Seçimler yaklaşırken

0
478

Türkiye’de neredeyse bütün seçimlere “bu kader seçimi”, “köprüden önce son çıkış”, “ölüm-kalım seçimi”, “önümüzdeki yüzyılı belirleyecek seçim” vb. sözlerle büyük bir yol ayrımında olduğumuz duygusu içerisinde giriyoruz. Önümüzdeki seçimler için de aynı atmosfer hâkim. Hatta bu kez cumhurbaşkanlığı sisteminin 50+1 gerektirmesi nedeniyle “çatışmanın” tarafları iki büyük blok haline gelmiş durumda. HDP ise iki blokun da dışında duruyor ya da durmaya zorlanıyor, hatta dışarı itiliyor demek daha doğru. Her iki blok HDP ile görünmek istemiyor ancak HDP’ye oy verecek yurttaşların oylarına gözlerini dikmekten de kendilerini alamıyor. Aslında bu durum sözünü ettiğimiz “çatışmanın” düzen içi doğasından kaynaklanıyor. HDP kurumsal kimliği ve talepleri ile denkleme girdiğinde “çatışan” iki blok cephenin aynı tarafına düşüyor bir anda. Çünkü ne “cumhur”un içinde de “millet”in içinde de “halklar” yok. Tek millet, tek devlet, tek dil, tek din, tek kimlik var.  

  

Anayasa tartışmaları 

Seçim dönemlerinde doğal olarak partiler kendilerine oy getireceğini düşündükleri alanlar üzerinden söylem belirlerler. Son birkaç yıldır ekonomi alanındaki gelişmelerin tartışmalarda öne çıkması da bundan kaynaklanıyor. Elbette emekçi sınıfların alım güçlerinin büyük ölçüde düşmesi, asgari ücret ve ona yakın ücretlerle çalışmanın (hatta kayıt dışı olarak asgari ücretin altında çalışmanın) yaygınlaşması, buna karşılık kiralar ve gıda harcamaları başta olmak üzere zorunlu harcama kalemlerinin fiyatlarındaki büyük artışlar ekonomiyi birincil tartışma haline getiriyor.  

Ekonomi dışında öne çıkan en önemli tartışma alanı muhalefetin tek adam rejimi olarak nitelendirdiği Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ve onun üzerinden yeni anayasa. Bu tartışmaların verimli olduğunu söylemek ise çok güç. Millet İttifakı’nın anayasa ile ilgili önerileri Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu daha demokratik bir anayasa ekseninden çok teknik bazı düzenlemelerden ibaret. Üstelik bu teknik düzenlemeler her ne kadar “güçlendirilmiş” diye eklense de eski sistemin restorasyonundan öte çok bir anlam ifade etmiyor. İttifakın beş benzemezlerden oluşması ve anlaşamayacakları alanlardan uzak durma isteği asgari müştereklerde buluşma eğilimi yaratıyor ve maalesef bu asgari müşterek demokratik bir dönüşümün çok uzağında.  

90’lı yıllar nostaljisi sinema, müzik, diziler vb. popüler kültür alanları üzerinden yapılınca yüzümüzde bir gülümseme, içimizde bir sıcaklık hissettirebilir ancak nostalji siyaset alanı ile ilgili olunca işler değişiyor. Faili meçhullerin, askeri hâkimli DGM’lerin, cezaevleri ve 1 Mayıs katliamlarının, sokak ortasında infazların, satırlı saldırıların, dillerin ve kimliklerin tam inkârının, gazete bombalamalarının, Sivas katliamının yaşandığı günleri “Hey gidi günler, ne güzeldi be” diye ananların demokrasi talebi, “Bunlar gitsin de ne olursa olsun” un ötesine geçemez.  

  

Yanlış cephede doğru savaş olmaz 

Anayasa tartışmalarının “bugün” den kurtulmak için “dün”e dönmek yerine bugünü de dünü de aşan daha geniş bir perspektifle yapılması gerekir. Yargı Bağımsızlığı, İfade Özgürlüğü, Örgütlenme Özgürlüğü, Basın Özgürlüğü gibi başlıkların yanında halkların varlığının ve haklarının anayasal güvenceye alınmadığı bir anayasa gerçekten demokratik bir anayasa olmayacaktır. Yani anayasa tartışmasını “Cumhuriyetin kurucu ilkelerine sahip çıkmak-çıkmamak,” “tek adam rejimi-güçlendirilmiş parlamenter sistem” karşıtlıkları üzerinden kurmanın demokratik bir dönüşüme varma olasılığı yok gibi. Halklar açısından bakılınca bu tartışmalarla ilgili söylenmesi gereken bellidir: Yanlış cephede doğru savaş olmaz. Demem o ki bu haliyle iyice inandırıcılığını yitirmiş, burjuva demokrasisinin şekli bazı uygulamalarını bile ortadan kaldırmış rejimin törpülenmesi nedeniyle restorasyon, kaybedilen eşeğin bulunmasından öte bir şey ifade etmiyor. Eşeği bulunca elbette sevineceğiz ama yeni bir şey kazanmayacağımızı da bilmemiz gerekiyor.  

  

Ne yapmak lazım? 

Yapılması gereken şey, düzen güçlerinin kendi aralarındaki bu cepheleşmeden halkların hakları ile ilgili kazanımlar elde etmek için yararlanmaktır. Halkların çeşitli demokratik kitle örgütlenmeleri var. Bu örgütlenmelerde elbette çeşitli siyasal eğilimlerden insanlar bulunuyor. Seçim sürecindeki her konuda ortak bir tutum geliştirmek mümkün olmasa da anayasa konusunda asgari bir ortaklıkta buluşulabilir. Farklı halkların örgütleri ortak bir platform oluşturarak anayasa tartışmalarına kendileriyle ilgili konularda müdahil olmalıdır. Çok ayrıntılı talepler içeren, geniş kapsamlı bir mutabakata falan da gerek yoktur. Çok yalın, açık ve genel çerçevesi ile halkların kimliklerinin ve anadilinde eğitim hakkının anayasal güvenceye alınması talep edilmelidir. Yeni anayasa hazırlık süreçlerinde bütün partilerin bu talepleri dikkate almasını istediğimiz bir deklarasyonla ilan edilmelidir. Hangi partiden olurlarsa olsun herkes kendi bulunduğu platformlarda bu talepleri seslendirmeli, partilerini bu konuda tutum geliştirmeye zorlamalıdır. Belirleyici oy verme ölçütünün bu konudaki tutum olacağı açıkça belirtilmelidir.  

Kimliklerin tanınması ve anadilinde eğitim hakkının Kürt halkının hakları ve HDP üzerinden tartışılması belli ölçüde anlaşılır olmakla birlikte bu hem Kürt halkına hem diğer halklara bir haksızlık aslında. Ülkemizde yalnızca Türkler ve Kürtler yaşamıyor, Kürt halkı dışındaki halkların da kimliklerinin ve dillerinin güvenceye alınmasına ihtiyacı var. Meselenin yalnızca Kürtler üzerinden tartışılması aslında egemen güçlerin işine geliyor. Bir kere Kürtler üzerinden tartışıldığında derhal tartışmayı “terörize” ediyorlar ve bunu avantaj olarak görüyorlar. İkincisi, Kürtlerin taleplerinin karşısına diğer halkların sessizliğini çıkarıyorlar. Elbette bu demagojik argümanlar Kürtlerin hak taleplerinin meşruluğuna halel getirmez. Ancak demokratik kazanımlar elde etmek açısından diğer halkların taleplerinin daha gür seslerle ve daha örgütlü bir şekilde yükseltilmesi büyük avantaj sağlayacaktır.  

  

Makedonya’daki Türklerin ‘mutluluğu’ ve bizim ‘mutsuzluğumuz’ 

İstediğimiz şey bugünün dünyasında olağanüstü bir şey değildir. Devletin kendi nüfuzunu, diplomatik olanaklarını, ekonomik imkânlarını, TİKA gibi kuruluşları kullanarak Türkiye dışındaki Türk topluluklarına kazandırmaya çalıştığı hakları kendi yurttaşına da tanımasından başka bir şey değildir.  

Geçtiğimiz günlerde Kuzey Makedonya’nın 12 bin nüfuslu beldesi Vasilevo’da Türkçe ikinci resmi dil ilan edildi. Böylece Türkçenin resmi dil olduğu belde sayısı 9’a yükselmiş oldu. Vasilevo’da 2095 Türk yaşıyor. https://www.trthaber.com/haber/dunya/kuzey-makedonyanin-vasilevo-sehrinde-turkce-resmi-dil-kabul-edildi-733068.html  

Bu kararla beldede tabelalarda ve resmi yazışmalarda Türkçenin kullanımı zorunlu olacak. Halihazırda ilk ve ortaokullarda bulunan Türkçe eğitimin lise düzeyine çıkması bekleniyor. Türk belediye meclisi üyesi Rıdvan Memedov ise “Biz yüzyıllardan beridir burada Türkçe konuşuyoruz ve bunu şimdi resmiyete döktük. Vatandaşlarımıza büyük bir kolaylık sağlamış olduk. Çok mutluyuz ve gururluyuz. Türk dünyası için bu çok büyük bir atılımdır. Bundan dolayı mutlu ve gururluyuz” ifadelerini kullandı. 

Makedonya’daki Türklerin mutluluğunu paylaşıyoruz elbette. Ama onların mutluluğunu bizimle birlikte paylaşan Türk kardeşlerimizle kendi ülkemizdeki halkların haklarına kavuşmasının mutluluğunu da paylaşmak isteriz. Onların kazanımları sizi mutlu ederken bizim olası kazanımlarımız mutsuz ediyorsa “hepimiz kardeşiz” söylemlerinde bir sorun yok mu? 

Önceki İçerikŞiir
Sonraki İçerik‘Seçimlerde tavrımız ekolojiden yanadır’
Mahir Özkan
Artvin İli Makriyal / Noğedi (Kemalpaşa ) ilçesinde 1978 yılında dünyaya geldi. Çukurova Üniversitesi Felsefe Öğretmenliği Bölümü'nden 1999 yılında mezun oldu. 2008-2011 tarihleri arasında Agos gazetesinde yayınlanan öyküleri 2014 Eylül'ünde 'Hemşin Öyküleri' adıyla Aras Yayıncılık tarafından yayınlandı. 2016'da Hemşince çevirisini yaptığı Küçük Prens, 'Bidzig Pirens' adıyla yine Aras Yayıncılık tarafından yayınlandı. Derlemelerini Uğur Biryol'un yaptığı İletişim Yayınları tarafından yayınlanan 'Karardı Karadeniz' ve 'Karadeniz'in Kaybolan Kimliği' adlı kitaplara makaleleri ile ve Leyla Çelik ile Elif Yıldırım'ın derlediği, Nika Yayınları tarafından yayınlanan 'Yeşilden Maviye Karadeniz'den Kadın Portreleri' adlı ortak kitaba bir öyküsü ile katkıda bulundu. 2009-2014 yılları arasında Norradyo adlı internet radyosunda 'Hemşin Öyküleri' adlı bir program hazırlayıp sundu. 2014 yılında bu yana yayınlanan Gor dergisinin yayın ekibinde yer alıyor. Evli ve bir kız çocuğu babası.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz