Türkiye’deki Osetler ve dilleri

0
49

Osetler son Moğol faciasından sonra Kuzey Kafkasya’nın ücra köşelerine çekilerek varlıklarını sürdürmeye devam ederken büyük yokluk ve zor hayat şartlarıyla karşı karşıya kaldılar. Moğol saldırıları sonucu nüfuslarının %80’ini kaybettiler ve güçsüz duruma düştüler. Ovalarda sahip oldukları arazilerini de Ruslar ve özellikle de Kabardey prensleri işgal etmiş, adeta dağların arasında mahsur kalmışlardı. 1750 yılına kadar devam eden bu sıkıntılı yaşama çareler aramaya başlayan Oset halkı, çözümü Ruslara yaklaşmakta buldu. 1750 yılında oluşturulan bir heyet, çarla konuşmak için St. Petersburg’a gitti. Kendilerini iyi karşılayan çar komşu ulusların da tepkilerini çekmemek adına işi yavaştan aldı ve heyeti üç yıl oyaladıktan sonra iyi vaatlerde bulunarak ülkelerine gönderdi. Sonuçta Ruslar Kafkasya’nın bazı bölgelerinde de rahat hareket alanı bulmaya başlayınca 1774 yılında Osetleri bünyesine katarak bölgeyi rahatlatmaya başladı.

1800’lü yıllara gelirken ve sonrasında feodal düzenin yoğun bir şekilde yaşandığı Kafkasya’da Rus baskıları gittikçe arttı ve Şeyh Şamil’in 1859 yılında teslim olması ve Batı Kafkasya’da devam eden mücadelenin de 1864 yılında bastırılmasıyla Kafkasya tamamen Rus egemenliğine boyun eğdi. Rusların 1860’lı yıllardan itibaren bölgede hâkim olup yönetimi ele geçirmesi ve yaptığı düzenlemeler sonucu feodal yaşam içindeki bazı alışkanlıklar terk ettirilmiş, düzen sağlanmaya çalışılmıştır. Dağlarda zor şartlarda yaşayan Osetler de düz ovalara indirildiler ve onlar için büyük ve modern köyler oluşturuldu.

Bu yıllara kadar Osetler dağlarda zor koşullarda yaşasalar da, yaşam için gerekli örf ve âdetlerini geliştirerek, birçok ulusun bugün dahi ulaşamadığı medeni kanunlarını oluşturdular. Dillerini ve kültürlerini sürekli geliştirerek ve bizlerin de övünerek sahip çıktığımız müthiş ve de imrenilecek törelerini bizlere kadar ulaştırdılar.

Ruslar hâkimiyeti ele aldıktan sonra, Kafkasya’nın değerli bölgeleri olan Abhazya ve Adigelerin Karadeniz’e yakın batı bölgelerini yerli halktan boşaltmak maksadıyla acımasız sürgünlere başladılar. Osetlere, Çeçenlere ve Kabardeylere aşırı baskı yapılmasa da, sıranın kendilerine geleceği telaşıyla bu bölgelerden de Osmanlı topraklarına yoğun göçler başladı. Osetler sayıları net olmasa da bu göçlerde Osmanlı topraklarına en az 10 bin kişi gönderdiler. Rus arşivleri bu göçleri 25 binlere kadar dayandırıyor. Osetya’da İslamiyet çok yoğun yaşanmasa da bu göçlere çok büyük ölçüde Müslüman kesimler katıldılar. Osmanlı’ya gelen Osetler Kafkasya’ya yakın olur diye Kars ve Erzurum yörelerine yerleştiler. Birçoğu Osmanlı devleti tarafından daha çabuk asimile olmaları maksadıyla Türk, Ermeni ve Kürtlerle aynı köylere iskân edildiler. Yine de dillerini muhafaza etmeyi başardılar. Bugün Türkiye’de yaşayan Osetlerin sayısı için zaman zaman 30 binli rakamlar telaffuz etsek de gerçek sayıları bunun çok üzerinde.

1877-1878 Osmanlı-Rus savaşlarında Rusların Doğu Anadolu’yu işgal ederek Erzincan’a kadar girmeleri nedeniyle Osetler de yöre halkı gibi iç Anadolu’ya gönderilerek Yozgat, Sivas, Kayseri gibi şehirlere, yine Ermeni ve Türk köylerine karışık şekilde yerleştirildiler. Dillerini bu şekilde muhafaza edemeyeceklerini anlayan Osetler kendi başlarına 40 civarında Oset köyü oluşturarak 1960’lı yıllara kadar kapalı ekonomi ve kültür yaşamı içinde benliklerini korudular. 1930’lu yıllar ve özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra dünyada başlayan ekonomik problemler, beraberinde hızlı bir şehirleşmeyi getirdi ve Osetler de bu akıma kapılarak şehirlere akın etmeye başladılar.

Türkiye’de kültürlerini ve dillerini 50’li, 60’lı yıllara kadar doya doya yaşayan ve muhafaza eden Osetler için bu yıllardan sonra zor bir dönem baş göstermeye başladı. Özellikle 1955-1970 yılları arasında köylerde ilkokul öğrencilerine Türkçe harici dillerde konuşmaları bilinçli bir şekilde yasaklanarak yoğun bir asimilasyon politikası uygulandı. Şehirlere göç edenler de konuşacak ortam bulamayınca hızlı bir asimilasyon kıskacına girdiler.

Özellikle şehirlerdeki acımasız asimilasyonu gören bazı aydınlar bu duruma çareler aradılar. Türkiye’de Adigelerin kalabalık olması ve aydın kesiminin fazla olması dolayısıyla 1950’lerden itibaren çeşitli bölgelerde Kafkas kültür dernekleri açılmaya başladı. Bu kültür yuvalarında yetişen Oset aydınları da 1989 yılında Alan Kültür ve Yardımlaşma Vakfı adıyla kültür yuvalarını oluşturdular. Zamanla Rusların da dünyaya kapalı kapılarını aralamaya başlamaları sonucu Kafkasya ile kültür alışverişi başlayarak çalışmalar hızlandırıldı. Son yıllarda Türkiye’de Müslüman azınlıklara da kendi dilleriyle okuma yazma imkânı tanındıysa da konulan koşulların uygunsuzluğu nedeniyle Osetlerin okullarda kendi dilleriyle eğitim görme şansları yok edildi. Şu anda Türkiye’de yeni nesil %99 oranında dilini konuşamıyor veya öğrenme şansına sahip olamıyor. Kültür kurumları bu konuda azami derecede mücadele verse de kültür erozyonunun önüne geçilemiyor. Yakın zamanda Türkiye’deki gözlemlerini bir makalede toplayan Richard Foltz’un da tespit ettiği gibi, belki de bugün en genci 50’li yaşlarını süren nesilden sonra bu topraklarda Osetçenin kaybolan diller arasına katılma ihtimali çok fazla. Biz de yazımızı onun makalesinin sonuç bölümü ile bitirelim:

“Orta yaşlı Osetler şimdi çocuklarına Osetçe öğretmedikleri için pişman olduklarını söylüyorlar, ancak görünüşe göre bu konuda bir şey yapmak için çok geç. Çevrimiçi veya yüz yüze dil kursları sunarak, genç nesiller arasında sınırlı sayıda meraklıdan fazlasına ulaşmak pek mümkün görünmüyor. Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti genelinde kapsamlı bir Türk kimliğini teşvik etme politikası oldukça başarılı oldu ve en başından beri Kuzey Kafkasya’nın genel ‘Çerkes’ şemsiyesi altında silikleşen ulusal Oset özfarkındalığı, muhtemelen çok da uzak olmayan bir gelecekte, tamamen ortadan kalkacak gibi görünüyor…”

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz