerkesler “Karısının dedikodusunu yapan koca, erkek değildir; karısıyla kavga eden koca ise kadındır” kuralına gerçekten uydular mı? 

-“Evdeki prenses” aslında çok anlamlı bir terimdir. Hem bir eş hem de kayınvalidedir.  

Yetişkin evli oğulları olan anne, büyük bir güce sahipti. Bu sosyal hiyerarşinin haklı bir gerekçesi vardı: Büyük bir aile, katı kurallar olmadan bir arada yaşayamazdı. Tüm aile üyelerinin bekası, onun gözetimine bağlıydı. Sorumlulukların dağılımına ek olarak, “prenses”in aile içi çatışmaları çözümleme görevi vardı.  

Kadınlara karşı kaba davranan ve el kaldıran erkekler sert bir biçimde kınanırdı. Adige etiğine göre gerçek bir erkek, gücünü kendisinden daha güçsüz biriyle ölçmemelidir: Kadınlarla, çocuklarla ve ona eşit şartlarda karşılık veremeyecek olanlarla. Bırakın fiziksel şiddeti, bir kadının yanında çirkin sözler söylemek bile kabul edilemezdi. Ayrıca, bir kadın gelince erkekler anlaşmazlıklarını ve çatışmalarını sonlandırmaya çalışırdı. Kelimelerdeki ya da duyguların dışavurumundaki ölçüsüzlük ise terbiyesizlik ve ahlaksızlık göstergesi olarak algılanırdı. 

 

“19. yüzyılda, İslamlaşmanın daha da derinleşmesi nedeniyle durum değişti ve evli bir kadın artık başka bir erkekle yalnız kalamamaya başladı”  

 

-Peki, ya boşanma? Anlıyoruz ki çelişkilerin ağırlaştığı, gururun yaralandığı bir zaman bu ve riskli bir şey. 

-Çerkeslerde de boşanmalar yaşandı, ancak bunlar sadece olağanüstü durumlarda yapıldı. Ve eski eşler hakkında konuşmak hoş karşılanmazdı; söylentiler yaymak, intikam planları yapmak gibi eylemler yakışık almazdı. Şöyle anlatayım: Bahçede bir kadının ağır bir işle meşgul olduğunu gören herhangi bir erkek, içeri girip ona yardım etmek zorundaydı. Bekâr kadınlara ve eşi ölmüş kadınlara yardım etmek, erkeklerin sosyal sorumluluğu olarak kabul ediliyordu. O kadınlar için yakacak odun, saman ve erzak sağlanmalıydı. Erkekler tarladaki ağır işleri ve hayvanların bakımını üstlenirdi. Ve bir erkeğin, bir kadını kendisiyle birlikte tarla işine davet etmesi sadece bir şaka olarak kabul edilirdi. Bir Adige kadınının saban sürdüğünü hayal etmek bile imkânsızdı, komik bulunurdu. 

  

Sadakatsizlik 

-İhanet hakkında konuşalım. Kocanız durup dururken sizi aldattıysa, bu boşanma nedeni olabilir miydi? 

-Etnografik pratikte bir erkeğin sadakatsizlikle suçlandığı ve karısının akrabalarının boşanma konusunda ısrar ederek incinmiş eşi alıp götürdükleri olmuştur.  

  

 

-Ya aldatan kadınsa? Sadakatsiz kadınların halk şarkılarında kınanmaması bende şaşkınlık yaratıyor. Aksine, kocaya talimat veriliyor; “Eşinize karşı şefkatli olun, onu uzun süre yalnız bırakmayın” deniliyor. 

-Teorik olarak kocanın, karısının hayatına kast etme hakkı vardı, ancak bu hak çok nadiren kullanılmıştır. Her şey kadını ailesinin evine göndermekle sınırlıydı. Bu durumda kadın, başlık parasından payını alamazdı. Bu durumdaki kadına karşı kabalık şiddetle kınandı, ama toplum yine de ihaneti küçümsemezdi. Utanç çok güçlü bir faktördü, fiziksel şiddetten daha kötüydü. Evlilikte sadakatsizlik vakası, bir kadının tüm ailesine -onu yetiştiren anne-babaya, çocuklarına, özellikle kızlarına- gölge düşürürdü.  

17-18. yüzyıl kaynaklarında Adige erkeklerinin, eşlerine erkek misafir gelmesi durumunda gözden uzak bir köşeye çekildiklerini okuyoruz. Eşinin sohbetine müdahale etmezdi, böylece ona koşulsuz güvenini göstermiş olurdu. Ve kadın da bu güveni her zaman haklı çıkarmaya çalışırdı. 19. yüzyılda, İslamlaşmanın daha da derinleşmesi nedeniyle durum değişti ve evli bir kadın artık başka bir erkekle yalnız kalamamaya başladı. 

  

-Burada karmaşık ‘cinsel özgürlük’ konusuna dönüyoruz. Özellikle eşi vefat etmiş kadınların durumuna. 

– Evet, eşi vefat eden kadınlar belirli bir özgürlüğe sahipti. Kendilerine bekâr erkekler arasından eş seçebiliyorlardı ve toplum bu tür ilişkileri kınamıyordu. 

  

-Bir atasözü vardı: “Bir kadına yaşlılara duyulan saygının aynısı gösterilmelidir.” 

-Evet, kadınla karşılaşan atlı, durup atından inerek (at sırtında oturarak onu selamlamamalıydı) yardım teklif etmek ve gideceği yere kadar eşlik etmek zorundaydı. Bir avdan veya seferden döndüğünde, av ya da ganimetin bir kısmını karşılaştığı ilk kadına vermeliydi. 

Güzelliği onaylanmış ve dansta yetenekli olanlar, görkemle donatılmış şenliklere götürülürdü. Bazen genç kızları doğrudan şenlik alanına götüren özel faytonlar sağlanırdı. Ve orada oyun yöneticisi, müzisyenlerle birlikte dans alanındaki yerine kadar genç kıza eşlik ederdi. Etkinlikte bir “kraliçe” seçilirdi. Bu kızlara daha da büyük bir onur yüklenirdi, isimleri kutlama çemberinde ilan edilirdi ve ebeveynlerinin adı da büyük saygıyla anılırdı. Kendisine elle işlenmiş bir bayrak ya da cevizden ağaç şeklinde yapılmış özel bir tasarım hediye edilirdi. Etkinliğin son dansını yönetme hakkı verilirdi. 

Bu kızlar hakkında şarkılar bestelenirdi, eski “muhteşem şarkı”lardan biri de o kızlardan biri olan Pak Hatramova için bestelenmişti. Bu, vakur bir şarkıdır, şarkıya özel bir wuig dansı oynanır.  

https://www.youtube.com/watch?v=JkfT70FUMXI 

Yaşlı erkekler bile bu kızlarla görüş alışverişinde bulunurdu ve bu ayıplanmazdı.  

Şanlı güzeli ziyaret etmeyi, onunla sohbet etmeyi, gerçekten söylenildiği gibi biri olup olmadığını öğrenmeyi görev bildiler; çünkü doğuracağı çocuklar, halkın gelecekteki rengi ve gururu olacaktı.  

(daptar.ru) 

(Dana Alova’nın 27.11.2019’da yayımlanan söyleşisi) 

  

Çeviri: Serap Canbek 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz