‘Son Sesler’in izinde

0
1009
Elbruz Aksoy’un ikinci kitabı “Beyaz Köleler – Son Sesler”, geçen ay İletişim Yayınları’nca yayımlandı. Birçok okuyucu, Aksoy’u insan hikâyelerini edebi metinler haline getirdiği “Benim Adım 1864” kitabıyla tanıyor. Anlattığı Çerkes hikâyeleri o kadar sevildi ki kitap kısa zamanda 6. baskıyı görmüş.  
Çerkes literatüründe böyle hatırı sayılır okuyucuya ulaşan kitap sayısı çok olmasa gerek. İkinci kitapta da Aksoy, okuyucularına yine bir çeşit insan hikâyeleri anlatıyor. Ama burada anlatılanlar çoğunlukla konuşmak istemediğimiz, hatta mümkünse yok saydığımız “Beyaz Köleler” konusu.  
“Beyaz Köleler”, Aksoy’un tez çalışmasının kitaba dönüştürülmesi ile ortaya çıkmış. Elbette bunun öncesinde yazar uzun yıllar bu konu ile ilgili çok çeşitli kaynaklar toplamış, mülakatlar yapmış, ciddi bir emek harcamış.  
Aksoy, kitabını kölelik yüzünden ailesinden koparılmış, kaçırılmış, satılmış, gururu kırılmış, zorla emeğinden faydalanılmış, her tür tacize, tecavüze uğramış ya da öldürülmüş yüz binlerce isimsiz mazlumun aziz hatırasına ithaf etmiş. Bizler de hem son seslere ses olduğu için hem de söyleşi için kendisine içten teşekkür ederiz.

-Neden kölelik üzerine bir kitap yazdınız ve kitabınızın bu konuda daha önce yazılmış kitaplardan farkı nedir, kısaca bilgi verir misiniz? 

-Kitabın serüveni Bilgi Üniversitesi Tarih bölümünde 2015-2018’de YL yaptığım dönemde başladı diyebilirim. ‘Beyaz Köleler Son Sesler’in belli bölümlerini o dönem tez olarak yazmıştım. Tezi Türkçeye çevirme ve kitaba dönüştürme aşamasında Erol Köroğlu ve Zeynel Abidin Besleney hocalarımın da desteğiyle yeni ve daha kapsamlı bir kitap yazmış oldum.  

Sosyal bilimlere ilgi duyanlar ya da iyi okurlar hiç olmadık kitapların sayfalarında çoğu zaman bizleri rencide eden ‘kölelik’ metinleri ile karşılaşırlar. Hele akademik dünyada bu karşılaşmalar daha sık olur ve bir müddet sonra onlarca şehir efsanesinin ve yanlış anlatının birbirinden alıntılanarak paylaşılmasıyla ortaya korkunç bir bilgi kirliliği çıktığını görürsünüz. Biz ‘kölelik’ konusunda susmayı tercih ettiğimizde bu iddialar zamanla gerçeğe dönüşebilir korkusu, beni tezi ve ardından bu kitabı yazmaya iten sebeplerden biriydi diyebilirim. Hassas ve mahrem bir konu olması bu kitabın çıkmasını iki yıl geciktirdi, çok dikkatlice hazırlanmış paragraflar ve makaleler ile büyük ve olabildiğince gerçek bir ‘Beyaz Köle’ fotoğrafı çekmeye çalıştım. İnanıyorum ki bu kitap Beyaz Kölelik çalışmalarında ciddi bir referans kaynağı olacak ve kaybolma tehlikesi olan Beyaz Kölelerin son seslerini okuyucular ile buluşturup, yüzleşme literatürüne de katkı sağlayacak.  

Kitapta 800’den fazla dipnot var, yani bu kitaptan önce 800 farklı belge, kitap ve makalede bu konu hakkında konuşulmuş, doğru yanlış bilgiler kaleme alınmış demek. Aslında çok daha fazla kaynakta bu konuda yazılmış bir literatür ile karşılaştım, fakat kitaba sadece 800 tanesini alabildim. Biz farklı sebeplerden dolayı ‘kölelik’ meselesi hakkında konuşmak istemesek de bu konuda çokça eser yazılmış ve yazılmaya da devam ediyor. Bu kitap belki de ilk kez içeriden köle seslerine ve o tanıklıklara yer verdiği için, sözlü tarihi de bir ana kaynak olarak kullandığı için daha önce yazılmış eserlerden ayrılıyor.  

  

-Sürgün öncesi dönemde Kafkasya’da, Osmanlı devleti ile kurulan ilişkilerde ve sürgün sonrası Türkiye ve Ortadoğu ülkelerinde olmak üzere köleliğin önce tarihsel geçmişini, sonra da kültür dünyasındaki halini aktarıyorsunuz. Geçmişte belli ki çok büyük bir ticaret bu. Bu uğurda Ruslarla anlaşma yapacak kadar büyük. Hatta Çerkes olmayanların dahi ‘Çerkes etiketiyle’ satıldığı bir pazar. Kültür dünyasında köleliğin bu derece kökleşmiş olmasında hangi tarihsel özellikleri sizce baskın oldu? 

-Kölelik insan tarihinin bilinen en eski dönemlerinden beri varlığını sürdürmüş bir köklü yapı, farklı şekilleriyle de dünyanın birçok bölgesinde varlığını sürdürdü. Ben kitapta 1800’lerin başından 1940’lara kadar olan dönemi ve ardından bugünlere kadar gelmeyi başarmış Beyaz Köle mirasını yazdım. 19. yy’ın başında dünya üzerinde son “Beyaz Köle” edinim bölgeleri olarak kalan Doğu Avrupa ve Kafkasya’dan Ortadoğu ve Akdeniz coğrafyasına akan insan ticaretini Beyaz Köleler üzerinden ele almaya çalıştım. Kitapta okurları hayrete düşürecek konulardan biri de ‘Çerkes etiketiyle’ satılan farklı halklardan edinilmiş kölelerin bu topraklarda son bulan yaşam tecrübeleri ve hürleşme yolunda verdikleri mücadeleler. Her biri bir roman olabilecek kadar güçlü hikâyeleriyle bu öteki hayatlar bize alternatif bir tarih okuması yapma imkânı da verecek. Köleliğin zamanla bu derece kökleşmiş olmasının yağmalayan ve yağmalanan bölgeler arasındaki farklılıkların köleliğin devamından yana olanlar tarafından kullanılmasından ileri geldiğini düşünüyorum. Kafkasya ve Sahraaltı Afrika’daki savaşlar ve bitmeyen çatışmalar köleliği beslemeye devam ediyor, bu bölgeleri yağmalayan gruplar da bu durumdan istifade ederek köle edinmeye devam ediyordu. Konunun acı tarafı ise yağmalayan ve yağmalanan bölgelerin üst sınıfları arasındaki ittifakın ve çıkar ilişkisinin tahmin ettiğimizin de ötesinde bir boyutta olmasıydı. Zamanla birbirlerine benzeyecek olan bu üst sınıfa mensup haneler köleliğin hem bu kadar kökleşmesine hem de 1911’e kadar ticaretinin resmen devam etmesine sebep oldular. 

  

“1567-1864 arası üç yüz yıla yakın süren, Rus ve Kozakların Çerkesleri, Çerkeslerin de onları köleleştirdiği köy basma, adam kaçırma ve talanların birbirini takip ettiği puslu dönemde hayatta kalabilmenin bir şartı olarak köleleşmek kaçınılmazdı. Sınır hattındaki bu bitmeyen çatışma ve kaos ortamında kimin Kozak, kimin Çerkes olduğu da çoktan birbirine karışmıştı. Yakılan köylerden toplanan çocukların bir parça ekmek bulduğu hane halkına dahil olup onun dilini konuştuğu, onun kıyafetini giydiği; Kozak kadınların Çerkes yetimleri büyüttüğü, Çerkeslerin Kozak çocuklara baktığı ve her iki tarafın da ihtiyaç halinde bu çocukları köle hükmünde Türklere ve Ruslara sattığı bir alaca karanlık kuşağıydı bu…” 

 

-Kölelik hem tarihsel hem de içeriksel olarak hayli girift bir konu. Kolonyalizm, sömürgecilik tartışmalarından bağımsız düşünülemeyecek bir konu da aynı zamanda. Bu manada beyaz kölelik ve sürgün arasında da çalışmanızda bir bağlantı kuruyorsunuz. Bu bağlantı ile ilgili ne söylersiniz?  

-Çerkesya’nın 1567’den itibaren Çarlık Rusya tarafından adım adım işgal edilmesi, yakılan köyler, yok edilen kasabalar ve katliama uğrayan bir büyük halktan geriye kalan yetim ve dulların köleliğe dahil olmak ve ölmek arasında bir seçim yapması gerekiyordu. Önce Çerkesya ve ardından tüm Kafkasya’nın bu işgaller ile kan gölü haline gelmesi Beyaz Köleliğe dahil olmak zorunda kalan mağdur insan topluluğunun da artmasına sebep olmuştu. Aileleri katledilen, akrabalarını yitiren ve sahipsiz kalan bu mağdur kitle sanılanın aksine sadece Osmanlı topraklarına ve Akdeniz coğrafyasına değil, en az o kadarı da savaş esiri hükmünde Rusya içlerine ve dahi Sibirya’ya gönderilmişti.  

Fransız gezgin Xavier Hommaire de Hell’in (1812-1848) “Les Steppes De La Mer Caspienne, Le Caucase, La Crimée Et La Russie Méridionale” kitabından

 

“Bu savaşlar sırasında onbinlerce kişi ailesini kaybediyor, açlık ve sefalet içinde ölmektense, hayatta kalmanın bir şartı olarak ‘köleleştirme’ süreci de hızla işliyordu. 17. ve 18. yüzyılda Slav halkları aleyhine işleyen ve işgalcilerin savaş esiri hükmünde köle olarak Osmanlı limanlarına satılmasıyla neticelenen süreç; 19. yüzyılın başlarında tersine dönerek çoğunluğunu Çerkeslerden oluşan savaş mağdurlarının köle olarak Rusya içlerine ve Sibirya’ya satılmasına sebep oldu: Sadece 1863’te 10.000 civarında Çerkes, savaş esiri hükmünde Sibirya’ya sürüldü.”  

  

-Beyaz köleler dendiğinde ilk akla gelen elbette kadınlar. Sizin de bahsettiğiniz gibi erkekler kölelik kurumundan muaf olmasalar da kadınların baskın bir rol oynadığı söylenebilir. Güzel Çerkes kadını imajı köleliğin bir mirası. Önce Harem, sonra da konaklarda yaşayan “Beyaz Köle” kadınlar. Türk edebiyatında da bir dönem çok sık kurgulanmıştı. Burası biz Çerkeslerin çok konuşmayı sevmediği bir yer. Zor bir yüzleşme. Size göre kadınlar, köleliğin kurumsallaşmasında neden baskın bir unsur oldu?  

-”Beyaz Köleler” dediğimiz büyük mağdur insan topluluğu içinde cinsiyet, yaş ve etnisite fark etmeksizin herkese rastlanabilirse de 19. yy’dan sonraki dönemde kadın ve çocukların bu kitlenin kabaca %70-80’ini oluşturduğunu söyleyebiliriz. Slav ya da Kafkasyalı halklardan olsun, kölelik ağlarına düşenlerin çoğu doğum yapabilecek yaşlardaki genç kızlar, 10’lu yaşlardaki çocuklar ve genç kadınlardan oluşuyordu. Savaş ve soykırım şartlarında babaları, eşleri veya ailenin diğer fertlerini kaybetmiş, köylerinden koparılmış korumasız ve vatansız kalmışlardı. Süreçte köleliğe dahil olmaktansa canına kıyanlar da olmakla birlikte, kitapta köleliğe dahil olmak zorunda kalanların anlatılarına yer verebildim.  

Çerkes güzeli, Çerkes kadını ve Çerkes gelini imgeleri de masalsı öğeleriyle köle tüccarları tarafından bir efsaneye dönüştürülmüş, yüzyıllardır süren bu ticaret sayesinde yayılan efsaneler de müşteriler tarafından satın alınmıştı. Yoksa Çerkes kadınları da Ruslar, Boşnaklar veya diğer halkların kadınları kadar güzel ya da çirkindi. Kitabı okuyanlar görecek ki ‘Çerkes etiketiyle’ satılan kadınların birçoğu Çerkes olmadığı gibi Kafkasyalı da değildi. Bu efsaneler öyle bir alıcı kitlesi yaratmıştı ki süreçte birçok farklı halktan kadın, çocuk ve dahi erkekler de Çerkes köle olduğu iddiası ile satılacaktı. Okurlar birbirinden ilginç “Beyaz Köle” hayatları, köleleşme süreçleri ve hürleşme deneyimlerini kitapta okuyabilecek, ancak o zaman “Beyaz Köleler”e dair daha gerçekçi bir fotoğrafı hep birlikte çekebileceğimize inanıyorum. 

 

“Beyaz Köleler kendilerine verilen uzun çiçek isimlerine alışamadan, takılıp düştükleri süslü kıyafetleri içinde, sahiplerini güldüren kırık Türkçeleriyle ve namaz kılarken mırıldandıkları bozuk Arapçalarıyla her geçen gün Osmanlılaşırken, ellerinde büyüttükleri bir nesli de sessizce kendilerine benzetiyorlardı. Baktıkları Osmanlı çocuklarından, hizmet ettikleri hanımlarına ve koynuna girdikleri sahiplerine varana kadar, tesir ettikleri cemaatlerini bu korunaklı alanlardan şehrin diğer hanelerine taşıyan ve sonunda moda haline getirdikleri; haremlik-selamlık uygulamasına riayet etmeyen kadın-erkek oturmaları, tesettürü hafifleten kıyafetleri, tek eşliliği esas alan evlilik âdetleri, kendilerine özgü dansları ve sofra kültürleriyle bir büyük Beyaz Köle mirası emperyal aile geleneğinin tam merkezinde ve onu zayıflatarak gelişiyordu…” 

  

-Çerkesler Ermeni tehcirine ve soykırımına da farklı şekillerde dahil oluyorlar. Sizin çalışmanızda bu bölümü görünce sevindim çünkü üzerine çok fazla yazılmadı. Sorum ise kölelik Çerkeslerde kültürün bir parçası haline geldiği için mi Ermenilerin kaçırılması, satılması ya da kurtarılması gerçekleşmiş? 

-Ben daha farklı düşünüyorum, kimi Çerkes çetelerinin İstanbul’un işareti ile 1915’te yer almış olması sadece o çeteleri bağlar, tüm bir halkı bu şekilde itham altında bırakamayız. Süreçte Kürtler, Türkler ve Arapların sürgün yollarındaki Ermenilerden, kadın ve çocuklar başta gelmek üzere, köylerine alıp yaşattığına dair son 20 yılda çok sayıda eser yazıldı. Kitabımızda ise bazı yerlerde Çerkeslerin de bu mağdur kitleyi köylerine aldığı, bazılarının ise onları köle hanelerine kattığına dair anlatılar ile karşılaştık. Köle hanesi ya da değil, neticede onların yaşatılmış olması konuyu anlatanlar tarafından insani bir davranış olarak aktarılıyordu. Burada daha karmaşık olan kısım ise Çerkes köylerine alınan kimi Ermeni çocukların bazılarının daha sonra Çerkes köle etiketiyle satılmış olduğuna dair iddialardı. Sadece Ermeniler değil, 1876 isyanları sürecinde kimi Bulgarlar ve daha sonra Rumların da benzer köleleşme süreçleri yaşadığına dair anlatılar kitapta etraflıca ele alınıyor. 

 

-Beyaz Köleler ile tanışma süreciniz nasıl oldu? Kitapta yer almayan ama tanık olduğunuz kölelik ile ilgili bize aktarmak istediğiniz bir şey var mı?  

“1987’de Samsun şehir merkezinde yaşıyorduk, teyzemi istemeye gelmişlerdi, oysa evde tam bir yas havası vardı. Anneanneme neden bu kadar üzgünsün diye sorduğumda ‘Daha ne olsun gelenler köle, köle!’ diye söylenmiş, misafirlerin yanına da çıkmamıştı. İlk kez bir köle görecek olmamın heyecanıyla salona koşmuş; merakla kapıyı araladığımda salonda oturan kadınların, TRT’de yayınlanan ‘Köle İsaura’ dizisindeki Afrikalı kadınlara hiç benzemeyen beyaz tenli, uzun boylu ve renkli gözlü kadınlar olduğunu görünce de çok şaşırmıştım. O gün Beyaz Köleler ile ilk kez karşılaştığımın farkında değildim…” 

1987’de ilk kez Beyaz Köleler ile tanışmamdan, 1996’da hatıralarını toplamaya başladığım döneme kadar ve 2018’de yüksek lisans tezini verdiğim süreçten, 2022’de bu kitabı çıkardığım güne kadar geçen 35 yılda bu konu hakkında çok fazla sayıda kişiyle görüşme yapma imkânım oldu. Yaptığım görüşmelerden yarısını tez ve kitapta kullanabildim. Konunun mahremiyetine binaen topladığım diğer verileri şimdilik kullanmamayı tercih ettim. Sadece “Beyaz Köleler” değil bu anlatıların tamamlayıcısı olan feodaller ve köle tüccarlarına dair verilerin de en az yarısını kullanamadım. Benimle görüşme yapmayı kabul eden ve bizi o dönemin son sesleri ile buluşturan yüzlerce cesur insana burada bir kez daha teşekkür etmek isterim. Biz unutmak istesek de yokmuş gibi davranmaya çalışsak da, bir çeşit hizmetçilikti deyip işi hafifletmeyi yeğlesek de bizim dışımızdaki dünya bu konuda yazmaya devam ediyor. Biz susarsak yalan yanlış bilgilerin bir hakikatmiş gibi yayılması çok daha büyük bir soruna sebep olur, çocuklarımızın ilerde bu şehir efsaneleriyle muhatap olmaması için doğru bildiklerimizi yüksek sesle ifade etmek durumundayız. Çerkes Soykırımı’nı anlamazsak, onu iyi okuyamazsak köleliği de “Beyaz Köleler”i de anlayamayız; bu sebeple kitapta Rus Emperyalizmi ve Çerkes Soykırımı’na olabildiğince yer ayırdım.  

  

-Bu kitabı nasıl okumalıyız, bu kitap bizi nereye çağırıyor? 

-Bu kitabı kısa bir süreliğine de olsa tüm kimliklerimizden sıyrılıp bir köle olduğumuzu hayal ederek okumak ve tüm bu anlatıları yeniden düşünmek zorundayız. Ancak o zaman; Hanedan’ın, devlet adamlarının, üst sınıf hanelerin ve köle tüccarlarının vazgeçilmezi ve kıymetlileri olan “Beyaz Köleler”in şehirlerde ve kırsalda bırakmış oldukları hikâyeler bize alternatif bir tarih okuması yapma fırsatı verebilir. Beyaz Kölelerin, 19. yüzyılın başından günümüze kadar geçirmiş olduğu süreci anlatmaya çalıştığım bu kitabın geçmişle yüzleşme noktasında bir başlangıç olduğunu ifade edebilirim. Yeni nesil tarihçilerin, araştırmacıların ve yazarların arafta kalmış insan hikâyelerinin peşine düşerek, köle hikâyelerinin tamamlayıcı figürleri hakkında çalışmalar yapması noktasında ben de bir kapı aralamak istedim. Kölelerin, seslerine kulak verenlere anlatacağı hikâyelerle yakın bir dönemin üzerindeki mahrem örtünün sıyrılacağı ve görünmezin içindeki öteki hayatların ortaya çıkacağı inancındayım. 

“Kimi sonunda özgürleşse de birçoğu köle olarak bu dünyadan göçenlerin ruhları da artık hürleşebilir, Beyaz Kölelerin sesleri duyulmuştur…” 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz