Her zamanki akşamüstüne benzemiyordu o gün…

0
393

Bir kırgınlık üzerime sinmişti sebepsiz.

Güneşin batmaya yakın aydınlattığı şeker dağları birbirine küsmüş, kaskatı duruyorlardı sanki.

Oysa aynı dağlar gündoğumunda altın saçan ışıklar altından bir gülümseme parlatırlardı usulca.

Günbatımında ise kızaran zirvelerinden umutla el sallarlardı güneşe.

Zihnimin derinliklerine saplanan sızının sesi misali aniden dikkatleri dağıtan bir lüzumsuz karganın sesiyle irkildim.

Başımı çevirdiğimde bahçe çitinin ucuna konmuş beni dikizliyordu, bununla da yetinmeyip kendine göre çok güzel sandığı sesiyle korkunç sayılabilecek birkaç gaklama daha savuşturdu üstüme.

Göz göze geldiğimizde ikimiz de bir süreliğine sessizliğimizi koruduk fakat o dayanamadı, yine bir gaklamayla bozdu sükûneti tekrardan.

Çirkin sesini saymaz isek bir bilgeliği vardı sanki.

Görmüş geçirmiş karizmasının yanında yaşı da geçkin görünüyordu.

En azından benden yaşlıydı zannımca.

Belki de anlamıştı sabahın erkeninde yola çıkacağımı.

Evet, o gitmeme bozuluyordu biraz.

Anlamıştım.

Neyse uzatmadı lafı; çabuk dön dercesine uzunca bir “gaak” çekip, yere paralel gönülsüz havalanıp gözden kayboldu.

Gece boyu garip rüyalarla boğuştum; kâh orta ahırda, bir tayın doğumunda bana uzanan yumuşacık, ıslak ve kaygan toynaklarından tutuyorum…

Kâh çiseleyerek yağan yağmur altında yürümekte zorlanarak ayağıma yapışan beş kiloluk çamuru silkelerken sendeliyorum…

Arada Zamantı Irmağı’nda boğulup duruyorum… vs. vs.

Biliyordum aslında bütün bunların sebebini;

İlkokulun bitişiyle başlayan ağır bir yolculuktu beni bekleyen, heyecanlı sayılmazdım, keza beni heyecanlandıran asıl şeylere veda ediyor olmak içimi sızlatıyordu.

Şehirlerin keşmekeşini bana kargalar dahi anlatmışlar, ben de ikna olmuştum çoktan.

Ama nafileydi.

Bana sorulmadan kurulmuş bir sistemin neferi olmak için benden başka herkes seferber olmuştu.

Sabaha karşı daldığım vakit annemin yıpranmış ama yumuşak ellerinin yanağıma dokunuşuyla başladı ayrılık.

Kapı önüne ilk çıktığımda ufukta beliren dağların ardı sıra doğmaya çalışan güneşin yarattığı hüzünlü bir kızıllık yayılıyordu; gamsız ama kederli.

O gün ilk defa boğazıma taş gibi kuru bir ağrı oturmuş, her ayrılıkta hatırlatmak üzere yerini çiviliyordu sanki.

Hiç tanımadığım hislerimin ortaya çıktığını algılamaya başlamıştım ve bu hiç hoşuma gitmiyordu.

Sakladığımı sandığım duygularımı annemin yüzüne bakışımla koyveriyordum.

Kendimi avluya atıp her köşesini unutmamak adına zihnime kazımak istiyordum.

Gelişigüzel dizilmiş kim bilir nerelerden toplanmış kuru taş duvarları, avlu köşesinde her yıl aynı yerden arsızca büyüyen “kumacık” otunu, köy meydanında dere boyu azgın sellerin oluşturduğu oyukları, iç taraflarından istemsizce savrulmuş ağaç köklerini, her daim üzerinde pineklediğimiz, dili olsa da konuşsa dediğimiz, okul bahçesi duvarına bitişik eski çeşmeyi, kara kavakların ahenkli şıkırtılarını, rüzgârın söğüt dallarını her okşayışında nazlı nazlı parlayan yapraklarını, her girişimde ahırdaki atların hırıltılarını, küçük kardeşlerimin yüzlerini ve Atilla’yı belleğimin en kolay ulaşılır, en kutsal bölümlerine yerleştiriyordum…

Ahırda bağlı duran doru ile yağızın arasına girdim biraz.

Beni görünce sevinirler sandım, öyle olmadı.

Doru bana donuk donuk baktı, yağızın her zamanki şapşallığı üzerindeydi yine.

Dorunun eğik başından tutup, alnından iki kulağının ortasına doğru okşayarak saçlarını avcuma doladım.

Oysa umursamaz tavrını sürdürüyordu. Gözleri yarı yumuk; uykusunu böldüğümü düşünüyor olmalıydı.

Konuşmayı istedim, denedim hatta, ama beceremedim.

Cevabını bildiğim soruları sormanın anlamı yoktu ki!

Ya da anlamını çözemeyeceğim cevapları almaktan çekindim belki de.

Alnındaki belli belirsiz ters yarım ay şeklindeki sakarlığında parmaklarımı gezdirdim, uzun boynunu okşarken fark ettiğim, doğuştan kalan, bir başparmak sığacak kadar bir çöküntü izi vardı.

Halbed Nane’nin “O iz peygamberin parmak izi” dediğini hatırladım.

Safranı andıran kokusunu ömrüm boyunca korumak ve saklamak adına zihnime kazıyor, yelelerinden sırtına tüm özelliklerini ezberime yerleştiriyordum.

Üç ayağı sekili, yani topuklarının üçünde allık vardı.

Sıcak, sinekli bir günde çayırda ayaklarını kösteklemek üzere altına doğru eğilmiştim.

Tam o sırada arka ayağı ile karnına yapışan bir atsineğini bertaraf etmek için sallayıp kafamın ortasına sağlam bir darbe indirmişti.

Birkaç gün kendime gelemediğimi hatırladım…

Halbed Nane’nin bir bez içine çiğ eti dövüp sardığı başımdan günlerce et kokusu gitmemişti.

Ama sanırım iyi geldi!

Yola çıkmadan önce annemin sofra başında hazırladığı bir bardak sıcak sütün üzeri kaymak bağlamıştı.

Mis gibi kokan koyun sütünü bir dikişte içtim, boğazıma düğümlü sızıyı alması, henüz başlamamış hasreti dindirmesi umuduyla…

Ama bu da nafileydi…

Dünden alınmış kareli bir takım elbise, dayımın kravatlarından iki adet, bir garip okul çantası elimde, ayağımda sıkı bir iskarpin, gereksiz bir şıklıkla gönülsüz, şoseye doğru ilerlerken, yol üzerinde Atilla karşıladı beni.

O da aynı dertteydi, ertesi gün o da yolcuydu abisinin yanına.

Adını ilk defa duyduğum Edremit diye bir yere.

Birbirimize birer boğuk gülümseme savuşturduk, ortalığa dağıldı gitti, kimse sahip çıkamadı bu buğulu bakışlara…

Bedelinin ne olacağını bilmediğimiz bu veda; yazılıp yazılıp çağlayan sulara atılan şiirler misali kederliydik o gün…

Yarmadan gelen boğuk bir Magirus otobüsün sesiyle irkildik babamla.

“Geliyor heral” der gibi baktım yüzüne. O, “Hee” der gibi döndü sırtını.

Evet, geliyordu, rahmetli Pazarsulu Davut’un “Yiper jet’u, yipher ketu, yı zezıhuer Abaza’u” (Önü jet, arkası ahır, şoförü Abaza) dediği gibi namı diğer Magirus…

Yeni bir maceraydı başlayan…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz